*

şükela:  tümü | bugün
  • eski yunan ve roma edebiyatını tanımlamak için kullanılan terim.

    başlıca örnekleri ilyada ve odysseia.

    (bkz: homeros)
  • türkiye'nin sayılı klasik filoloji hocalarından ve tabi ki; üniversitede benim de hocam bedia demiriş 'in lucerna 1996 'da şu şekilde bizlere sunduğu kültür.

    "türkiye'de klasik filoloji 60. yılına ulaşmış bulunmaktadır. ülkemizde klasik dünyaya ilgi ilkin 20. yy.'ın ilk çeyreğinde, batının, insana değer veren düşüncesine ilginin yahya kemal beyatlı, yakup kadri karaosmanoğlu gibi değerli edebiyatçılarımızın öncülüğünde ortaya çıkmasıyla, fransız edebiyatı aracılığıyla ve türk toplumunun batı kültürünün kaynaklarıyla ilgilenmesinin bir sonucu olarak uyanmaya başlamıştır; bu ilginin kökeni başlangıçta tamamıyle edebi idi. (1) daha 1930'larda savunulmaya başlanan klasik eğitim ilkin, büyük önder atatürk tarafından kurulan ankara dil ve tarih coğrafya fakültesinde 1936 yılında başlar. bunu 1940'da milli eğitim bakanı hasan ali yücel'in önderliğinde birkaç lisede kurulan klasik kollar izler. klasik filoloji kürsüsünün istanbul üniversitesi'nde kurulması 1944 yılında gerçekleşir. ayrıca 1930'larda başlanan eski yunanve latin edebiyatı'ndan türkçeye çeviriler, yine hasan ali yücel'in kendi bakanlığı bünyesinde kurduğu tercüme bürosu'nun çalışmalarıyla hız kazanır. ancak bu büronun çalışmaları 1966 yılında karşılaştıkları güçlükler sebebiyle üyelerinin hepsinin istifa etmesiyle sona erer. liselerde açılan klasik kollar da 1949 yılında kaldırılınca, klasik filoloji çalışmaları yalnızca istanbul ve ankara üniversitelerinde yapılır olur.

    klasik filoloji i.s. 6. yy.'a gelinceye kadar geçen zaman dilimi içinde yazılmış grekçe ve latince eserler üzerinde çalışır. gerek istanbul gerekse ankara üniversitesi'nde başlangıçta anadolu tarihinin araştırılmasına yardımcı olmak amacıyla ilkin klasik filoloji, sonraları yunan dili ve edebiyatı, latin dili ve edebiyatı adları altında olmak üzere iki ayrı bilim dalı olarak yürütülen çalışmalar ve araştırmalar zaman içinde, avrupa üniversitelerindeki aynı adlı bilim dalları örneğince kendilerini geliştirmişler ve gelişmekte de devam etmektedirler. bu iki bilim dalı, ilgili disiplinlere yardımcı olma görevinin yanı sıra, klasik dünyayı incelemek, özünden kaynaklanan değerini ve gerekliliğini yaymak olan asli görevini de başından beri sürdürmektedir. ülkemizde klasik filoloji eğitimi görmek isteyen öğrenciler bu bilim dalıyla ancak üniversite aşamasında karşılaşma olanağı bulabilmektedirler. içeriği oldukça yüklü olan böyle bir filoloji eğitimine üniversite düzeyinde sıfırdan başlamak pratik yönden pek çok güçlükler ortaya koymaktadır -hem öğrenciler hem de eğiticiler açısından. ancak bu güçlükler bilim dalı programlarında yapılan yenilik ve değişikliklerle giderilmeye çalışılmaktadır. klasik filoloji alanında üniversitelerimizde eksiksiz bir eğitim verildiği söylenemez, ancak eksiklikleri gidermeye doğru iyi niyetli çabaların olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi'nde klasik filoloji alanında çalışarak deçirdiğim on beş yıl boyunca, bilim dalının eğitim programında gördüğüm eksikliklerden kanımca en önemlisi, lisans programı içinde bu programı seçen öğrencilere klasik filolojiyi her yönüyle tanıtacak, yöntemlerini, araştırma alanının sınırlarını belirleyecek, dünyadaki ve ülkemizeki tarihçesine ilişkin bilgi verecek teorik bir dersin bulunmayışıdır. bu yazının amacı, giderilmesi kesinlikle gerekli olan bu eksikliğe dikkat çekmek, bunu yaparken de çok sınırlı bir çerçeve içinde kalmak kaydıyla, klasik filolojinin uğraş alanından, sınırlarından ve yöntemlerinden söz etmektir.

    klasik filoloji nedir? bu soruyu yanıtlamak için önce terimi oluşturan kelimelerin tek tek kökenlerini, ilkin yalın anlamlarını, sonra da bu terimi oluştururken kazandıkları anlamlarını incelemekle işe başlamak gerekir. filoloji kelimesi türkçemize batı dillerinden geçmiş, grekçe bir kelimedir. bu kelime philologia dır. "philologia" yine grekçe q iki kelimenin bileşimi olan bir kelimedir: "philos" ve "logos". "philos"'u türkçeye, "seven, sevgili, dost" olarak, "logos"u ise en dar anlamıyla "söz, konuşma" olarak çevirebiliriz. böylece "filoloji" kelimesini açıklamak istersek, kelimenin köken bilgisinden yararlanarak kısaca "dil sevgisi" diyebiliriz. bu durumda "filolog" da "dili seven kişi" olur. platon'a göre filolog insana bilgi kazandıracak ve düşüncelerini olgunlaştıracak nitelikte her çeşit konuşma ve tartışmayı merakla izleyen, yani genel bilgisi olan, öğrenmeye hevesli kişidir. aristoteles'te ve isokrates'te ise kelimenin kapsamının daraldığını görüyoruz: bütün aydınlara verilen bir ünvan olmaktan çıkarak yalnız edebiyat ve dil alanında uzman ve söz söylemeye yetkili kimseye filolog denir olmuştur. (2)

    dilimize batı dillerinden geçmiş bir kelime olan "klasik" kelimesi latince "classicus" kelimesinden gelmektedir. "donanmaya ait" anlamına gelen bu sıfat köken olarak, yine latince bir kelime olan "classis" kelimesinden gelmektedir. böylece türkçe'deki "klasik" kelimesinin kökenini latince "classis" kelimesine kadar götürebilmekteyiz. bu kelimenin ilk anlamı "sınıf"tır. yani bir toplumun, bazı özelliklerinden dolayı seçilmiş bir parçasını gösterir. eski roma'da bu kelime varlıklı sınıf için, vatandaşların ileri gelenleri için kullanılırdı. kelimenin bir diğer anlamı da askeri alandadır: önceleri kara kuvveti anlamında kullanılan kelime, sonraları deniz kuvveti, yani donanma anlamında kullanılır olmuştur. burada da özelliklere göre bir gruplama, bütünün belli özellikleri olan bir parçasını belirleme, seçme söz konusudur. classicus sıfatı rönesans'ta eski yunanca ve latince eserlere duyulan ilginin ve antik çağ'ın yeniden canlandırılışının bir sonucu olarak, "örnek oluşturan, kusursuz olan" anlamını kazanmıştır. 16. yy.da okullarda okutulan yazarlar ve eserleri "classici" olarak adlandırılıyordu. bu yazarlar ve eserleri rönesans için eski yunan ve latin yazarları ve onların eserleriydi. nitelikleri sebebiyle bu yazarlar da ideal (örnek) kabul ediliyorlardı. böylece belirli kurallara bağlanmış ölçüler ortaya koyanın, örnek olanın, kusursuz olanın anlamı "klasik" kavramının önemli bileşenlerinden biridir. işte "klasik filoloji" deyişinin "klasik" sıfatı "classicus" kelimesinin rönesans'ta kazandığı bu anlamdan kaynaklanmaktadır. "klasik" kelimesinin bir başka bileşeni, bir olgunun tarihsel gelişme süreci içinde ulaştığı en parlak olunan zaman için ya da olgunluk zamanı için "en yüksek başarı evresi" olarak "klasik" kelimesinin kullanılmasıyla karşımıza çıkmaktadır. kelimenin bu anlamı klasik filoloji için sadece dolaylı yoldan önemli olmuştur. (4)

    genel anlamda filoloji, kendisine inceleme konusu olarak aldığı bir dilin tarihi, dilbilimi ve edebiyatı ile uğraşır. filoloji eğitimi söz konusu dil ile uğraşan kişinin o dilin uzmanlığına ulaşmasını sağlar. filoloji öğrenimi türkçe'deki anlamıyla dil ve edebiyat öğrenimidir. bir dilde uzman olabilmek için, o dilde yazılmış eserler üzerinde çalışmak gerekir. çünkü "bir dilin en özenli kullanılma alanı edebiyattır." (5) edebiyat, malzemesi dil olan bir sanat dalıdır. inceleme ve araştırma konusu edebiyat olan bilim dalının adı edebiyat bilimidir. edebiyat eserlerini, yazarlarını, edebiyat akımlarını dönemlerinin sosyal ve kültürel çerçevesi içinde inceleyen edebiyat tarihi ise edebiyat biliminin bir yan dalıdır. edebiyat bilimi ve dil bilimi bir arada filolojiyi oluştururlar. bu iki bilimin birbirine en çok yaklaştıkları inceleme alanı ise üslup incelemeleri alanıdır. (6) edebiyat biliminin başlıca uğraş alanlarından biri de metin incelemesi ve çözümlemesidir. incelemede ve çözümlemede amaç söz konusu metnin ya da bir edebiyat eserinin tamamının bilimsel açıklığa kavuşturulmasıdır. bunun için çeşitli yöntemler kullanılmasının yanı sıra edebiyat bilimcisinin deneyimle kazanılmış bir duyarlılığının da olması gerekir. (7) w. jaeger'e göre filologların sayısı kadar filoloji vardır ve geçerli bir filolojik yöntem göstermek gerçekten zordur.(8)

    filolojinin amacı, okunmasında ve anlaşılmasında güçlükler ortaya koyan metinleri açıklamaktır. bunu gerçekleştirebilmesi için filoloji birçok iblim dalından yardım almak zorundadır. filoloji, edebiyat ile dilbiliminin birlikte çalıştıkları, birbirlerini tamamladıkları, birbirlerinden ayrılmadıkları bilim kollarıdır. inceleme konusu olan metinlerin toplanması, okunması; yazmaların betimlenmesi; metnin birden çok kopyası varsa, bunların karşılaştırılması, eleştirilmesi, sınıflandırılması ve yayınlanması; anlamı değişmiş ya da unutulmuş kelimelerin, deyimlerin açıklanması; tarih olaylarına, inanç ve törelere ilişkin ifadelerin açıklanması; söz konusu metnin nerede, ne zaman yazıldığının araştırılması; içerik ve biçim bakımından bağlantılı olduğu ya da kaynak olarak kullandığı başka eserler varsa, onların belirlenmesi; eserin sanat değerinin incelenmesi (yapı, üslup, söz sanatları bakımından özelliklerinin gösterilmesi); edebiyat dışındaki insani bilimlerle ilgisi varsa, bu noktaya dikkat çekilmesi; düşünce tarihi bakımından değerlendirilmesi filolojinin görevleridir. (9)

    klasik filoloji klasik halkların yani eski yunan ve latin halklarının kültürünü, bıraktıkları belgeleri ve edebi metinleri inceleyerek ve açıklayarak bu halkları her yönüyle (dil, kurumlar, devlet yönetimi, sosyal yaşam v.b.) tanıtma, bilinmeyen yönlerini gün ışığına çıkarma uğraşıdır. bu uğraşında klasik filolojiye arkeoloji, epigrafi, paleografi, numizmatik, mitoloji, dinler tarihi, papiroloji, kodikoloji, metin eleştirisi, edebiyat tarihi, tarih, hukuk, dilbilim gibi bilim kolları yardımcı olur. klasik filolojinin modern filolojilerden en byük ayrımı, üzerinde çalıştığı bütün edebi metinlerin elle çoğaltılmış metinler olmasıdır. bize eski yunan ve latin yazarlarından kalanlar, özellikle ortaçağ'da batı'daki ve bizans'taki manastırlarda yüzyıllar boyunca elle yazılarak çoğaltılmış olan kopyalarıdır. elle çoğaltılmış metinler üzerinde çalışmak, matbaada çoğaltılmış metinler üzerinde çalışmaktan daha farklı yöntemler gerektirir. matbaada basılmış metin kesindir. oysa elyazmalarıyla günümüze ulaşmış bir metnin yanlışlar içerme olasılığı çok fazla olduğundan, metnin güvenirliliği de azalır. özel durumlar dışarda tutulmak kaydıyla, matbaada çoğaltılmış eserlerde metin bir kesinliğe sahip olduğu gibi, metni okumada ortaya çıkacak zorluklar da ortadan kalkmıştır. buna karşılık bir elyazısı ne kadar okunaklı ve harflerin biçimleri ne kadar belirli bir tipte olursa olsun, metni okuyan yine de zaman zaman okumada kararsızlığa düşebilir. matbaada basılmış bir metinde harfler biçim bakımından kesinliğe sahiptirler, ancak el yazısındaki harfler için aynı şeyi söyleyemeyiz. ayrıca klasik filolojinin üzerinde çalıştığı metinlerin hiçbiri, yazarının kendi eliyle yazdığı orjinal metinler olmadığından, bu metinler üzerinde çalışmak pek çok zorluğu da beraberinde getirir. filologlar bir metin üzerinde çalışırken yukarıda saydıklarımızın dışında, başka güçlüklerle de karşılaşabilirler: bir dilde uzun süreden beri kullanılan bazı kelimeler zamanla anlam değişikliğine uğrayabileceklerinden, yanlış yorumlara yol açabilirler; metin içinde, anlamı unutulmuş bazı gramer yapıları, deyimler olabilir; bazı sözleri anlaşılır kılmak için, filolog tarihsel açıklamalar yapmaya gerek duyabilir. v.b. bir eserin yazıldığı dönemin dili iyi bilinmeden o esere ilişkin metin açıklanamaz. bundan başka metnin içeriği de çoğu kez açıklamalar gerektirir. ifadenin tam aydınlatılması için, yardımcı bilim dallarından çeşitli bilgilerin toplanması gerekir. eleştiride her zaman metinden, metnin yapısından hareket etmek en sağlam yol olsa bile, metnin hangi ortamda, ne gibi etkilerle yazıldığını bilmekte de yarar vardır. bu noktada edebiyat tarihinin önemi göz ardı edilemez. (10)

    bir klasikk filoloğun bir metni açıklamada dört temel görevi vardır:

    1. metni doğru olarak okumak
    2. metindeki bozulmaları düzeltmek
    3. metni açıklamak
    4. metni yorumlamak.

    bu dört aşamadan sonra sıra metnin eleştirili basımını yapmaya gelir. eleştirili basım edebiyat metinlerinden önce, tarih belgelerine uygulanmıştır. ilk amaç eldeki belgelerin gerçek ya da uydurma olduklarını saptamaktır. (11) klasik filolojinin titizlikle üstünde durduğu eleştirili basım çok geniş bilgiye gerekseme gösterir. edebiyat metinlerini değerlendirecek, anlaşılması güç deyişlere açıklık getirecek derecede bilgili kişilere daha aristoteles zamanında gerek duyuluyordu. bağımsız bir disiplin olarak filoloji i.ö. 3. yüzyılda grek şairlerinin, klasik şairleri homeros üzerine araştırma yapma isteklerinden ortaya çıkmıştır. böylece başta homeros olmak üzere eski ozanların eserleri dilin zaman içinde geçirdiği değişiklikler sebebiyle anlaşılmakta güçlük gösterdiklerinden, incelemeye tabi tutuluyordu. eski metinleri, yani dili artık eskimiş sayılan metinleri açıklama girişimleri yunanistan'da filolojinin ve de buna çok yakın bir bilim dalı olan gramerin doğmasına yol açmıştır.metinler üzerinde yapılan incelemeler sonucu, terimleri batı dillerinde bugün de kullanılan grek grameri ortaya çıkmıştır. bu incelemeler zamanla konusu ve sınırları az çok belirlenmiş, genel kültürden ayrı bir bilim dalına dönüşmüştür. bu durumun ortaya çıkmasında, gramer ve edebiyat araştırmalarının yapıldığı iskenderiye'nin büyük katkısı olmuştur. iskenderiyeli şairler 400 yıllık metin aktarma süresinde kısmen bozulmuş olarak buldukları bir homeros metninin dilinin, kendi zamanlarından başka bir zamana ait olduğunu ve lehçe bakımından kendi dillerinden ayrı olduğunu gözlemlemişlerdi. bundan başka homeros'un eserlerine ilişkin metinler nesnel ve edebi problemler de ortaya koyuyordu. böylece giderilmesi gereken üç sorun ortaya çıkmıştı:

    1. metinlerden gerçek olanı gerçek olmayandan ayrılmalıydı.
    2. yabancı dil formlarının özelliklerini belirlemek gerekirdi.
    3. metni anlamadaki güçlükler ortadan kaldırılmalıydı. ephesos'lu zenodotos'un farklı kopyaları karşılaştırarak hazırladığı, homeros'un ilias ve odysseia 'sının metinleri iskenderiye'de museion'da ortaya konulan ilk eleştirili basım olarak kabul edilir. museion'da böyle önemli yapıtların mevcut kopyaları toplanır, karşılaştırılır ve her biri için ilk model sayılacak bir "archetypus" metin düzenlenirdi. bu tür çalışmalar yapan kişiler için ilkin "kritikos" ya da "grammatikos" terimleri kullanılırdı. "philologos" kelimesi i.ö. 4. yüzyılda ilk olarak platon'un diyaloglarında "konuşmaya aşık ve başkalarıyla konuşmaya hevesi olan kişi" anlamında kullanılmıştır. (12) 3. yüzyılda eratosthenes "philologos" olarak nitelendirdiğinde, bununla anlatılmak istenen "evrensel bilgili kişi" idi. "philologos" terimini romalı seneca da aynı anlamda kullanmıştır. (13)

    "her bir dilsel ifade metin ve anlam olmak üzere iki görünüş ortaya koyduğu için, daha doğru olarak denilebilir ki, filoloji söze ve sözde saklı olan ruha duyulan sevgidir." (14) dilsel ifadelerle ve bunların yazılı bir metin haline getirilmeleriyle bir iletişim aracı oluşturmuş oluruz. aynı zaman diliminde, aynı dili konuşan insanlar arasında değiş-tokuş edilen yazılı metinler genellikle anlaşılır iletişim araçlarıdır. yer ve zamana bağlı olarak dil farklılıklarının söz konusu olduğu durumlarda iletişim aracı olan metni anlamada da güçlükler ortaya çıkar. grekçe ve latince metinleri okuyacak modern okuyucu için her iki unsur da metni anlamada güçlüklere sebep olacaklardır: hem yabancı hem de eski dillerle karşı karşıyayızdır. işte klasik filoloji eski yunan ve latin toplumlarıyla bağlantı kurma yolunda, yer ve zamandan kaynaklanan anlama zorluklarının üstesinden gelmede yardımcı olacaktır, yani şu üç alanda çalışarak anlama güçlüğümüzü ortadan kaldıracaktır:

    1. söz konusu eserin sağlıklı metnini araştırmak yolunda metin eleştirisine ve edisyon yapma tekniklerine başvuracaktır.
    2. metnin dilini anlamak ve açıklamak yolunda sözlük biliminden ve gramerden yardım alacaktır.
    3. bu aşamada metnin hem nesnel olarak aydınlanması, hem de tarihsel bağlantı içinde kavranması sağlanacaktır. bu da metnin yorumlanmasını gerektirmektedir. antik metinlerin çoğu, sözü edilen bütün bu yönlerden incelenmeyi gerektirir. böylece bir dilsel açıklama sağlam bir metin temeli olmaksızın mümkün değildir, ama öte yandan sağlam metni hazırlamak da çoğu kez metnin dilsel özelliklerini tartışmadan mümkün olmaz. bundan dolayı filolojik bir çalışma için, yukarıda sıraladığımız alanların birlikte çalışması gereklidir.

    pfeiffer'a göre, filolojide metnin sözlerini ve anlamını kavramak söz konusudur; bunu gerçekleştiren filoloji asıl amacına ulaşmış demektir. (15) a. böckh, bu anlamda filolojiyi insan aklı tarafından üretilmiş olanı tanıma, yani bilineni tanıma olarak tanımlar. (16) gadamer'e göre filoloji bağlantı yoluyla anlama sanatıdır. bu bağlantılardan biri tarihsel bağlamdır. bu yüzden filoloji diğerlerinin yanında tarihsel yöntemleri de kullanmalıdır. (17) ilkçağ'dan grekçe ve latince metinler üzerinde uzmanlaşan klasik filoloji - ilkçağ i.s. yaklaşık 6. yy'ın ortalarına kadar uzanan bir zaman dilimi olduğundan - geniş bir ilkçağ bilimi çerçevesinde daha doğrusu bir ilkçağ kültür bilimi çerçevesinde önemli bir yere sahiptir. irmscher'in de söylediği gibi, filolojiyi bir topluluğun kültürel gelişmesini dil ve edebiyatı esas alarak araştırmak biçiminde tanımlayabiliriz. (18) tabii ki klasik filoloji için söz konusu olan topluluk eski yunan ve latindir. böyle bir tanım kısa, ama anlam yükü yoğun bir tanım olarak kanımca filoloji için en uygun tanımdır.

    klasik filoloji çalışmalarının türkiye'de bu bilim dalına gönül vermişlerin çabalarını boşa çıkartmayacak her zaman ileriye doğru devam etmesi dileğiyle nice altmış yıllara!

    dr. bedia demiriş
    lucerna, istanbul, 1996

    notlar:

    1- suat sinanoğlu, türk hümanizmi, ankara, 1980, s. 92.
    2- süheyla bayrav, filolojinin oluşumu, istanbul, 1975, s. 1.
    3- gerhard jaeger, einfuhrung in die klassische philologie, münih, 1990, s. 11-16
    4- gerhard jaeger, a.g.e., s. 11.
    5- gürsel aytaç, edebiyat yazilari iii, ankara, 1995, s. 91.
    6- gürsel aytaç, a.g.e., s. 10-11
    7- gürsel aytaç, a.g.e., s. 11
    8- gerhard jaeger, a.g.e. s. 12
    9- süheyla bayrav, a.g.e. s. 3-4
    10- süheyla bayrav, a.g.e. s. 45-46
    11- süheyla bayrav, a.g.e. s. 55
    12- gerhard jaeger, a.g.e. s. 11
    13- gerhard jaeger, a.g.e. s. 11
    14- o. conrady, einfuhrung in die neuere deutsche literaturwissenschaft, hamburg, 1966, s. 27'den gerhard jaeger, a.g.e. s. 11
    15- r. pfeiffer, philologia perennis, 18'den gerhard jaeger, a.g.e. s. 12
    16- a. böckh, enzyklopaedia und methodenlehre der philologischen wissenschaften, darmstadt, 1966, 10'dan gerhard jaeger, a.g.e. s. 12
    17- h.g. gadamer, wahrheit und methode, tübingen, 1965, s. 170'den gerhard jaeger, a.g.e. s. 12
    18- j. irmscher, praktische einfuhrung in das studium der altertumswissenschaft, berlin, 1954, s. 4'ten gerhard jaeger, a.g.e. s. 13
  • (bkz: oliver davies)
  • klasik filologun çalışma koşulları, çalıştığı materyalin niteliğinden ötürü zordur. çünkü incelediği metinler her şeyden önce "elimize ulaştığı kadarıyla makul kabul edilenlerden derlenmiş olan", en fazla 2500 en az 1600 senedir işlenen, eksiklikleri tartışılan ve bu hususta farklı görüşler öne sürülen metinlerdir. teubner'inki gibi farklı edisyonlar, 18. yy. sonrası bilimleşmiş bir sahada çalışan klasik filologların gayretkeşlikleri neticesinde ayıklanarak oluşmuştur.

    edisyon derleyicisinin amacı açıktır: ele aldığı eserin irili ufaklı farklılıklar içeren farklı elyazmalarını kıyaslayıp, elden geçirerek yazarının elinden çıktığı orjinaline en yakın halini oluşturmak ve onu tarihin önüne sunmak. bu yüzden klasik filolog üzerinde çalıştığı metindeki eksik kısımları "makul" yorumlarla doldurmak ve açıklamasını yapmak durumunda kalır. yani neredeyse her sosyal bilim sahasının bir şekilde uğradığı klâsik çağ metinlerinin kayda-değer akademik edisyonları, klasik filologların büyük gayretkeşliğinin ürünüdür. bu filoloji sahası bilimleşmemiş yani yöntemleşmemiş olsaydı, söz konusu metinler üzerinde büyük ihtilaflar ve karmaşa baş gösterirdi, zira farklı yüzyıllarla tarihlenen iki elyazması pek nadiren tümüyle örtüşür. dahası edisyonlar da kritik edilerek incelenir, yani inceleme dönemi bitmemiştir, bitmeyecektir.

    hal böyle olunca klasik filologun bir metinle olan ilişkisi, başka bir sosyal bilimcinin aynı metinle olan ilişkisinden daha şiddetli ve ateşlidir. klasik filolog metin yazarıyla empati kurabilen, metnin yazıldığı tarihi farklı açılardan tarafsız bir gözle görebilen bir sosyal-bilimci olmak durumundadır. başka bir sosyal bilimci de aynı metni satır satır inceleyebilir, ancak klasik filologunki gibi aşk ve nefret duyuşu belirmez onda, çünkü diğer sosyal bilimci satır satır incelediği metnin özünü kavramak zorundayken, klasik filolog metnin anlam bağlamında özü de dahil olmak üzere, formal bağlamında çatıyı da hece hece kurmak ve metni hem parça parça hem de bütün olarak öncesiyle, çağıyla ve sonrasıyla değerlendirmek zorunda olduğundan, kaçınılmaz olarak metin karşısında hislenirse de, bunu bilimi ve serinkanlı yöntemliliği adına belli etmemeye çalışır. yani klasik filolog kendini tutan bir tiptir. sonra çalışmasına ara verince zincirinden kurtulmuş köpek gibi en uzaklara doğru koşturur ve kurduğu empatiyi sözcüklere dökmeye girişir

    o halde, klasik filolojide <yani başlıktaki haliyle, klasik edebiyatta> yöntemli disiplinin şaraba bulanmış serkeş duygulanımla iç içe olmasının temel nedeni, modern klasik filolog ile eski çağ yazarı <ve dünyası> arasında kurulan empati köprüsüdür. köprüden geçti gelin misali, bu köprüden de manalı duygulanımlar geçer. modus'a yani ölçüye dayalı modern ile onun arkaya dönüp bakınca gördüğü balmumu kokulu vetustas yani eski çağ, bu köprü üzerinde sadece tinsel değil aynı zamanda tensel bir birleşme yaşar. edisyon kritiği yapan klasik filolog metindeki kusurlu yerleri yorumlayıp, boşlukları "kimi zaman" kendisi doldurduğundan, adeta eril penisin dişil boşluğu doldurması ve terin tere bulanması gibi, geçmişle yek olur. moderni bu köprü üstü aşıklarından eril olan saymamın nedeni salt boşluk doldurması değil, aynı zamanda elyazmaları, edisyonlar, çeviriler ve çevirilere yapılan yorumlar arasında <adeta cangılda avlanarak, mağarasına et götürmesi gereken medenîleşmemiş, kültürleşmemiş yaban erkeği gibi> mücadele etme zorunluluğunda olmasıdır.

    klasik filologun işi bir erkeğin işi gibi zordur. cangılın bir bölgesinde tek bir dişi aslan kalmış da, diğer erkek aslanlar onunla çiftleşebilmek için birbiriyle yarışıyor ve depişiyor sanki, aynen öyle klasik filologun durumu da. hem diğer klasik filologlara, hem de diğer sosyal bilimcilere laf anlatacak, incelediği metinle ilgili yol gösterici olacaktır. bu, henüz her sahada geri olan bizde değil de, yurt-dışında rayına oturmuş bir savaş alanında gerçekleşir. farklı elyazmalarını değerlendiren filologlar, değerlendirilmiş edisyonları kritik eden diğer filologlar ve kritik edilmiş edisyonlar üzerinde çalışan diğer filologlar... bu süreç, en genişten en dara doğru aktığından bir huniyi andırırır ve huninin ucundan, son meni gibi makaleler, çeviriler, telif eserler damlar. damlayan meniden kimi kere güzel çocuklar <her çocuk güzeldir tabi ki hemen ters ters bakmayın> doğar, kimi kere de ölü doğum meydana gelir.

    ölü doğumlar yine başka klasik filologlar tarafından kritik edilir, jurnallerde yerden yere vurulur. sonra çalışması ölü doğmuş olan klasik filolog, söz konusu jurnalin bir sonraki sayısına "neden metninin ölü doğmuş gibi göründüğünü" açıklayan bir makale yetiştirir <bizde küslük, darılmaca oluyor böyle bir kritik sunduğunuzda, adamın anasına sövmüşsünüz gibi cephe alıyor size karşı, oysa bilim acıtıcı olmaya mahkumdur, küsmece, darılmaca yok!>. bu kritik etme ve edilme süreci gidebildiği yere kadar gider, duvardaki tuğlaları andırırcasına, her filologun gayreti bu ilmî sahanın sabancı center gibi dikelmesini sağlar.

    dikelmiş bu ilmî sahanın benim payıma düşen tuğlalarından birinde <başıma düşen mi demeliydim acaba?> empiricus'la felâket bir empati kurdum <normalde en sevmediğim şey olan empati kurmanın, çalışma anında en kaçınılmazım olması ilahi bir cezalandırmanın ürünüdür>, onu paylaşıp kapatayım entiriyi.

    evvelce http://www.jimithekewl.com/…isizmin-kor-baltas.html adresinde bahsetmiştim: empiricus pyrrhon. hypotypos. i.14.108'de "çoğu kişi çirkin kız arkadaşının çok güzel olduğunu düşünür" diyordu. eserin tamamında ziyadesiyle ciddi bir tavır sergileyen kuşkucu filozofun, ilişkide erkeğin sevdiği kadına bakış açısından bile kuşkuculuğuna argüman sağlamış olması beni şaşırmamışsa da düşündürmüştü. aynı metnin başka bir yerinde (iii.196) yine kadın konusu geçince artık tümüyle emin oldum ki, empiricus metni kaleme alırken kafası kadınla doluymuş. dolu kafayla yazmış eserini. epicurusçuların hazzı temel almasını eleştirdiği ve "haz iyi değildir" sonucuna vardığı metnin söz konusu yerinde şöyle diyor empiricus:

    "...acılar hazları etkiler; bilgiyi gayretle ediniriz, bu da, arzuladığınız zenginliğe ya da kadına sahip olabilmenizin yoludur."

    tamam da kardeşim, kadını niye sokuşturdun araya? laf mı var, ima mı var, bizim bilmediğimiz bir şey mi var? dalga mı geçiyorsun filosofik düşünen bünyelerle? "bilgiyi gayretle edinmek" ile "kadına sahip olmak" arasındaki ilişki nedir, neden bu tavırlar? sen sürekli aşkla ilgili yazan aptal blog yazarı değilsin, sarsıl, silkelen, sen kuşkucu adamsın. kadına sahip olma arzusuna da kuşkuyla yaklaşmayı bilmeli, epicurusçularla olan ihtilafına kadını karıştırmamalısın. bırak kadın ay'daki krater gibi uzak olsun kuşkucu duyuşundan, o seni senlikten ve şenlikten çıkarır. <nietzschevari bir aforizma olurmuş bu ama direkten dönmüş, öyleyse "sen bilim!" diyelim sadece>.

    göynünü işine karıştırma, hele ki felsefeye hiç bulaştırma <sonra farklı kavramları karmaşık bir şekilde yani aklına geldiğince arka arkaya sıralayınca felsefî bir kelam ettiğini sananlar gibi ıralarsın konsepti ıralar!>, ateşle barut gibi, tehlikeli karışım haşat eder, elinde patlar, anlayamazsın. hem artık kadın ya da erkek fark etmez, herhangi birine sahip olabilmek, sahip olamamaktan daha az gayret gerektiriyor. ortalık gizli epicurusçular kaynıyor, arada hakkaten kaynayan da kuşkucular oluyor. onunla uğraş, bununla uğraş, ona karşı kendini koru, berikine ayar ver. kuşkucu da insan. ama araya kadını sokup, onun üzerinden hazcıya vurmaya çalışmasıyla şimşekleri üzerine çeken bir insan. aklını başına devşir, seni bir daha uyarmayacağım. bundan sonraki tepkim daha şiddetli olacak. sana laflar hazırladım ama henüz ekşi'de başlığın bile açılmamış be kardeşim.
  • sıkıcıdır, yorucudur. klasik edebiyat okurken bütün dikkatinizi ve zamanınızı ona ayırmanız gerekir. al işte gülün adı'nı okuyorum ve 2.5 ay geçti. lânet olsun sıkıcı edebiyata!
  • gülün adı, yazarın post-modern teknikle yazdığı, historik-felsefik bir romandır. yani bizim çevremizce bilinen "klasik"lerle çok az ilişkilidir.

    klasik edebiyat denince akla gelecek ürünler bizde mesneviler, tezkireler; dünyada da cervantes'in, hugo'nun romanları gelmelidir.