şükela:  tümü | bugün
  • öncelikle filmi seyretsem mi diye merak edip buralara uğrayan sinemaseverlere filmin önemli bir türk filmi eseri olduğunu, reha erdem'in tarzını bilenler için onun filmlerinin kaliteli bir örneği olduğunu bilmeyenler için de yönetmenin tarzını bir kere olsun görmeleri için iyi bir fırsat olduğunu belirtmek isterim.

    --- spoiler ---

    belki türk insanının resmedilişinden, yani anlatılan kişilerin hikayelerinin hep karamsar çizgilerle betimlenmesinden, genel olarak türk filmlerini izlemek bana zor geliyor aslında. bu açıdan reha erdem de diğer yönetmenlerden farklı değil. insanı anlatırken seyirciyi çok da incitmemeye gayret eden bazı dokunuşlarına rağmen insanın acımasızlığını açıkça peliküle aktarmaktan da geri durmuyor.

    burada da ali ile zuhal'in çevreleri ve temas ettikleri insanlar üzerinden öyle kirli bir insanlık portresi çiziyor ki (haksız demiyorum) iki üç repliği olan bir adamın kahramanımız tarafından takır takır bıçaklanması hiç de rahatsız edici gelmiyor göze. bilakis ali alıp kardeşini giderken, polisiye açıdan gerilim öğesi devreye girmiş olsa da dramatik açıdan güzel bir beklentiye sokuyor izleyiciyi. trakya'nın yeşilinde masal gibi bir yere giriyorlar sonra. reha erdem tabiatı en güzel resmeden yönetmenimiz orası kesin... zaten bu kez tabiatı yardımcı bir motif olmaktan öte, basbayağı bir yardımcı oyuncu kıvamına sokabilmesi de filmin en büyük başarılarından. iki yetim kardeş olarak ali ile zuhalin birlikteliklerindeki dinginlik ve masumiyet, ali için tabiat ana ile, zuhal için de tabiat baba ile daha da derinleşip huzur veriyor.

    somut olayları birlikteyken bir yana bırakan çift, ormanda karşılaştıkları insanları bile anlatmaktan imtina ediyorlar birbirlerine... boşveriyorlar, susuyorlar... dertlerinden kaçıp sadece yaşama odaklanıyorlar adeta. yardımcı oyuncumuz "doğa", makro planda ali ile zuhale yani mimi ve kumkuma hep güzellikleriyle muamele ediyor. gelgelelim mikro planda insan "doğa"sı onları bu masumiyet ve ferahlıkla başbaşa bırakmıyor. ailenin erkeği olarak evin geçimini teminle yükümlü olan ali, ormandan dışarı çıktıkça kendi tabıatının ortaya çıkan kirini ve dışarıdaki kiri "ev"e getiriyor...

    ali'nin ödipal sıkışıklığını, ilk karelerde bir travestinin kollarına sığınma şeklinden ve ona güzel sözler söylemesinden anlayıveriyoruz. bir de babasızlığın getirdiği etkiyle belki, hayatında kadına olan ihtiyacı erkeklik öğeleri bulunan birinden karşılıyor. velhasıl takıntısı başına bela olan panayırdaki hayat kadını da kendini dayı olarak, olmadı amca olarak tanıtıyor. fildeki aile arayışı da netice olarak belki kendini en yakın hissettiği tamirci arkadaşı bile kendisinden hayal kırıklığıyla bahsedince ve dış dünyaya ait herşeyini kaybedince sona eriyor... dışarıdaki ailesi yerine kendisini tek ailesi olan zuhale ve tek ebeveyni olan doğaya salıveriyor.

    zuhal daha çocuk yaşında evlatlık gittiği ailenin babasının cürmüne uğruyor ve hamile kalıyor. annesi babası olmayınca açıkçası hiçkimse ona merhamet göstermiyor. o da ali'nin suç teşkil eden fiilinden hiç rahatsız olmuyor. bilakis dünyam diyebileceği bir hayata başlıyor. ilk gün abisinin geç gelmesi sonrası "korktun mu?" sorusuna cevaben "hayır, yalnız kaldım" diyor olsa da sonra abisine olan tüm sevgisine rağmen onun da sözlerini tutmamasıyla ve yalnızlığına ihtiyacı kadar çözüm olmamasıyla kendisini tek ebeveyni olan doğaya ali'den çok daha önce teslim ediyor. sinirlenince bağırıp çağırabileceği, elini tutabileceği birilerinin olduğu bu dünyanın bir parçası oluveriyor.

    ama insan ve bu insana ait olan "koca dünya" onları yalnız ve mutlu bırakmıyor. hamile olan zuhalin acil sağlık ihtiyacı onları bu rüyadan uyandırıyor ve hiç konuşmadıkları gerçekliğin buz gibi soğuğunu çarpıveriyor çiftimizin yüzüne... çok umutsuz bir son olsa da çok insana dair bir hüzünle ayrılıyorsunuz salondan.
    --- spoiler ---

    reha erdem'in bu güzel filmi 2016 adana altın koza film festivalinde en iyi film ödülünü ve venedik film festivalinde özel jüri ödülüne layık görüldü. görsel açıdan çok çok başarılı filmde görüntü yönetmeni florent herry takdire şayan bir iş çıkarmış kesinlikle. oyunculuklardan da bilhassa zuhal karakterini canlandıran ecem uzunharikulade bir performansa sahip. filmin müziklerine de mutlaka değinmek gerek... çünkü film müzikleri özellikle masumiyeti ve bozulmayı, "ev"den çıkıldığındaki kirlenmeyi destekleyen tonu ve enstruman kullanımıyla da dikkat çekiyor...

    kısaca yılın en iyi yerli filmlerinden biri kesinlikle...
  • önce şunu şuraya ekleyelim: (bkz: #66538371)

    koskoca dünya ama onlara yaşayacak yer bırakılmadığı için alternatif bir dünya yaratma çabasına giren iki yetim üzerinden sahipsiz çocukların trajedisi... önce anne-babaları terk etmiş onları; sonra da devlet, "baba"lığını esirgemiş. biri tamirci olmuş, diğeri emanet edildiği yuvada çocuk gelin.

    birbirlerinin kardeş olduğuna inandırılmışlar. muhtemelen büyümeye başladıklarında kısacık kesilen saçlarıyla aynı sebepten ötürü: başlarına iş çıkarmasınlar! ama içgüdüleri, olmadıklarını hatırlatıyor arada. üstelik ali'nin, hayat kadınlarıyla da olsa aktif cinsel yaşamı, onun aseksüel olmadığını vurguluyor. yine de belki kendi etik değerlerinden, belki aile kavramına yükledikleri kutsiyetten, "kardeşliklerini" korumaya gayret ediyorlar ve aralarındaki saflık zarar görmüyor.

    orman çok güzel. güzelliğini de ıssızlığına borçlu. ve sanki gerçek analarının yapamadığını yapıp sarmaladı onları tabiat ana. tüm potansiyel kötülüklere rağmen kıllarına zarar gelmedi. ne yılanlardan ve kurtlardan, ne de annelerini arayan üç adamdan...

    eee, delirmek de bir nevi gerçeklerden kaçış ya... anne-babalarını sayıklayan iki kaçık gibi ali ve zuhal'in sığındıkları bu orman, kaçmak istedikleri gerçeklerle umutları arasında bulundukları bir araf gibi. onların geri dönüş şansı yok. devam etmek için hazır olana kadar orada beklemek zorundalar.

    zuhal'in ilk kusma sahnesinden sedyedeki an'a kadar iç sesin sürekli tekrar ettiği bir şey var: kesin hamile! her ne kadar ali ona "o adam sana bir kötülük etti mi?" diye sorduğunda cevap vermekten, hepsi geçmişte kaldı edasıyla kaçınsa da, hiçbir şey geçmedi. tüm gerçekliğiyle orada duruyor. kurtulamadığı bu gerçek de onu için için yiyor.

    zuhal'in aşama aşama hastalanmasını tetikleyen bir diğer neden de, aslında ali'nin verdiği sözleri tutamaması. hayal kırıklığı yaşıyor. ve o sırada karşısına çıkan yaşlı kadında kendini buluyor. onunla bütünleşiyor. aynı anda gördüğü keçiyle babasını bağdaştırması da bundan.

    karnavalda şarkı söyleyen küçük kız da çocukluğu elinden alınmışlardan. sesi gerçekten berbat ve sabır sınayıcı. ama masum yüzüyle tezat oluşturan makyajı ve kostümü, bir başka çocuğun daha bu bozuk düzen içinde telef oluşunu gösteriyor. üstelik bu sömürgen eğlence anlayışını, ali ve zuhal de benimsiyor. ve bir de sadece anlatılandan öğrendiğimiz, ustanın köyden getirttiği küçük kız var...

    toplumda bu olanlar, pedofili olarak değil de, "yaşından başından da utanmıyor" diye, dışarıdan bakınca ahengi bozan bir uyumsuzluk olarak görülüyor sanki. hatta erkeğin aktif cinsel yaşam ve arayışına bir kınama var. ve bir çocuğun istismarına tepki verilmesi gerekirken, ikiyüzlü bir sessizlik ve kabulleniş söz konusu. ama saç keserek cinsiyetsizleştirmeye çalışan devletin de bunda payı büyük. masum bir aşktan korkup iki kişiyi kardeş ilan edebiliyor ama emanet ettiği ailede, gereken itinayı göstermiyor. umarım bu filmde geçen kişi ve kurumların gerçekle ilgisi yoktur ve bu şekil bir kontrolsüzlük, en azından günümüz türkiye'sinde gerçekleşmiyordur. umuyorum...

    öyle estetik bir film olmuş ki işlenen konunun izleyiciyi sarsacak trajedisine rağmen, söyleyeceklerini açıkça dile getirirken kimseyi hırpalamıyor. anlıyorsun, farkındalığın artıyor ama içinde harekete geçenlerin bilinciyle, başındaki ümitsizlik temalı şiirin aksine çaresiz hissetmiyorsun.
  • reha erdem' in bir kere daha yalnızlığın ne kadar ürkütücü bir şey olduğunu yüzüme yüzüme vurduğu film. filmden çıkıp ekmek lazım mı bahanesiyle sesini duymak için annemi aradım ki ben annemle aynı evde yaşıyorum lan, düşünün.

    --- spoiler ---

    yetimhanede büyümüş iki gencin -ki kardeş olduklarını düşünüyorlar ama olmadıkları açıkça vurgulanıyor bence- yolları gayriihtiyari olarak ayrılıyor bir gün. ali bir motor tamircisinin yanında çalışmaya başlarken zuhal' ı bir aile evlatlık alıyor. tabii ''aile reisi'' nin derdi muhtemelen henüz 14 15 yaşında olan zuhal' i 2. karısı yapmak. çok konuştuk bizim arkadaşlarla bu anadolu insanı sapıklığını zaten. marjinal olan bunlar aslında. neyse bu başka mesele, filme dönelim. ali, kız kardeşi olarak bildiği, gördüğü zuhal' i orada bırakmamak için elinde bıçakla eve dalıyor, adamı, karısını ve kızını bıçaklayıp zuhal' i evden alıyor ve kaçıyorlar. bu anlattığım bölüm filmin açılış sekansı.

    bundan sonrası ise reha erdem filmi işte. reha erdem de bana biraz orhan pamuk' u anımsatıyor. ne anlattığından ziyade nasıl anlattığı önemli gibi. sonunda, anlatmak istediği şey güzel olsa da onu pek anlamamışsınız hissi uyanıyor ama işin matematiğine hayran kalıyorsunuz. ben reha erdem' i kosmos ile tanımıştım. o filmin ilk gösterimine gitmiştim ve filmde küçük rolleri olan bursalı oyuncular murat deniz ve suat oktay şenaocak ile bir de söyleşi olmuştu. murat deniz ile sonrasında ortak bir arkadaşımız olması vesilesiyle tanıştık, bir iki defa aynı masaya oturduk, çay içip sohbet ettik. bu filmde tamirci rolünde murat' ı görünce güzel bir sürpriz oldu bana da. kosmos' u izlerken yanımda oturan ve fotoğrafçılıkla ilgilenen hatta bu işten para da kazanan arkadaşım ''her sahne bir fotoğraf karesi gibi. dondur, çerçevelet, as duvara'' demişti. filmden sonra suat oktay şenocak da bu konuya değinmiş, türkiye' de görüntü yönetmeni olmadığını, bu filmin görüntü yönetmeninin çok iyi olduğunu, bu gözle de izlenmesi gerektiğini söylemişti. tabii böyle bir filmin ardından muazzam izleyici kitlesi, sinema aşığı insanlar ''o inekleri neden kesiyorsunuz ama'' gibi muhteşem sorular sorunca oyuncular da ''onlar zaten kesiliyor biz sadece çektik'' demişlerdi ve izleyicimiz ''olsun ama çekmeyin'' diyerek nasıl bir sinema aşığı olduğunu göstermişti. florent herry ismi de bu diyaloğun ardından gündeme gelemeden gündemden çıkmıştı o gece. florent herry ve reha erdem 8. defa bir uzun metrajda bir aradalar sanıyorum. kozmos olsun, jin olsun seyirciye tablo yapılacak pek çok sahne bırakmıştı. işte bu filmde de iki genç ormana girdikleri anda seyirci de bir masal dünyasına giriyor aslında muhteşem görüntüler sayesinde. bazı yorumlarda jin filmine, şarkı söyleyen kadınlar filmine ciddi göndermeler olduğunu okudum. peki ya kosmos? hele o ormanda dalların üzerinde uyudukları sahneler? bir de gece vakti ay ışığının vurduğu, iki gencin barakadan çıkarak geceye karıştığı bir sekans vardı ki bob ross' un manzara resimleri gibi açılan sahne baştan sonra kosmos' u anımsattı bana. muhteşemdi.

    reha erdem filmlerinde yaşamı, yaşamın kaynağını, insanın içindeki o ilkel canlıyı, iç güdüleri, insan-hayvan benzerliği... buluyorum ben kendimce. belki de hiçbiri yoktur bilmiyorum ama benim anladığım bu oluyor.

    filmin hangi coğrafyada geçtiğini bir süre idrak edemiyorsunuz. atladığım bir replik ya da sahne olabilr tabii. ama gördüğünüz 2 plaka (22 edirne-39 kırklareli) gençlerin istanbul' dan nereye kaçtıkları hakkında fikir veriyor. önce şehirden kaçış, sonrasında büyülü bir dünyada gençlerin kendilerini tanıma süreci ve keşfi, sonrasıdna yeniden o büyülü dünyadan medeniyete dönüş... şöyle enteresan bir yorumum var naçizane; ne zaman medeniyete dönülse sorun çıkıyor. ormanda ise sürekli sorun çıkacakmış gibi bir durum hep var olsa da hiçbir sorunla karşılaşmıyorlar aslında.
    --- spoiler ---

    filmi çok iyi anladım vs. diyemem ama salt görselliği yüzünden bile görülmesi gerekir diye düşünüyorum.
  • film izlediğim günden beri aklımda. ve bana füruğ ferruhzad'ın çok sevdiğim bir sözünü hatırlatıyor sık sık;

    "keşke bir güvercin olsaydım, bu dünya sevmek için çok küçük"

    hayır ama, elimizde güvercinler yok, güvercin olmak yok. senin gibi, benim gibi, insan olarak doğmuş iki çocuk var; ali ve zuhal, zuhal ve ali. ve bu koca dünya'nın kıyısında da olsa, kendilerine sığınacak bir yer bulacaklarına dair inançları var. bu inançla yola koyulup, doğaya (hayvanlar gibi) sığınmaları da var. yetinmeyip, doğanın şefkatli analığına ve yine aynı doğanın koruyucu babalığına sokulmaları var. onlara söylemeliydik belki de; böyle bir teslimiyetle doğada yaşayabilmemizin artık mümkün olmadığını, bunu yapabilen son insanların çoktan doğaya karıştığını. evet, anlatmalıydık; doğanın sonsuz bakirliğiyle ve kendi iç düzeniyle, dışarıda ve içeride huzuru bulamayan her insanı kolaylıkla delirtebileceğini. bir şey değişir miydi gerçekten? bilemiyorum, çünkü biz ali'ye ve zuhal'e zaten pek çok şeyi anlatamadık. kendi ellerimizle, onları ittiğimiz doğanın kucağında; ali dışarıda - iletişim kurduğu insanlarda, para kazanma zorluğunda ve zorunluluğunda, fiziksel dürtülerinde- huzuru bulamadığı için delirdi. zuhal ise, içeride - bedeninin içinde olan bitende, aklını yoklayan korkularda, kalbini saran yalnızlıkta- huzuru bulamadığı için delirdi. farklı nedenlerle, aynı doğa ile farklı ilişkiler kurdular. böylelikle doğa, yavaş yavaş hem dışarıyı hem içeriyi çevreledi, her taraflarını yapraklarla kapladı, yosunlarla sardı, bataklığa dönüştürdü, çocuklara rüyalarında gördüklerinden başka bir dünya sundu. masal diyeceğimiz tuttu bu dünyada anlatılanlara, dilimiz varmadı. gerçek diyecek olduk, canımız yandı.

    velhasılıkelam; bu koca dünya, sevmeye çok küçük kaldı.
  • filmden çıkınca, bir süre konuşmak istemediğim ve üzerine daha güzel bir film izleyemem zaten diye festivali bırakıp dışarı çıktığım filmdir.

    film içimde hala demleniyor sanki, sahneler gözümün önünde hala.
    mutlaka izlenmesi gerek, kaçırmayın.
  • tamam reha erdem kucucugumuz, ici dolu kucuk tursucugumuz; yaptigi isleri takip etmeye heyecanla devam edecegiz, ama ne bileyim, bunca kendini tekrar (agac dallarina boylu boyunca uzanan cocuklardan doganin masumiyetine kacmalara; donmedolapli panayir yerlerinden cibilliyetsiz erkek milletine) o kadar da hayra alamet mi, bilemiyorum.
  • sosyal gerçeklik, toplumsal yara ve kirlenmişlikten masalsı bir atmosfer yaratan reha erdem'in son filmi.

    şüphesiz leziz film. ama şu bahsettiğim tanım reha erdem'in son filmlerini birbirine o denli benzer kılmaya başladı ki bu bir sıkıntı yumağı halini aldı.

    şimdi külliyatın tamamını izleyince insan şu tribe giriyor: zaten buna benzer bir hikayenin kralını hayat var'da anlatmıştı yönetmen. tabii bu filmin yetersiz olduğu anlamına gelmiyor. ciddi bir sıkışmışlık, külliyata taze bir nefes veremediği gibi yepyeni bir sayfa da açtırmıyor doğal olarak da bir başucu eklenmiyor. film, bildiğini okur tavrıyla çokta şaşırtmıyor.

    --- spoiler ---

    filmin temel derdi net betimlenmiş... canlısı, ağacı, renk cümbüşü, adaleti,huzuru her şeyiyle doğa o kadar naif ve masum ki...insan bencilliği ve büyük kibiriyle hak etmiyor doğanın erdemini... insan aciz ve yalnız bir yaratık farkında olmasa da... varlığın içinde yokluğu yaşayan...doğa naifliğiyle dışlanmışlara ev sahipliği yapmayı sürdürüyor.

    --- spoiler ---

    yeşim ustaoğlu'nun tereddüt'ün de iyi iş çıkarmış ecem uzun burada da sağlam oyunculuğuyla göz kamaştırıyor, özel bir vurguyu fazlasıyla hak ediyor.
  • kovalanmazsan kaçamazsın.
    "insanoğluna kendisinden ve kâinattan mesul olduğunu öğretmekten başka çare yoktur. insan hayatın yapıcısıdır ve her şekli ile ondan mesuldür. insan mesuliyettir." ahmet hamdi tanpınar
  • izlerken milyonlarca metafora bağlı yorumlar yapabileceğiniz ama bittiğinde sadece gerçekliğiyle sarsılacağınız film.

    ecem uzun dünya çapında oyuncu olmaya aday olabilir yakında, gayet de zevkle izledim enerjisini, becerilerini. partneri için aynı şeyleri söyleyemem, ecem uzun gibi bir profesyonelin karşısında bence biraz tutuk kalmış. yetenekli elbette ama biraz daha açılmalıydı, oyunculuğunu çok başarılı bulamadım.

    mekan, ışık, kamera muazzam kullanılmış. bayıldım.

    bir de, çok iyi bildiğiniz şeylerin üzerini örtüp unutmaya, yok saymaya çalışmışsınızdır ama ufacık bir eşyayla, kokuyla, an'la o yok saydıklarınız üzerinize dökülüvermiştir ve nerden toplamaya başlayacağınızı bile düşünmek istemez vaziyette bulursunuz kendinizi... işte öyle bok gibi kalınıyor film bittiğinde.
    şanslıydım, uzaklara bakacak manzaram vardı.

    şu sıralar antalya film festivali kapsamında izlenebilir, henüz vizyon tarihi net olmayan filmdir. kaynak: yönetmeni.

    (bkz: reha erdem)
  • bazı yönetmenler size yaptığı işin kaliteli olduğunun garantisini kendiliğinden veriyor. reha erdem de böyle bir yönetmen. bu yüzden merakımı üst düzeyde tutmak için filmle ilgili hiçbir şey okumadım ve tek bir kare bile izlemedim. üstelik birçok yerden gelen ödül haberleri de beni daha da heyecanlandırıyor. bir önce vizyona girmesini ve sinemada koltuğa oturup perdenin ilk aydınlanacağı anı sabırsızlıkla bekliyorum.