şükela:  tümü | bugün
  • bir adam, bir kadına evlenme teklif etmiş. kadın ''hayır'' demiş.

    adam sonsuza dek mutlu yaşamış
  • sen artık başkasına, ben artık başkasını.
    sen artık başkasının, ben artık başkasına.
    tren.
  • atmosfer grubunun kurucusu mustafa donmez'in bu yil subat ayinda cikardigi solo albumu. enstrumantal bes kisa oykuden olusup her parcada inanilmaz duygulara suruklemektedir. tramvayda tango isimli saheserdeki sopranino saksafon haric albumdeki butun enstrumanlari kendisi calmistir. album tanitim videosu da buradan izlenebilir: http://www.youtube.com/watch?v=6l5ktvy_edm
  • kurt vonnegut'a göre budist şekerlemesidir.
  • iki ayağı, yerdeki, kırmızı hakim sivas kilimi kaymasın diye kilimin üzerine çıkarılmış, babasından kalma ayakları oyma barok bir masanın başında, kafası öne eğik bir sürü müsfettenin arasında hiçbir değeri yada farkı olmamasına rağmen seçilmiş bir başka müsfetteye birşeyler yazıyordu.

    arkasında ve sağ yanında dükkanını kapatan bir bakkaldan kalma, nerdeyse bedavaya aldığı paslanmaz raflara gelişi güzel üst üste alt alta koyulmuş kitaplar, adamın üzerine devrilip zarar vememek için imtina ediyormuşcasına duruyordu,

    masanın sadece sağ tarafında diğer hiçbir şeye uymadığı için, -ben eskiciden alındım- diye bağıran bir çekyat takımından parçalanarak satılmış, üzerine açık kahverengi kılıf geçirilmiş tek kişilik bir çekyat duruyordu,

    oturduğu sandalyede biraz doğrulup iki eliyle beline bastırıp gerindi, tekli çekyatta uyuya kaldığında, odanın bi köşesinden kendini izlediğini görmüştü rüyasında, çirkin bir tablo gibi, üzerinde rengi solmuş mavi hırkası ve bir yemek masasından zorla koparılmış gibi duran sandalye ile, masanın o züppe zengin havasına kıskanç kıskanç bakan kadınlar gibi duruyordu, sonra deprem olmuş ve kitaplar üzerine devrilip sıkıştırmıştı rüyasında, can havliyle uyanıp kendisini cenin pozisyonunda tekli çekyatın iki kolçağı arasına sıkışmış bulduğundan beri daha şiddetli ağrıyordu beli.

    gerinirken, kendisini odanın köşesinden, izliyormu diye baktı, sonra sağ tarafındaki rafları süzdü ve kağıda tekrar gömüldü.

    hızlı yazdığında yazısı iyice okunmayacak hale geliyordu, bunu biliyor olmasına rağmen hızlı hızlı yazmaya devam etti “eczacılar doktor yazısı okuyamaz, sadece isimlerini ezberledikleri ilaçların adlarını yakalayabildikleri üç beş harften tahmin ederler, ama bir yazarın kötü yazısını kimse okuyamaz” diye yazdı, sonra daha bitmeden söylemek istediklerini kağıdı eline aldı masanın üzerindeki müsfetteleri koluyla sağa doğru süpürdü.

    kağıtlardan bazıları masaya sığmayıp yere doğru uçuştular, açılan boşluğa kağıdı koyup sağ ve sol kulaklarını iyice özenle katladı, yavaş ve düzgünce bir kağıt uçak yaptı, katladığı yerleri keskinleştirmek için tırnağıyla ezdi, tırnağına hafrlerin tozları bulaştı, uçağı sol elinin baş ve işaret parmağı arasında ileri geri salladı, dengeli gibi görünüyordu uçak.

    çok güç harcamadan uçağı yukarı doğru fırlattı, uçak biraz ileri gittikten sonra havada daire çizmeye başladı, tam bir tur attıp ucu adama döndüğünde adam sandalyesini biraz geri itmişti, sonra tekrar tam bir tur attığında adam çekmeceyi açmıştı, uçak pencerenin kenarından ıslık çala çala gelen rüzgara kapılıp duvara doğru yönelip sert bir şekilde nemden küflenmiş duvara çarptı, tam o anda güçlü bir patalama sesi yankılandı.
  • yüzümü döndüm,
    -mona, dedim en kalın tonumla. dönüp bakmadı bile.
    -mona, dedim, mona ne olur yüzüme bak.
    duymadığını düşündüm. şu benim kaltak iyimserliğim.
    bal gibi duyuyordu.
    benim sesim diğer seslerden ayrılmıyordu zihninde, şu an bir gürültüden fazlası değildim. o muhtemelen benim böyle hissetiğimin farkında bile değildi. buna daha çok sinirleniyordum.
    insan yine de, karşındakinin aklında varolan özelliği her saniye belli olsun istiyor benim durumumda.
    sonradan farkına vardım; kelimelere bu kadar yüklenince hepsi aynı sese bürünüyor. karşımdakini yeterince öldürmüşüm meğerse. haklıydı yüzüme bakmamakta.
    benimse şikayet belirtmeye gücüm yok. o an bir hakkım olsun istedim ve eğer bir durum seçebilseydim yemin ederim sakinliği seçerdim. o kadar güçsüzüm ki büyük kelimelerimle, o kadar sinirli ve yıkık; tanrım tek bir cümlesiyle yıkabilecekken beni giderek daha da güçsüzleşmemi istiyor gibi.

    -mona, yüzüme dokunma tamam ama bak bir kere.

    susmak hiç aklıma gelmedi. kırgındım çünkü. ama yine de açıklamaya öyle devrilmişim ki devam ettim söylemeye.
    suçluymuşcasına, sesimin inceliğinden küçük bir yarık açıldı bastığım toprağın üzerinde.
    onun yüzündeyse daha sert bir ifade. sırtının bana dönük olması bu ifadeyi gizlemese keşke. musallat oldum resmen ona. bırakmadım. kendi ellerimle özbenliğimi daha ne kadar kırabilirdim acaba.
    giderek suçlu oluyordum karşısında. hatta tam arkasında sırtıyla haşır neşir, paltosunun ilmeklerini bir bir ezberlerken, 5 yaşında bir çocuktan daha küçük ama bin katilin suçunu üzerinde taşıyan masumiyete isyan etmiş bir pisliğin tavrıyla.

    - mona, dedim. mona, tamam bakma yüzüme. susacağım da elbet. belki bugün değil, ama mutlaka susacağım sana söz. ama beni tamamen yok etmeden gitme.
  • ellerimi kremledikten sonra su içmeye kalktım, mutfağa gittim damacanın bitmiş olduğunu gördüm. su ısıtıcının içine baktım, çantalarda su şişesi aradım yok. telefonla bir damacana su söyledim. apartman hayatında en sevmediğim şey apartmanda bağırılarak konuşulması. bunun nedeni hem odamın evin kapısına yakın olması hem de apartmanda sesli konuşmanın insanları çok rahatsız edeceğini düşünmemdendir. çok geçmeden apartmandan buna benzer konuşmalar gelmeye başladı, ardından zil çaldı. sucu konuştuğu telefonu aşağı indirip 'iyi günler' dedi. ben önceden vestiyerin üzerine hazırladığım bir kağıt beş lira 5 tane demir 1 lirayı sucuya uzattım. elim sucunun avuç içine değdi. sert, pürüzlü ve nasırlaşmıştı. ellerimi az önce kremlemiştim.
  • usulca açtı gözlerini. daha gün yeni doğuyordu. başucundaki pencereden içeri sızan güneş ışığı kamaştırdı gözlerini. doğruldu hafifçe, ama yok, kalkası yoktu.

    tekrar başını yastığa koydu. düşünmeye başladı. sahi ne çok düşünüyordu o. ne düşündüğünün önemi yoktu; yaşanmışlıklarını, planlarını, en çok da pişmanlıklarını düşünüyordu sık sık. eskiden ne çabuk karar alırdı ve uygulardı umarsızca. yaşlandıkça, yaşamın karanlık dehlizlerinden birbir geçmek zorunda bırakılınca kırılmıştı cesareti. en çok da güvenememek zorluyordu onu, çok yoruyordu. en son ne zaman birisine güvenmişti? hatırlayamadı. belki ilk defa birşeyi unuttuğuna sevindi içten içe. ruhunda güvenememenin açtığı yaranın da farkındaydı. ne kadar saklasa da, o yara ordaydı ve zaman zaman kanıyordu bile.

    yapacak birşey yoktu. bu sefer iyice doğruldu ve kalktı yatağından. gün yeni doğmuştu. belki o tekrar güvenebilirdi birisine.
  • güven ne garip bir kelimeydi oysa. hepi topu 5 harfle ifade edilebilen bu kelimenin anlamı acaba kaç yılla ifade edilebilirdi ki? yılların eskittiği asırlık çınarlar bile vardı aslında bir şekilde güveni sarsılan... bu konuların belki de düşünülecek kadar bile önemi yoktu ama olabilirdi de tıpkı gulyabani gibi...

    kalkarken ayağı bir şeye takıldı. baktığında hiç de mistik birşeyler olmadığını fark etti. sadece dün akşam yediği cipsin kabıydı bu. yanındaki tüylü pembe panter patiklerini ayağına çekti, pencereye doğru ilerledi. yüzünü güneşe dönüp gözlerini kapattı. "bugün mükemmel bir gün olacak" diye umdu içten içten. her gün aslında mükemmel bir gün olma potansiyeline sahipken neden bir gün mükemmel bir gün olsundu ki sadece? yine işaretler, bi daha işaretler, ünlemler ve soru işaretleri belirmeye başladı her yerde. yüzünü yıkayıp kahvaltı faslı için zaman gelmişti.

    yüzünü yıkayıp derin bir nefes aldı. evet; bugün mükemmel bir gün olacaktı ve bunu sağlamak için sadece yerine getirilmesi gerekenler vardı. örnek olarak güzel bir kahvaltı... güzel bir kahvaltı için taze ekmek ve güzel demlenmiş bir çay olmazsa olmazdı. taze ekmek işin kolay tarafıydı ama güzel demlenmiş bir çay için de yerine getirilmesi gerekenler vardı. örneğin demlemeden önce suyun kaynaması gerekirdi, kaynamış su ne kadarsa o oranda çay eklenmesi gerekirdi ve aynı oranda da demlenmesi için zaman verilmeliydi. çayı demleyip de 30 saniye sonra içmeye kalkarsanız keyif almayı bırakın, üstüne bir de işkence çekersiniz... çayı demledikten sonra koşar adımlarla aşağı inip köşedeki bakkaldan taze ekmeğini ve gazetesini alıp yukarı çıktı. beklerken gazete başlıklarına bakacak oldu ama bugünü ne kötü haberlerle; ne de siyasetçilerin yalanlarıyla kirletmek niyetinde değildi. gazeteyi koltuğa doğru annenin terlik fırlatması gibi fırlattı. balkonda etrafı seyrederek biraz vakit harcamaya karar verdi... çay demlenmiş, masa hazırlanmış ve mükemmel günün ilk adımı atılmıştı. kahvaltı masası olağanca güzelliğiyle tam önünde duruyordu. kızarmış ekmek, krem peynir, soslu zeytin ve çay derken günün gittikçe güzelleştiğini fark etti.

    hayat da böyle değil miydi aslında? güzel birşeyler olmasını istiyorsak tek yapmamız gereken yapılması gerekenleri yapmak ve gerekiyorsa sabredip de olayların ve imkanların olgunlaşmasını beklemekti. kişi ve olaylara biraz kaynar su, biraz çay koyup demlenmelerini beklemeliydik belki de. eğer yeterince bekledik ve tatsız bir şeyle karşılaşmışsak demek ki ortada bir sıkıntı vardı ve o çayı içmeye devam etmememiz anlamına geliyordu bu. amaaaaan boşveeer dedi kendi kendine. kulaklığını taktı ve radyoda çalan şarkıyı dinlemeye koyuldu