şükela:  tümü | bugün
  • gün bir kez daha kayboluyor gökyüzünde. yerini akşamın parıltılı yıldızlarına bırakırken göz kırpıyor sulara..
    göğü kızıl bulutlar kaplamış. ufka doğru giderken incelen ve kararan; uzaklarda bir yerlerde bizim gibi kaybolmuş ruhların seyri sefası olmuş durumdalar. tahayyüller ardı ardına geliyor, insan gün batımının yarattığı bu imgesel boşlukta hayallerinin peşinde kayboluyor; ruhu sıkılmış ve hayata baktığı pencerenin perdelerini bir süre çekmiş..
    belki de insan olmak bazen umudunu kaybetmekle başlıyordu. elinde, benliğini oluşturan her unsur ile tek başına kaldıktan sonra akıyordu hayatı. sinsi bir yılanın zehrini tadıyor, inceden gökyüzünde kaybolan güneşe gitmemesi için yalvarıyordu.

    bir zamanlar hayal etmek ne kadar da kolaydı diye düşünüyordu. çocukken ne kadar kuru ve sertti yürüdüğümüz bu yollar.. şimdi ise çamur dolu ve insanı içine çeken vahşi bir bataklık gibi.
    her gülün dikeni vardı diye hayallerinden vazgeçen insanlara bakıyorduk ve gülüyorduk uzaktan onlara; ne kadar kolay vazgeçtiler ve ne kadar da kolay aldandılar bu hayatın seyrine diye. ama şu çok açıktı ki, bizler de
    ulaşamayacağımız hülyaların ardına takılıp kendimizi kaybetmiştik. yollarda bir toz zerresi kadar umudumuz kalmamıştı ve sürüklenmiştik sağa sola. olduğumuz kişiyi görmezden gelip, dış dünyanın gerçeklerine gözlerimizi kapatmıştık.
    hayatı yaşamak ne demekti acaba? kimler başarırdı bunu? meylerin peşinde sarhoş bir şekilde gezen divane mi tadardı bu hayatı yoksa ilim ardında gezen bir alim mi çözerdi tüm sırları.. belki de en güzeli yok saymaktı tüm anlamı ve yaşayarak öğrenmekti tüm hataları.

    güneşe son kez bakıyordum artık. kızıl bulutlar sarmıştı gökyüzünü. ufka doğru uzanan ince çizgide uçan kuşlar haber veriyordu akşamın kutlu gelişini. bizler ise kayboluyorduk bu vaktin hayallerinde..
    hayat, ruhumuzu sıkarken bir yandan da şefkatlice okşuyordu saçlarımızı.
  • bir kez daha günün bitişine şahit oluyoruz. hayatın basit ve net bir gerçeği olan "son" yine karşımıza çıkıyor ve bizlere uzaklardan gülümsüyor. tükenişimizin her anında, her nefesin sonunda bir başka hayalimiz daha yok oluyor. umutlarımız gün geçtikçe azalıyor ve biz sona doğru yaklaşırken iyice yaşlanıyoruz.
    gökyüzüne doğru bakıyorum.
    uçup giden, kanatlanan hayallerimin peşinden sadece el sallayabiliyorum. tükenmiş bir halde, yalnız ruhum, sessizce izliyor onları. her bir hayal kızıl bulutların ardında kayboluyor. sonsuz bir yolculuğa çıkıyor ve başka insanların dünyalarında yer buluyorlar.

    ...

    güneş gökyüzünü çoktan terk etti. ben yine yalnızım. ruhum bu acınası dünyada kendi hayatını dahi yaşayamaz hale geldi. belki de getirildi. yaşadığı, karşılaştığı onlarca elim olaydan sonra sadece umursamamayı öğrendi. nefsi köreldi ve arzuları asla gerçekleşmedi. şimdi ve sonrası kalmadı hayatın. bir bıçak gibi kesti attı her şeyi ve görmeden bakmaya, duymadan işitmeye ve hissetmeden yaşamaya başladı.
    sonlu hayatın, sonsuz acısına katlanmayı öğrendi.
    artık sadece sonu bekler oldu.
  • ya lütfücüm ben herşeyi yapıyorum ama bulutlar içinde kaybolamıyorum .
  • zamanın sessiz ama yıkıcı tahribatını hissedebiliyordum. amansız bir düşman gibi ruhumu yok ediyor ve sonsuz bir güçle beni alaşağı etmek için elinden geleni yapıyordu. yalnız bırakılmış bu ruhumun tek arzusu kendi kaderini tayin etmek ve bir kez olsun gökyüzünde uçtuğunu hissedebilmekti.
    güneş yine ufuk çizgisine doğru ilerlerken hayallerde kaybolmaya başlıyordum. hayali sevgilinin ellerinden öpüyor ve gözlerinin içindeki yeşilde kayboluyordum. sonu olmayan bir derya gibiydi her şey. bir şelale, bir çağlayan gibi haykırıyordu kalbim. bazen küçük bir tebessüm, bazen de sıcak bir bakış hayatımı değiştiriyordu; yeni yollar açıyor ve dağların ardını görüyordum.
    hayallerin ötesinde bambaşka bir dünya vardı. orada mutsuzluğun ve hüznün olmadığı, derin buhranların yaşanmadığı ve asla kimsenin ağlamadığı şehirler yaratmıştım. insanlar gülüyor ve eğleniyor, en sevdikleri şarkılar eşliğinde danslar ediyordu. hiçbir zaman yorgun hissetmiyor ve asla uyumuyorlardı. yaşmak bu muydu peki? hiç usanmadan eğlenmek ve gülmekten mi ibaret olmalıydı her şey? yalnızca bir hayal mi yaratabilirdi bu dünyayı? yaratıcımız bizleri ne için var etmişti? sorular. cevabı olmayan yüzlerce sorular vardı zihnimde. ama hiçbirinin cevabını aramıyordum da.

    gökyüzünü kaplayan kızıl bulutlar yavaşça morarmaya başlıyor ve sonraki gün için uzaklara gidiyorlardı. yaşam öykülerini merak ederdim onların; nereleri gördüler, kimlerin ağladığına ya da güldüğüne şahit oldular? yine de bir bulut olmak istemezdim. her şeye rağmen gökyüzünde özgürce dolaşamıyorlardı. rüzgar ne tarafa isterse oraya gidiyor ve günün birinde, yağmurun ardından, kayboluyorlardı. hayatları kısaydı bulutların.
    kuşlara ise bu kızıl gökte sürüler halinde son kez uçarken göz kırpıyordum. gittikleri yerlerde, gördükleri insanlara, selam vermelerini tembihliyordum. yeni umutların ve yeni hayallerin temsiliydi onlar çünkü. yaşadıkları onlarca hayat vardı ve her biri bir öncekinden daha umut doluydu.
  • gökyüzü ilk yıldızın ortaya çıkmasını engelleyen bulutlar ile dolu. güneş göğü terk etmiş, ay sönmüş durumda. uzaklardan gelen bir sevgiliyi arzular gibi geceyi bekliyoruz. içimizdeki mutsuzluğu ve acıyı tasavvur etmeye, belki de biraz olsun azaltmaya yeminler ediyoruz. insan, gecenin içinde kendini kaybetmeyi ve hayalleri ile baş başa kalmayı istiyor bir anlığına.
    sahil boyunca yürüyorum. etrafımda kimse yok. onlarca yılın getirdiği yalnızlık hissi ile mücadele etmekte zorlanıyorum. hırçın bir şekilde kayalıklara vuran dalgalar misali içimdeki nefret gökyüzüne doğru uçmak istiyor. olmuyor. hayat bir kez daha bana arkasını dönüyor.
    akşamın son şarkılarını söyleyen kuşların eşliğinde gecenin ilk yıldızını seçmeye çalışıyorum. anlıyorum ki beklemek yine acı verecekti bana. sanırım buna alışmalıyım. belki de alışmak zorundayım.

    beklemekten sıkılıp eve dönüyorum. aynanın karşısında soyunurken vücudumdaki çizikler dikkatimi çekiyor yeniden. kendi varlığıma, kendi bedenime karşı olan bu nefretin somut bir neticesi olan bu jilet izleri bir kez daha canımı yakıyor. kollarım, göğsüm ve omzum.. her yerimde acı dolu bir hayatın izleri vardı. bu halimle bir mum alevi gibi titriyor ve hayata karşı kendimi oldukça güçsüz hissediyordum. aynalar asla yalan söylemezdi. bedenimdeki bu kusurları saklamak ise manasızdı.
    yaşayan ve yaşamayan her şeyin adına yeminler ettim.
    göklerin ve aşağını sahibine yalvardım.
    bir melek gibi kanatlarımın olmasını ve bir şeytanın gözlerindeki alev kadar güçlü olmayı istedim.
    hepsinden de öte, ölmeyi ve tekrar ona kavuşmayı hayal ettim.