şükela:  tümü | bugün soru sor
  • "ben konuşmayı, konuşabiliyorsam eğer, deniyorsam bunu, bir umutsuzluk içinde olduğum içindir bu ve ben bu umutsuzluk bilincine, hepimizin öyle ya da böyle birer tutsak olduğumuz bilincine başka insanların hayatlarını yaşamaya çalışarak erdim. başka hayatları yaşamak bana kendi hayatımı verdi... konuşmak imkânsızdır, bu kesin. ama işte bunun için konuşmak gerekir.."
    (bkz: osman çakmakçı)
  • osman çakmakçı'nın bu incecikten metni, önemli bir meseleyi kendimce düşünmemi sağladı. konuşmak gerçekten imkansız mı? konuşanın tekmil niyetini, kastını, gayesini karşı tarafa, konuşulana aksettirmesi mümkün mü? konuşanda kim konuşur, konuşulanla dile gelen nedir? konuşmak, iki kişinin karşılıklı birbirine akması mıdır, bu mümkün müdür? fikrimce, hakiki bir diyalog, iki kişinin konuşmayı birlikte inşa etmesi kadar, bu marifetle benliklerini, kendilerini de inşa etmeleri, bir önceki halden daha olgun, yetkin bir hale geçebilmelerini gerektirir. yani güçlü bir diyalog, karşılıklı konuşma, konuşanların ve dinleyenlerin tekamülünü, pişmesini sağlamalı. sözcüklerin her birinin o sözcükleri sarf edenlerin öznel tecrübeleriyle, anılarıyla, mazisiyle yüklü olduğunu, bu yüzden anlaşmanın ve konuşmanın mümkün olmadığını söylüyor çakmakçı. bu önemli bir husus. gerçekten de herhangi, muayyen bir kelimenin zihnimizdeki imgesi ve simgesi, herkesin ittifak ettiği, ortaklaştığı bir imge ve simgeye karşılık gelmez. birinin zihninde yavaşlık, kırılganlık, savunmasızlık çağrışımı yapan salyangoz, başka birinin imgesinde haneberduşluk, ağırbaşlılık, sabır imajlarını doğurabilir. bu bakımdan aynı sözcüklerle konuşsak dahi aynı imgelerle, simgelerle, çağrışımlarla, niyetlerle, yönelimlerle konuşmuş addedilemeyiz. yani aynı sözcükleri, farklı yaşam, zihin, tecrübe bağlamlarında kullanırız. bu da demektir ki aynı sözcüklerle konuşmayız.
    bir başka sav: şeylere isim vermek, onları keyfi ve uzlaşıma dayanarak belirli bir sözcükle çağırmak, belki de onun hakikatini uzaklaştırmak demektir. ilksel topluluklar, kabileler, şeyler üzerinde hakimiyet kurabilmek için onlara ad vermişlerdir. bir şeyin ismini yinelemek, o şeyin tabiatını denetim altına almak anlamına geldiğini düşünürlerdi. ancak ad vermek, yabancılaşmaktır, varlığı şeyleştirmek, nesneleştirmektir. insan, asla doğayı sözcüklerle, kavramlarla, rakamlarla, istatistiklerle kuşatamayacaktır, ele geçiremeyecektir. insanmerkezli medeniyetimizin doğayı tahakkümü altına aldığı yanılsamasından vazgeçmeli. doğa, sanki bir kıyamet arifesinde, kıyamet öncesi sessizliğinde. unutmamalı ki kıyamet sözcüğü, ayaklanmak, ayağa kalkmak, başkaldırmak demektir ve doğanın bu in(sanal) uygarlığa karşı kıyam etmesi, ayaklanması pek de ırak değil! doğadaki kaosu kosmosa tahvil etmek, doğaya içkin olduğu varsayılan kanunları keşfetmek gibi garip huyları var insanın. doğanın "kaprisleri" ve "tripleri"nden azade, öngörülebilir, kestirilebilir, hesaplanabilir, nicelleştirilmiş, sayısallaştırılmış bir evren geliştirmek isteyen bir türüz biz. ama doğa, bizim ona yüklediğimiz anlamlar, aşırı anlamlar karşısında kayıtsızdır. biz çatlasak da yırtınsak da doğa nizam ve intizam üzre işlemiyor, doğa yasalarla devinmiyor. evrim, evrimi inkar edeni de eviriyor. doğa, bütün azametiyle ve kudretiyle bildiğini okuyor. bu bakımdan doğada bir kosmos değil kaosmos vardır. uyumsuzluğun uyumudur bu olsa olsa. biz, doğadaki varlıklara isimler vermek suretiyle onları evcilleştirdiğimizi, ehlileştirdiğimizi sanıyoruz. doğa, evrenin bu en aciz, biyolojik bakımdan en korunaksız yaratığı olan insana nanik çekiyor. doğanın saçlarından çekilip diz çöktürülen bir kadın olması gerektiğini söyleyen çirkin filozoflar vardı. ne kadar gözlemlersek gözlemleyelim, ne kadar çok deneye doğayı nesne kılarsak kılalım, doğayı tam manasıyla anlayamıyoruz ve anlayamayacağız. doğaya yakınlaşma, tanrıya yaltaklanma girişimlerimiz neticesiz kalmaya mahkum. cümle mevcudata onlara içkin olmayan, harici, dışsal isimler verdik ve artık öyle bir noktaya varıldı ki o sözcüğün o varlığı, şeyi doğal olarak, kendiliğinden apaçık, ortada bir şekilde temsil ettiği yanılsamasına gark olduk. lakin sözcük ve şey arasında böylesi bir mütekabiliyet, karşılık gelirlik yok dostlarım! varlıklar ve şeyler, onlara yakıştırdığımız, yapıştırdığımız isimler karşısında umursuzdur. kitab-ı mukaddes bile, "önce söz vardı ve söz tanrı'nındı," demez mi!? john berger de, "önce görmek vardı," der. bu başkaca ifadelerle çeşitlendirilebilir. "önce devinim vardı!" :)) tekmil varlıklara ad verdiğimiz zaman dünya anlama kavuşmuş olmaz, dünya bizim için anlama kavuşmuş olur. biz terk-i hayat eylediğimizde bizim için de bu anlamlarla bezeli dünya ve dünyanın anlamları da nihayete erer. ancak geride kalanlar bu anlam oyununu oynamaya kesintisiz şekilde devam eder. esasında dünyaya anlam hamletmemiz, onun kendinde anlam ihtiva etmediğinin itirafı, sağlamasıdır. çakmakçı'nın dediği gibi bizim dünyamız, dünyanın bizatihi kendisi değildir. kurgusal, kurumsal, dille imar edilen ve imha edilen, sözden neşet eden, "sözde" bir dünyadır. sözler, asla hakiki dünyaya işaret etmez. ancak şahsi ve/ya kolektif tecrübelerimiz marifetiyle inşa ettiğimiz kurgusal bir dünya ve dille konuşuyoruz. deneyim kolektif olabilir, ancak o deneyim neticesinde sözcüğe yüklenen anlam şahsidir. ancak yetkin bir diyalog, dilin sınırlarını ve böylece kendi sınırlarımızı da genleştirir, geliştirir. varlıkları ancak onlara ad vererek, onları vasfederek tanıyoruz.

    osman çakmakçı, konuşmanın sözcükler vasıtasıyla değil de duyarlılıklar hüneriyle (mümkün olduğu kadarıyla) mümkün olduğunu söyler.
    yani bir kişi, bir sözcüğü kendi tecrübeleriyle, şahsi konumuyla algılar, duyumsar. ve duyarlılık paylaşılmadığında -ki genellikle böyle olur- iletişimsizlik, konuşmanın imkansızlaştığı o an vuku bulur. mevlana'nın sözü fevkalade şekilde halimize tercümandır: "aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu/duyarlılığı paylaşanlar anlaşır." albert camus, "özgürlük nedir ki! özgürlük önemsizdir, önemli olan dostluktur," derken işte bu duyarlılık, duyuş ortaklığından bahseder. ama bunun da tam tekmil mümkün olmadığının idrakiyle. yine caudwel, "özgürlük insan ilişkilerinde saklıdır," demez mi! özgürlüğüm başkasının özgürlüğüdür ifadesi de yine özgürlüğün işteş bir fiil olduğunu, "ile varoluş" zemininde yaşatılacağını dışa vurur. özgürlük, devcileyin, soyut bir şey, hülya, bizi bekleyen bir şey, proje değildir. burada, yanı başımda ve şimdi tesis edilmesi elzem bir değerdir. duyarlılıklarla konuşulamayan yerde aslında hiç konuşulmamış demektir. bizi ortaklaştıran sözcüklerin ardındaki öz/deş, eş duyarlılıklardır. bu olmadığı durumda bir başınalıkla baş etmesi gerekir kişinin. yalnızlık tercih edilir, bir başınalık ise mahkum edilinen... değil mi ki yalnızlıktan kaçar bu kitle çağında insanlar. yalnızlık öyle zor baş edilebilirdir ki o sürekli bir sesle, bir başkasının mevcudiyetiyle bölünür, dolgulanır.

    çakmakçı özgürlüğü, "dilin sınırları içinde bulunulduğunu bilerek o sınırları hiç olmazsa genişletme çabası," olarak telakki eder. sanatın dili, şiirin dili, mevcut dille, kurlu/sunulu dille yetinmezliğin dilidir. zira halihazırdaki o vasat dil, hergünkülüğün, fasit dairede döngülenen dil, insanın kendini gerçekleştirmesinin baş düşmanıdır. işte, "kim konuşuyor?" suali bu yüzden önemlidir. siyasetin, ideolojilerin keskin, kesin, kıyıcı, kıstırıcı dilleri varlığın filizlenmesine, insanın varoluşunu bir kuvve olmaktan fiile dünüştürmesine mânidir. şiirin dili ise o çok uzak çağrışımları yakın kılar. dilin çok uzak sözcüklerini, uzakları yakın kılar. metafor, bir yerden başka bir yere taşımak demektir. işte şiir, bizleri bir yerden, mevcut yerden bir başka yere, bambaşka bir yere, çok ötelere, uzaklara taşır, kanatlandırır. kanatlarımızı kıran, kesen, katlayan ideolojilere, siyasete karşı kanatlarımızı güçlendirir.