şükela:  tümü | bugün
  • cuma akşamı iş çıkışı arabaya binip, günün anlam ve önemine yaraşır bir coşkuyla eve gidiyordum. bir yandan fonda sevdiğim şarkı (bkz: learning to fly), diğer yandan aklımda sevgilim... sonra akşam için izleyecek bir dizi bulmuşum, (bkz: animal kingdom) içimde onun neşesi var. kesin komşulardan aşure de gelmiştir. belki aşurenin üstüne bir kadeh de şarap içerim (bkz: aşure ve şarapın anlamsız uyumu) diye hayaller kuruyorum. hatta, evrenden de bir kıyak: güneş yumurta sarısı gibi, kocaman, gözümün önünde batıyor, gökyüzünde adeta bir şölen var. içimde bir coşku, hayat güzel, yaşamak güzel...
    bu esnada iş çıkış saati olduğu için yol kalabalık sayılır. yayalar, araçlar vs... ben de ortalama 50km hızla gidiyorum. ancak güzergahım üzerinde bir kaç kavşakta yer alan trafik lambaları dışında yaya geçidi yok. kavşağa ise bir kısır döngü hakim: bir yola kırmızıysa, diğer yola yeşil. tabibu arada 30sn yayalar için yanan yeşil ışığı sallayan yok. (zaten bildiğiniz üzere, bir araç - lütfeder gibi- yayaya, hakkı olan yoldan geçmesi için müsade ederse; arkadan çılgınlar gibi korna tacizi geliyor. yan şeritten sollayarak geçmeye çalışanlarsa yayalar için ikinci bir risk teşkil ediyor.) neyse işte klasik, ülkedeki yaya geçidi problemi vakası... bu koşullar altında, insanlar yaya geçidi dışında da bulundukları yerden direk karşıdan karşıya geçme çabası içinde...
    hergün, hepimizin şahit olduğu, hayatımız boyunca defalarca yaşadığımız, günlük rutinimize adrenalin katan, fazlasıyla kanıksadığımız bir durum. ancak birden yüzünde hafif tedirginlikle karşıdan karşıya geçmek için koşan birini gördüm. ben yavaşlayınca, maraton koşucusu gibi bir çift daha, karşıya geçmek için atıldı. sonra ilerde biri daha... sanki insan değil de yavru ceylanlar ormanda avcıdan kaçıyordu.
    bir an burnumun direği sızladı, gözlerimin dolduğunu hissettim, "bu insanlar bu yaşamı haketmiyor, biz bu koşullarda yaşamayı hak etmiyoruz." diye söyleniyorum, bir yandan ağlıyorum. bu işte bir terslik var ağlamamam lazım diyorum, diğer yandan önümden seke seke geçen adam canlanıyor, içli içli ağlıyorum. sonra yaya geçidi probleminden, yaşam koşullarına ordan da varlığımızı sorgulamaya kadar gitti bu durum. eve geldiğimde hala burnumu çekiyordum. kırmızı gözlerle, tezgahın üzerinde parlayan, alüminyum kaptaki aşurenin kimden geldiğini sordum. karşı komşu olduğunu öğrenince keyfim bir parça yerine geldi. o aşureyi tam sevdiğim gibi, az şekerli, bol meyveli yapardı. naiflik buraya kadardı.
  • ince düşünmeyi abartarak işleri daha da berbat ettiği an'dır.