şükela:  tümü | bugün
  • candan can kopmasi,uzun sure et yiyememek aileden birini kaybetmekir.feci bir durumdur
    (bkz: bir kopekle yasamak)
  • çogunun ölüm ile ilk karşılaştığı ana denk gelir...

    ne olursa olsun, ne yaparsanız yapın sizi sonsuz bir cosku ile karşılayıp sevgiye boğan o varlık artık yoktur işte...geceleri üzerinizde uyumuyordur, dışarı çıkmak için binbir numara yapmıyordur. en üzgün anlarınızda yanınıza kıvrılıp oturmuyordur...ve bunun gibi binlerce eksik vardır artık hayatınızda...

    "mama kabı" bir kenarda durur bir süre, dokunamazsınız, oyuncakları, eşyaları her yana dağılmıştır da toplayamazsınız...hele öldüğü zaman yanında da olamadıysanız bütün bunlara kara bi vicdan azabı eklenir üzerinizden atamazsınız...ölümdür işte bu..en acısından...

    zamanla günlük hayatınızın gereksiz ayrıntılarına boğulur yeniden hayatınız... arada bir rüyanıza girer, özlersiniz, bir gün sokakta köpeği ile gezen birilerini görürsünüz, özlersiniz...ölümdür işte bu..en gerçeğinden...

    yerine hiçbir sey koyamaz, yerini dolduramazsınız...
  • uzun yıllar hissedilecek büyük bir boşluktur. sevilen bir insanın, bir yakının ölümü gibi acı verir. tabi bu demek değildir ki, bir köpeğin ölümü bir insanın ölümünden daha önemlidir. haşa elbetteki değildir. acısı aynı derecede yüksek olmakla beraber, insanların ölümlerinde hastalık gibi belirleyici etkenler olmadığı sürece hep bir sürpriz vardır. halbuki kedi, köpek gibi evde beslenen türlerde ölüm sürpriz değildir. çünkü bunların normal yaşam süreleri insana göre neredeyse yedide bir, sekizde bir ölçüde daha azdır ve bunun anlamı da normal şartlarda ve her halükarda sizin ondan daha fazla yaşayacağınız ve kuvvetle muhtemel onun ölümünü tadacağınızdır. işte bu nokta onu eve aldığınız andan itibaren hep aklınızın bir köşesinde yaşar. bilirsiniz ki kedi olsun, köpek olsun o canlı size bir emanettir ve bir gün gidecektir. bu nedenle bunlara sahip olmayı düşünenlerin, bu fikirlerini en az iki kere tartarak hayata geçirmeleri gerekir.

    aşağıdaki mektubu ölümünden kısa bir süre sonra -köpeğim demeye dilim varmıyor- sevgili dostum eris için yazmıştım. biliyorum sözlük forum yada edebiyat ortamı değil. entrye anı serpiştirmek, sözlüğü günlük gibi kullanmak veya edebi gücümü sergilemek vs. bir niyetim yok. amacım sadece bu bize emanet edilen saf canlıların sorumluluğunu almak isteyenlerin bunu iki defa düşünmelerini sağlamak. gün geçtikçe acısı biraz olsun yatışmaya başlayan bu acı deneyimim bu yüzden burada paylaşılıyor. ve yine bu nedenle dileyenler, bu noktadan sonrasını okumasın yada okuyunca bana kızmasın. tamamı gerçektir ve yaşanmıştır.

    …………
    2 haziran 1994 günü seni ilk defa gördüğümde kahverengi, yumoş, minnacık bir şeydin.

    sonrasında, belki de o güne kadar olan yaşamımda ciddiye alınacak ilk sorumluluğum oldun.

    ve hayatıma girdin…

    bana ve çevremdeki pek çok kişiye duraksamadan ve vazgeçmeden inatçı bir öğretmen edasıyla sevmeyi öğrettin. öyle neşeli, öyle haylaz ve öyle yaramazdın ki. sana kızmak mümkün değildi…

    ve seninle birlikte olduğumuz her anı dolu dolu yaşadık.. denizde yüzdük.. karda yuvarlandık.. yağmurda koştuk.. çamurlara bulandık.. çadırda yattık.. müthiş güzel yemekler yedik.. ve evet azda olsa birlikte kafa bile çektik…

    arabayla gittiğim hemen her yolculuğumda yanımda oldun.. belki iyi bir muavin değildin.. hatta yolculuklarda gecenin ilerleyen saatleri olduğunda, kızım hadi şöyle bi hav yapta uykumuz açılsın dediğimde sen gözünü bile açmazdın… tüm rehavetinle uyumaya devam eder, hatta horlardın bile... bazen senle yolda mola verip ilerdeki koyun sürülerine bakardık.. ben bir sigara yakar ve sana, kızım bunları ham yapalım mı derdim.. o zaman hav değil havhavhav derdin... bilirdim sende kuzu dişlemeyi pek severdin..

    günler gerçekten çabuk ve hızlı geçti..

    8 mayısta hastalığın nüksettiğinde sarsılmadım desem yalan olur.. ama bir şey kondurmadım.. kondurmak istemedim...

    hem senle neleri atlatmamıştık ki.. neler nelerden en ufak zarar görmeden kurtulmamış mıydık?

    bu hastalığı daha öncede yaşamıştık.. atlatırdık.. kuvvetliydin biliyordum.. moralin düzgündü.. balık gibiydi etin.. öyle kolayca ele avuca gelmezdi.. hatta öyle ki bazen ben, sana göz koyar.. lemn nası kilolusun kuzu olmuşun.. bi ısırıyım derdim.. hiç hoşlanmazdın.. ama ben yinede bir yolunu bulur seni mutlaka ısırırdım.. yuvarlana yuvarlana oynardık..

    yaşama öyle bağlıydın ki.. hiçbir şey moralini ve duruşunu bozamazdı..

    ama bu hastalık.. lanet olası.. senide beni de bitirdi...

    21 mayısta sana pastırma aldım.. bildiğim en etkili iştah açıcı oydu.. mutlaka yersin diye düşünmüştüm.. ama yemedin.. yiyemedin.. o kadar zayıflamıştın ki 8-10 günde nasıl bu hale geldiğini anlayamıyordum..

    ve ben o akşam ilk defa senin misafir olduğunu içimde hissettim.. gecenin ilerleyen saatlerinde sen uyurken gelip sana baktım… nefesin düzensizdi, rahat değildin, eskisi gibi rüya görmüyordun.. benim ayak sesime her zaman uyanır, ayağa kalkar sevinçle zıplardın.. sana baktım gözlerim doldu ama ağlamaktan korktum.. kimbilir belki de hıçkırığımla seni uyandırmak istemedim.. bilmiyorum..

    29 mayısta istanbul dönüşü seninle biraz şakalaştık.. aslında ayakta durmaya bile mecalin yoktu.. biliyorum.. ama sen yinede kapının kenarında durup öyle uzun uzun bana baktın.. bense çıkarken senin hareket edip de yorulmanı istemedim, aceleyle arkamdan kapıyı kapadım.. o anın, seni son defa ayakta görüşüm olduğunu nerden bilebilirdim..

    ve 1 haziran günü sen vedalaşmadan bizden ayrıldın..

    o gün akşamüzeri ben işyerinde günlük rutin ile uğraşırken senin son nefesini verdiğini bilemezdim.. aklımın ucundan bile geçmezdi..

    annem aradığında şimdi hatırlamam bile mümkün olmayan saçma sapan bir işle uğraşıyordum..

    her şeyi bırakıp hemen koştum..

    ankara, istanbul gibi değil, mesafelerin çabucak alınabildiği bir şehir.. burada herkes ve herşey birbirine öyle yakın ki.. dakikalarla ölçülecek kadar..

    ve sen..

    bu defa beni kapıda karşılayamadın… ne ayak sesimde.. ne merdiven çıkmış sık nefesimde.. orada değildin.. halbuki sen daha ben gelmeden arabanın sesinden bile tanır, cama yada balkona çıkar.. o meşhur selamını verirdin..

    ama bu kez değil..

    kapıdan girerken o nerede diye sordum anneme.. ve gözüyaşlı annem ağzını bile açamadan seni gördüm..

    öylece yatıyordun salonun girişinde.. her zamanki gibi sereserpe.. aslında uyur gibiydin de.. ama uyumuyordun.. biliyordum..

    yanına geldim ve sana baktım nefesimi tutarak..

    ağzından kan gelmişti.. sanırım bir bardak dolusu kadar vardı..

    annemin özenle cilalı tutuğu ve senin patilerinden korumaya çalıştığı parkeye doğru genişleyerek yayılmıştı...

    çok zor bir andı..

    dizlerimin üzerine çöktüm ve elimi göğsüne koydum.. tenin hala sıcaktı..

    ölmüş olamazdın.. şöyle bir iki defa sarstım seni hadi kızım diye.. başını, gıdını okşadım.. kulaklarını, yanağını, boynunu öptüm.. öyle güzeldin ve öyle sıcacıktın ki..

    annem ve ben çaresiz gözyaşlarımızla seni ıslattık.. gitmiştin ve bizim yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu..

    bizi çok ağlattın..

    evet emanettin ve biz bunu ilk günden sessizce kabul etmiştik.. ama böyle olabileceğini de bilmiyorduk.. bilseydik inan seninle hiç tanışmazdık...

    elveda kuzucum.. biz seni çok sevdik.. her neredeysen bize hakkını helal et...
    …………
  • 14 tanenin arasında 2 de tazım vardı. karde$ler.. biri di$i biri erkek.. kömürlük güzelleri.. çok bağırırlardı, çok hareketliydiler o nedenle dı$arı çıkarılmıyorlardı. lâkin kömürlüğün o kesif kokusuna rağmen dı$arıdakilerden daha çok yanlarında kalırdım. kapıda gözüktüğüm anda eteğimi ısırmaya ba$ladıkları için yanlarına kadar eğilip:
    " - ısırma lan eteğimi! it! " diye çemkirirdim.
    hatun n'apardı? gelir burnuna salladığım parmağı yalardı. e$$oğlu!
    " -annem kızıyo her tarafımda kıllarınız tüyleriniz. sie.." der ittirirdim.. imamın e$eği osuruyormu$çasına gelir seri $ekilde sürtünmeye devam ederlerdi. hayvanatlar. sonra gelsin boyum kadar torbadan çıkardığım tavuklar.. kömür, tavuk, yağ, köpek, sidik, .. bütün kokular birbirine girmi$, ağzımsa ensemde..
    ...
    önce hatun gitti.. öylece, bıraktı karde$ini gitti. oğlum da yemek yemeyi bıraktı. ne kadar zorlasam nafile. bir haftasonu çağırdı arkada$ım; suya yatmı$ çekemiyoruz dedi. gittim, tüylerin kokusuna bakılırsa uzun süredir oradaydı. yalvardım, itekledim, kemik salladım, bağırdım.. kalkmadı. çok hırladı, son denememde hafif bir ısırık da attı. yattı yine birikintiye, gözlerini dikti havaya.. gitti. o da..
    karde$inin ardından. kaldım.. elim böğrümde.
  • bilmeyene boş gelecek bir acıdır, ama öğreticidir, burada tanımlamaya çalışmak lazım.

    o evimize geldiğinde daha ilkokula gidiyordum, şimdi ise üniversite bitti eşek kadar olduk. ilk zamanlar oyuncaktı benim için koşuyor gülüyorduk

    sonra büyüdüm lise çağımda arkadaş oldu her an ilgilenebileceğim benim içinde bulundğum dünyada beni kırmayacak birşeydi ki o yaşlarda bu çok ender hissedilir. kuzumdu o benim. almadan veriyor dünyasını kaybetmiş bana saf sevgiyle mutluluk saçıyordu.

    sonra üniversiteye başladım başka bir şehirde, o kadar görüşemez olduk, yaşlanıyordu. artık oyuncağım yada arkadaşım değildi, içimde yeni keşfettiğim babalık dürtülerinden kaynaklansa gerek "kızım"dı. evet, kızım diyordum artık ona, o kadar acizdi o kadar sevgi doluyduki. o az olan zekasıyla sadece seviyordu. hiçbir insan evladı yapamaz bunu... insanlar sizin sevginizle sizi kırarken o sadece seviyordu. eksiden hoplayan zıplayan hayvan artık zamanının çoğunu kucağımda kafasına göğsüme yaslayarak geçiriyordu. o kucağımdayken kendimi tamam hissediyor çocuklarımın onun ipek kürkünü okşayacağı zamanı hayal ediyordum...

    sonra hastalandı, ameliyat oldu kurtuldu sandık ama kanser yayılıyordu, yemiyordu içmiyordu kucağıma gelmiyor yüzüme bile bakmıyordu kızım.

    sonra bir sabah son kez kucağımdaydı melek gibi uyuyordu, "yeniden görüşeceğiz kızım" diye fısıldayabildim. bir an ölüm o kadar kötü gözükmedi bana, nede olsa kızımda olacaktı öbür tarafta. son anında bile bana mutluluk veriyordu, insanlığın en büyük korkusunu "ölüm korkusunu" yenmemi bile sağlıyordu. kızım buydu işte.

    katıksız sevgiyi bana öğretti, onun sayesinde sevdiğimi ölürken mutluluk verecek kadar sevebiliyorum.
  • (bkz: #10885193)
  • acıyı, somut haliyle içimi yakarken bulduğum an. hayatımda belki de en fazla ikinci defa bu kadar ağladım. günlerce yemek yiyemedim, yataktan çıkamadım. kimseyi görmek istemedim. her gece kokusunu özlüyorum artık. her gece rüyamda bana doğru koşarken görüyorum. biliyorum, rahat bırakmadığı, saatlerce yorulmadan kovaladığı kediler bile çok özlüyor onu. bahçe çok sessiz. o eksiklik hali yapıştı kaldı kulübesinin olduğu yere. yarın da aynı özlem burakacak içimi, ondan sonraki gün de, ondan sonraki yıl da.
    yerini hiç bir sevgi dolduramayacak knopa'mın...
  • bu akşam saat sekiz civarında yaşadığım hadise. 15 yaşındaydı kendisi, bir çok hastalık görüp geçirmişti ama dayanmıştı. artık dayanamayacağını kendi de fark etti, tam biz onu uyutmak için veteriner görüşmeleri yaparken, salona geldi ve kendini yer çekimine bıraktı. hoşçakal cici.
  • acıyı kelimelere sığdırmak zordur, ama “başkalarının acısına bakmak*” daha da zordur. yahut kaybı tanımlamak, sınıflandırmak, “en çok acı veren kayıplar” başlığına ait olmayanların verebileceği acıyı küçümsemek olağandır. o yüzden bütün önyargılardan bağımsız anlatacağım onun ölümünü…
    evet, o gitti. ancak sondan değil, en baştan başlamak gerek, ve bu hikayenin üçüncü kişisi olarak elimden gelen sadece onunla kişisel tarihimi aktarabilmek… bostancı deniz otobüsü iskelesinde, soğuktan donmuş ellerimi cebime sokmuş, tedirgin bakışlarla etrafı süzdüğüm bir kış gününden başlayabilirim mesela… o zamanlar ileride ne kadar çok sevebileceğimi kestiremediğim kişi kafasına geçirdiği yeşil beresiyle bana doğru ilerlerken, biraz korkuyla karşıladım gittikçe yaklaşan, yerinde durmayan, gördüğüm en sevimli surata sahip köpeği. ne de olsa köpekleri sevmezdim, hatta beni bizim sokağın başından eve kadar kovalayan sevimsiz köpek çetesiyle talihsiz maceralarımdan sonra köpeklerden korkardım. tasması elime tutuşturulduğunda da korkumu yenememiştim, üstelik onu zaptetmek zordu, gözü heyecanla oradan oraya koşturup, her karşılaştığını koklamaktan başka şey görmüyordu.
    bu tanışmanın ardından geçen yedi yılda ben köpeklerden korkmanın, hele ondan korkmanın anlamsızlığını gördüm ve paylaştıklarımız sınırlı kalsa da, mutfağın kapısına yatıp sinsice içeriye doğru ilerlemenin ardından yemeğimden bir parça dilenmek için yüzüme diktiği kapkara gözlerine, oburluğundan mütevellit yediği akıl sınırlarımı zorlayan ıvır zıvıra, kıskançlığının intikamını alırcasına bana bir türlü uzatmadığı patisine, anahtar sesini duyduğu an ağzına aldığı oyuncağıyla etrafımızda dört dönüp tatlı tatlı inlemesine, adada grubumuzun erkekleri futbol oynarken fütursuzca topa atlamalarına, bir gece yatağımın ayak ucuna kıvrılıp yanımda horul horul uyumasına tanıklık edebilecek kadar onunla zaman geçirdim.
    ve sonra, o dün öldü. onun hasta halini hiç görmedim. acı çektiğini, zayıfladığını, halsizleştiğini görmedim. ben onu hep son karşılaşmamızdaki gibi hatırlayacağım: karlarda koşuşturan, sahibinin gözü başka yerdeyken kar yiyebilmek için fırsat kollayan… hep çok az hayvanın sevilebileceği kadar çok sevilen... herkesi varlığıyla mutlu eden...
    köpeğin ölmesi, insanın ölüm acısını kaybettiğinin niteliğiyle değil, ona duyduğu sevgiyle, hayatında onu konumlandırmasıyla, ona verdiği emekle ilişkilendirebileceğinin bir kanıtıymış; hep derler ya “yaşamayan anlamaz”, işte o familyadan bir durummuş bu da.