şükela:  tümü | bugün
  • bir dönem atvde yayınlanmış, nedense kimsenin hatırlamadığı ya da hatırlamak istemediği, çocuklar için gereğinden fazla korkutucu olduğu için yayından kaldırılan çizgi film serisi..
  • "...uykudan uyandığı halde gözlerini açamıyordu. yalnız başına vakit geçirmek için geldiği bu ıssız dağ kulübesinde gecenin ikisinde sadece ayışığının duvara bıraktığı yansımadan güç alan bir yaratığın iğrenç bir gülümsemeyle dibinde durduğunu ve gözlerini açmasını beklediğini biliyordu. gözünü açtığında bir pençe darbesiyle ölmek mi daha korkutucuydu yoksa gözünü açamadan beklediği o anlarda karşısındaki yaratıktan gelen hırıltılı nefesi dinlemek mi?..."
  • bir grup arkadaş balkonda toplanmış muhabbet ederken, elli metre ötedeki kız yurdunun en üst katında balkona çıkmış olan kız, saat bir sularında yere oturup sallanmaya başlar. dürbün veya iyi bir zoom özelliğine sahip kamera olmadığından kızın niye sallandığı anlaşılmaz. kız bir sağa sola, bir ileri geri sallanmaya devam eder. aradan bir saat geçmesine rağmen kız sallanmayı hiç bırakmaz. arkadaşlar arasında geyikler, korkutmak için teoriler üretilir. o aralar herkes güzelce eğlenirken saat üç olur ve kız hala sallanıyordur. "yoga desek değil, müzik dinliyor desek değil, spor desek değil, dini bir şey yapıyor desek alakası yok.." diye merakları iyice artar arkadaşların. saat dört olduğunda balkon kapısı açılır ve başka birisi sallanan kıza on saniye kadar baktıktan sonra içeri girer. ve içerinin ışığı kapanır. kız bütün katlarının ışığı sönük olan yurdun en tepesinde balkon ışığında sallanmaya devam etmektedir. tam üç saattir, hiç ritmini bozmadan sallanıyordur. arkadaşlardan biri, diğerlerini güldürmek için oldukça geniş olan balkonun ucuna tek başına gidip gülerek "ne ayaksın sen ya" diye söylenir kıza doğru. tam o sırada balkonun ışığı söner. arkadaşlarının korkutmak için yaptığını düşündüğü için korkmadan geri döndüğü an ışık geri gelir fakat arkadaşlarından bir tanesi bile yerinden kıpırdamamış şekilde oturuyordur. işte o an iş ciddiye binmeye başlar. sallanan kız ritmini bozmadan devam ederken, arkadaşlardan bir kız ağlamaya başlar. bundan eğlence çıkaran birkaç kişi ise, daha da korku yaratmak için sigortaları indirmeye giderler. fakat daha sigortalara elleri değmeden elektrikler kesilir. tüm yerleşkede elektrikler gider, ortalık karanlığa bürünür. işte o an tüm eğlencenin bittiği andır. tüm arkadaşlar karınlarında hissettikleri karıncalanmayla balkonda birbirlerine kenetlenirler sessiz bir şekilde. ağlayan kız daha da fazla ağlamaya başlar. diğerleri kendi aralarında "arkadaşlar bu bir şakaysa uzatmayın artık" der fakat şakayı yapanlar da elektriğin kesilmesiyle buz kesilmişlerdir. yaklaşık beş dakika sonra elektrikler gelir ve tüm gözler yurdun balkonuna döner tekrar. kız hiç istifini bozmadan sallanmaya devam ediyordur. havanın aydınlanmasına neredeyse bir saat vardır. hiçbiri ne olacağını beklemeden o korkuyla gruplar halinde içeriye odalarına gider ve herkes uyur.

    ertesi gün kalktıklarında balkonu boş görürler. gün ışığının uzak tuttuğu korku, onları tekrar aralarında geyikler döndürmeye iter. günlük uğraşlar sonucunda tekrar akşam olur ve balkonda toplanırlar. önceki geceyle ilgili içte yaşanan kişisel anılar anlatılır, gülüşülür. korkmaya doyamayan arkadaşlar ise sallanan kızla ilgili senaryolar yazmaya başlar. içlerinden biri "ya kız ayağa kalkıp birden bizi işaret ederek 'sizi görüyorum' diye bağırırsa gözlerindeki farklılığı görebileceğimiz şekilde" der. kızlar korkmaya başlarken, erkekler hala gülüyordur. daha sonra birisi "ya kız birden üç hamlede bize doğru yönelip yanımızda biterse" der ve kızlar hafif çığlıklar atar. ve işte o ana kadar boş olan balkona sallanan kız tekrar çıkar. ve hiç vakit kaybetmeden oturup tekrar sallanmaya başlar. korku dakikaları geri gelmiştir. aslında korkulacak bir durum olmasa da herkes ister istemez önceki gece yaşadıklarıyla tekrar gerilir. ve içlerinden biri kızı göstererek "ya şimdi kız ayağa kalkıp balkondan aşağı atlarsa" der. arkasından bir korku filmi klişesi, herkesi tekrar korku moduna sokmaya yeter: "ya kız atladıktan sonra buradan hızla çıkıp yurda gidersek ve kızın bedenini yerde görmezsek? hemen ardından yurda girip görevliye en üst katı sorduğumuzda 'orada beş sene önce bir kız intahar etti ve o günden sonra o daireyi kimseye vermiyoruz şu an boş' cevabını alırsak".. herkesin tüyleri kalkar ve o gecenin de önceki geceye benzememesi için daha fazla uzatılmaması istenir. herkes odalarına dağılır ve o gece de biter. fakat o gece, sallanan kızı gördükleri son gecedir. bir daha hiçbir gece kızı balkonda görmezler.

    haftalar sonra bir sabah, gözler daha iyi seçebiliyorken kızı tekrar balkonda görür birisi. yanında başka bir kız daha oturuyordur. ve kız yine sallanmaya devam eder. gündüz korkutmayan kızı yakından görebilmek için, yakın zamanda aldığı kamera ile zoom yapar kızın balkonuna. ve haftalardır merak edilen, günlük esprilerine, korkularına sebep olan bu kız, kamera ekranında yüz hatları belli olacak kadar yakındır. kız, yanındaki arkadaşıyla bir şeyler konuşuyor, kahkahalar atıyordur. ama aynı şekilde sallanmaya devam ediyordur. bir sağa sola, bir ileri geri. o an içlerinde bir sızı olur hepsinin. kızın bir rahatsızlığı olabileceğini düşünerek, herkes yaptığı esprilerden rahatsızlık duyar. artık kızı yakından görmüşlerdir, ama hiçbir zaman sallanmasının sebebini, gizemini öğrenemezler. yaşadıkları iki gecelik korku ile kalırlar. * * * * *
  • annemin rahmetli dayısının başına gelmiş bir olay vardı. hep anlatırdı ve her anlattığında da tüyleri diken diken olurdu. ben de onun hikayesini bu başlık altında paylaşayım diyorum ve paylaşıyorum :

    efenim urla'da yaşayanlar kamanlı camii'sini bilir. minaresi yıkık, tepesinde selvi bitmiş bir camii idi, restore edildi düzeltildi şimdi. bizim büyük dayıların tarlası da o caminin karşısındaydı hemen. her yaz anneannemler bize geldiğinde oraya giderdik, tarladan domates salatalık toplar, yerdik filan. neyse... dayı tabii gençliğinde de bu tarlayı işlemekteymiş. hanımıyla beraber tarlanın içindeki bağ kulesinde oturmaktaymışlar. her sabah gün alacakaranlıkta koyunları otlatmaya götürürmüş. yine böyle bir sabahmış. kamanlı camisinin oraya koyunları götürmüş ama caminin içinden tef, dümbelek sesleri geldiğini farketmiş. sabahın köründe ne olduğuna bi anlam verememiş. merak etmiş, tarihi caminin yıkık köşesinden içeri bakmış. içeride cüceler... kimi ud çalıyor, kimi darbuka... dayı hala anlamamış, panayırla falan geldiler sanmış ama neden tarihi caminin içindeler bi anlam verememiş. belki 20 tane cüce varmış orda. ilişmemiş, koyunlarını otlatmaya devam etmiş ama içi de huzursuz olmuş. bir anda adını çağıran bi kadın sesi duymuş. bir bakmış ki caminin tepesindeki pencere içinde oturan bir gelin. " gel düğünüme katıl " demiş dayıya. dayının jeton o zaman düşmüş. hayvanı haşadı bırakıp, bi topuk eve koşmuş, kapıyı kapatmış. gün ağarınca komşulardan biri sürüyü başıboş bulmuş caminin orda, tuhaf bi durum olduğunu sezip sürüyü toplayıp dayıya getirmiş. daha sonra aynı gelini birkaç kez o bağ kulesinin bahçesindeki kuyunun başında da görmüş. tek bişey söylemiş hep... " düğünüme gel ahmet... "

    ne zaman o kuyunun ordan bi adım öteye geçmeye kalksak " gitmeyin oraya " der dururdu. caminin oraya hiç yollamazdı. " tekinsiz orası " derdi. ayrıca nedense o gelinin kuyuyu geçemediğini de söylerdi. ölene kadar anlattı durdu bu hikayeyi... hala bizim ailedeki en efsaneleşmiş cin/peri hikayesinden biridir.

    mevzu bahis camii de budur : http://wowturkey.com/…iewtopic.php?t=12144&start=45
  • karga adam gözlerini sonsuzluğa dikmişti. fırtına uzun saçlarını dağıtmakta, kuzey ayazı tenini dağlamaktaydı. etik kabul görülemeyeceği açık olmasına rağmen methodunun işe yaradığını görmek ona müthiş bir tatmin duygusu getirmekteydi. ancak işin içinden çıkmayı zorlaştırdığını bilmek aklını bulandırıyordu.

    elini çantasının içine sokup metalin soğukluğunu hissetti. orada duruyordu henüz ona ihanet etmemişti. ölü gözleri karanlığı delerken karga adamın zihnine kar yağıyordu. ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu.

    taştan yapılmış eve doğru emin adımlarla ilerledi. sıkışmış ahşap kapıyı tek hamlede açtı. ana kapıya doğru adımlarını hızlandırdı. yumruğunu sıkıp, nefesini tuttu. ciğerlerindeki soğuk havayı yavaşça dışarıya verip kapıyı iki kez vurdu.

    güzel kadının ağzından “hoşgeldin”’ onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. zalim dudakları korkunç bir gülümsemeyle kıvrıldı. holü geçerken sinsice uzanıp yağdanlığı çantasına attı. mahzene doğru yürüdü, köşedeki lambayı alıp tüm gücüyle kapağı açtı ve karanlığa doğru ilerledi. odun ateşinin bulunduğu odaya girdi.

    gözleri parıldıyordu... artık sadece malzemeleri doğru şekilde birleştirmek kalmıştı. çantasından, yanmış kenarlarıyla parşömen parçaları taşan, yüzlerce yıllık olduğu her halinden belli olan deri ciltli kitabını çıkarttı. alev ışığı parşömeni aydınlatırken, heyecandan elleri titriyordu. sayfaları karıştırdı. bileşenleri bir bir çantasından çıkartmaya başladı. önce tava ve yağdanlığı çıkardı. tam o anda şok ve korkuyla gözleri faltaşı gibi açıldı; yumurtaları unutmuştu.

    "the subtle arts of omlet and persuasion" sf 98
  • geçmişten günümüze insanları korkutmak ya da anlatıcının ruhundaki karanlığı deşelemek amacıyla anlatılagelen, gotik edebiyatın zuhur etmesinden beridir yazılı camiada da boy gösteren hikaye türüdür.

    sözlü anlatım ürünleri, sözlü kültürün daha yaygın ve zengin olduğu dönemlerde bir hayli tasviri bol ve uzun uzadıya anlatılıp (ki bunlardan etkilenmeyen yazar ne doğuda ne batıda yok gibidir) tadını damağınızda bırakırken günümüzde anlatılanlar "şurada şunu gördük"ten öteye geçmemektedir ve hikayeden çok hikayenin teması insanlarda korku uyandırmaya çabalamaktadır.

    öğrenci yurdu köşelerinde bu tip anlatılar: "merve'ler geçen ruh çağırmış üç kafalı kedi görmüşler"den öteye geçemezken, rahmetli yahut allah uzun ömür versin dedelerden nenelerden dinlediğimi o insan kaçıran dev kartalları, efendim dedenin mimikleri ve ses tonuyla "burnu uzun, kulağı uzun, ağzı uzun, kendi uzun" diye tarif edip ismini vermeyerek sadece o haliyle bile bizleri tırstırabilmekteydi. nitekim tırstırmıştırda ki bugün gotik edebiyat döneminden modern döneme bir sürü örneğini görebilmekteyizdir.

    bir kaç örnek verelim de adet yerini bulsun:

    böyle eskili, osmanlı kafasında bir hikayeden:

    "aldıkları bedduanın, ahın, lanetin, ahın haddi hesabı yokmuş ki, balkan yörelerinden geldiği için bir hayli batıl inançlı olan öküzebinmez, büyücüleri sihirbazları ve falcıları koruyup kollar, sanat ve ilim sahibi hüddamlara dokunmaz onların gadrına ve gazabına uğramamak için onlara ilişmezdi. yaşlılığının da şafakta sökün etmesi ile birlikte eskisi kadar cinayet ve tecavüz etmese de soygunlarından geri durmaz, nereye gitse talan ederdi. ne paşanın ne eli kılıçlı beli tüfekli yiğitlerin hakkından gelemediği bu uğursuz eşkıya, böylece mal ve para alması karşılığında ırza cana dokunmamış “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetini haklı çıkarırcasına ahaliyle arasında görülmez bir antlaşma akdetmişti. hiçbir kimse yoktu ki bu şakinin eceliyle ölmeyeceğine inansın. ne kurşun işler ne kılınç çalar, kendi gibi çeteyi dağıtır sancakbeylerinin paşaların müfrezelerini kolcularını sindirir yaman ve acar bir hayduttu. soyu balkan vilayetlerine dayandığından, buradan gelen göçmenler arasında anasının veya babasının hortlaklar, cadılar, upirler soyundan geldiğine inanılır, bu nedenle kurşun ve kılıç işlemez derlerdi onun için. tüm kötülüğü bundan bildiler." (alındığı yer: http://songulyabanininyeri.blogspot.com/…gelin.html)

    bu da yine adet yerini bulsun modern kafada bir anlatıdan: "çıkmaya başlayalı bir ay olduğu halde onun evine ilk kez geliyordum. o lanetli konak ilk kez gözüme bu kadar büyük ve kasvetli görünüyor, uğursuz ve ürpertici detaylar gözüme batıyordu. geniş, karanlık, kara kuru ağaçların gariban mezarlarından fışkıran kemik parçalarını andıran ağaçlar ve duvarsız bahçe. zemin otlarla kaplı, kurumuş ağaçların birinde gözleri parlayan bir baykuş bana bakıyor. ortada üç katlı, geniş, duvarlarının sarmaşıklarla kaplandığı, ışıksız penceleri olan kule benzeri bir konak. konağın önüne gittiğimde demir kapıların önüne geldiğim zaman o ağır demir kapıların kulak tırmalayıcı, duyanı korkudan titretecek bir sesle açıldığını gördüm. içim korkunun ateşiyle yanıyordu. korkuyordum. eşit ağırlıkta barajı bile geçemeyen bir genç olarak üzerime dünyanın sorumluluğunun yüklendiğini hissediyordum. "o" geldiğimi anlamıştı." (alındığı yer: http://songulyabanininyeri.blogspot.com/…-kz-2.html)
  • genç kız ve delikanlı, tıp fakültesinden arkadaştılar. daha görür görmez birbirlerine kanları ısınmıştır. 6 sene birlikte dirsek çürüttükten sonra, hayatlarını birleştirmeye karar verirler.
    önce söz, sonra nişan derken, zamanla ilişkileri evliliğe doğru gider.
    oturacakları evi tutarlar. ancak damat adayı, "yatak odasını ben hazırlamak istiyorum, sana bir süpriz yapacağım" der. genç kadın da, sevgilisini kırmaz, kabul eder.
    damat adayı, bu süprizi o kadar önemser ki, oturacakları evin yatak odasını hep kilitli tutar. bir gün, hem de düğüne bir kaç gün kala, kız ailesine ve yakın akrabalarına evi gösterir. tesadüfen, yatak odasının kapısı da açıktır.
    içeri girdiklerinde gördüklerine inanamazlar.
    çünkü oda simsiyahtır ve ortada bir tabut vardır.
  • bir gun arkadaslarımla salonda oturuyorduk. televızyon ızlerken arkadasım böö dedi biz de korktuk. otururken urkuyorduk. her an bırmız bırımızı korkutabılırdı. sonra perde sallandı ruzgar geldı bır arkadasımın etegı acıldı bunu goren erkek arkadasım kızın bacagına elledi. ikisi kavga ettiler ve gittiler. gelelim perdenin sallanmasına sallandı çünkü ; cam açıktı :d:d:d kamiller inandınız mı?