şükela:  tümü | bugün
  • çoğunlukla siyasilerde görülen, makamı terkedememe durumu. bir de aziz nesin kitabı vardı bu isimde.
  • geçen sezon tv'lerde oynayan bir dizi idi...
  • (bkz: araba sevdasi)
  • sulhi dölek'in truva katırı isimli romanından uyarlanmış dizi. önce trt1,ardından star'da yayınlanmaya başlanmış, sponsor firmanın geri çekilmesi gerekçesiyle yayından kaldırılmıştır.
  • turkiye'de delicesine, onlenemez bir sekilde* yasanan sevda.
  • tabii ki kimse kıçını koyacağı basit bir alet için sevdaya düşmez. sevda, o koltuğun vereceği sıfattadır ve yanlış olan da budur.
    koltuk, normalde kimseye bir sıfat vermemelidir.

    örneğin, ben nasıl meclise gidip şu halimle mecliste bir koltuğa oturduğumda milletvekili olmuyorsam, kimse de olamamalı. yani önce bir sıfat ve onun getirdiği saygınlık kazanılmalı, ondan sonra koltuk hak edilmeli; sonra koltuğa oturulmalı. hatta -her ne kadar görüşlere ve demokrasiye saygısızlık gibi görünse de- 100.000 kişi "sadece kendi kendi çıkarları için" beni o koltuğa layık görüyorsa bile oturamamalıyım.

    koltuk sevdasına gelecek olursak... koltuk=güç olarak algılanır. koltuğa oturmak ise güçlü olduğunu çevreye ispat etmektir. her insan kendi gücünü etrafına hissettirmek için ister istemez belli bir "sıfat" arar, saygınlık ister ve güç kaygısıyla bu sevdaya kapılır. (tabii hedefler değişkendir. güçlü olmayı gerektirecek başka mesleklerde koltuk da olmayabilir.)

    tümden yanlış olan bu sevda (hastalık), sadece güçlü olunduğunu çevreye ispat etmeyi amaçlar ve zaten bu da güçsüzlüğün bir göstergesidir. kişi önce kendini güçlü olduğuna yürekten inanmalıdır; inanmayı da geçelim, "bilmelidir". güçlü olduğunu bilen biri de zaten kimseye gücünü ispatlama ve saygınlık kazanma derdinde değildir; saygınlık o'na zaten peşinen verilir.

    özet: bu sevda tamamiyle büyük bir yanlıştır. koltuğa oturulduğunda sıfat gelmemelidir. belli bir sıfata sahip olunduğunda koltuk zaten kendisi gelir.

    (düzeltme: bir örnek daha aklıma geldi. bilgisayar karşısında oturmak için evime aldığım müdür koltuğu tamamiyle kıçımın değerini ölçen bir şeydir. evet, sevdam vardı bu yönde. yıllarca plastik sandalyede oturduktan sonra dank etti ve aldım. yukarıda bahsettiklerim bununla ilgili olmayan konudaki genel görüşlerdir.)
    (ek: kaynak gösterememenin ezikliğini yaşadım.)
  • bu konuyu anlatan bir de kemal sunal filmi vardır.koltuk belası koymuşlardır filmin adını. manidar da olmuştur açıkçası. çünkü o makam o mevki öyle bir beladır ki başa tadını alınca bırakamazsınız o gücü o zenginliği. yani mesele koltuk meselesi değildir aslında mesele güç meselesidir, gücü elde etmesidir.(bkz: ramiz dayı) koltuğa oturmak sadece bir simgedir. o simge makamı gücü saygıyı parayı ifade eder türkiye şartlarında. üstelik öyle her koltuk da bunu simgeleyemez. deri olmalıdır. lüks görünmelidir. kıskandırmalıdır, özendirmelidir. neden mi? bulunduğunuz mevkide böyle özendiricidir de ondan. vay be demelidir görenler. filanca pek saygın bir adam olmuş, böyle upuzun kocaman deri bir koltukta oturuyordu. işte bu kadar içe işlemiştir o koltuk kavramı. kim ister ki o koltuğu bıraksın kalksın. işte bu da sevdadır koltuğa duyulan daha doğrusu güce ve saygınlığa karşı duyulan. tam da bu yüzden bir beladır. çünkü güç demek para demek daha fazlasını istemek demektir. bela olur insanın başına müptela olursunuz. hep hep hep... işte sonu olmayan bir meseledir bu.