şükela:  tümü | bugün
  • hem kitabı okuyan, hem de hannah arendt'ın kitabı yazma öyküsünü anlatan filmi izleyen biri olarak, bu kitabın temelde nasıl bir gerçeği gösterdiğini özetlemeye çalışayım.

    görsel

    paylaştığım görselde bir arazi üzerinde beklemekte olan yahudileri görüyorsunuz. uzunca bir süredir duş yapmayı bekliyorlar. sıraları geldikçe duş alacaklar veya duş alacaklarını sanıyorlar... duş diye alındıkları yerlerin ''gaz odaları'' olduğu neredeyse hiçbiri tarafından bilinmiyor.

    şimdi, bu kişilerin gaz odalarına götürüldüklerini hayal edin. kapılar kapanıyor. ve o gaz odalarının beton çatısında da gaz maskesi takan bir asker bulunuyor. içinde ölümcül gazın olduğu bir kapsülü de gaz tankının içine yüklüyor. komutanına dönerek hazır olduğunu belirten bir işaret yapıyor. komutan da sana dönerek başını sallıyor. evet, o asker sensin. kafanı aşağıya doğru çevirdiğinde üzerinde nazi üniforması bulunan bir asker olduğunu görüyorsun. önünde büyük bir vana var, çevirdiğinde gazı serbest bırakacaksın ve o odadaki kadınlar, çocuklar ve yaşlılar ölecek. çığlık atacaklar, duvarları elleri kanarcasına tırmalayacaklar ve içeride can verirken dakikalarca acı çekecekler.

    çevirebildiniz mi o vanayı?

    eğer gerçekten benim gibi bir ''klavye delikanlısıysanız'' kesin olarak hayır çeviremediğinizi söyleyebilirim. ama gelin görün ki orada değilsiniz, bu sadece bir hayal.

    olayın mantığını kavramak adına oradaki askerin zihnindeki üç çıkmazı yazalım o halde:

    - ''eğer bu vanayı çevirmezsem beni öldürecekler. ben çevirmezsem başkası çevirecek ve ben yine de öldürüleceğim.''

    - ''aslında onları öldürmüyorum. onları öldürmeye başka biri karar verdi. onlar zaten şu anda ölü.''

    - ''ben sadece bana verilen emri uyguluyorum.''

    adolf hitler kendinden sonraki dünya düzeninde otoriter, faşist ve diktayla yönetilen bütün rejimlere, devasa büyüklükteki bir gümüş tepside ''korkunç eylemlerde bulunma'' kapasitesi üzerine bir kurs verdi.

    hayatta kalma içgüdüleriyle beslenen, senin-benim gibi insanlar, sorumluluğu başka birine atarak korkunç şeyler yaptılar.

    hitler sayesinde, kahredici sonuçlarla, umulandan çok daha fazla insanın ''ahlaki yetilerini'' yüksek baskı altında ne kadar çabuk görmezden gelmeye istekli olduğunu öğrendik.

    insanlığa dair en vurucu tespitleri yapan, çağımızda yaşamış büyük bir filozof olan hannah arendt, ''kötülüğün sıradanlığı'' kitabında bu acı gerçeği suratımıza tokat gibi çarpmıştır. devri daim olsun...
  • hannah arendt 'in eichmann in jerusalem: a report on the banality of evil kitabında kullandığı bir ifadedir. arendt, varolmak için metafizik bir kaynağa ihtiyaç duymayan kötülüğün sıradan niteliğini, "normal" insanlardan oluşan kitlelerin iyiyle kötü arasında bir ayrım yapamamasına ve yargı yoksunluğuna bağlar.
  • hannah arendt'in kitabında bahsettiği kişinin kötülüğü uygulayarak onu sıradanlaştırması ve belki de bir nevi içselleştirmesi olgusuna tekabül eder. arendt'e göre eichmann pek de yaptığı kötülüklerin farkında değildir, zira kendisi pek de parlak zekaya sahip bir adam değildir. sadece yapacak başka bir iş bulamadığı için orduya katılmıştır ve bunun sonucunda da bu katliamlar gerçekleşmiştir. asıl sorgulanması gereken eichmann'ın bunları yaparken yaptığını idrak edebilme yeteneği olup olmadığıdır. çünkü kendisi mahkemede, tanık olduklarından sonra bilincini kaybettiğini iddia etmiştir. arendt aynı zamanda eichmann'ı kurallara ve yasalara körü körüne bağlı, emre itaat etmeyi zorunluluk olarak kabul eden biri olarak nitelendirmiştir. ona göre, eichmann sadece ideolojiyle şekillendirilmiş sıradan bir adamdır. bu sebeptendir ki hitler'i itaat edilmesi gereken bir figür olarak görmüştür ve tek amacı ideal bir vatandaş olmak ve orduda terfi almak olduğu için yaptıklarından dolayı, bir katil olarak nitelendirilemez. hitler'e hizmet etmekle takdir kazanacağını beklerken, kendisini mahkemede bulan eichmann için şeytani bir zeka nitelendirmesi yapmak zordur. bu noktada da eichmann'ın itaati yüzünden kaybettiği akıl yürütme ve sorgulama yetenekleri, kötülüğün sıradanlığı kavramını oluşturmuştur.
  • (bkz: hannah arendt)’in 1963 yılında yayımladığı, tüm dünya çapındaki asıl ününü kazanmasına yardımcı olan ve çok tartışma yaratan eseridir (eichmann in jerusalem: a report on the banality of evil)”. bu kitabında yazarın; alman nazi partisinin iktidarı döneminde, birçok insanın ölümünden sorumlu tutulan nazi subayı “otto adolf eichmann’ın (1906-1962)”, kimlik değiştirerek kaçtığı arjantin’de, 1960 yılında israil ajanları tarafından yakalanıp kudüs’e getirilikten sonraki israil devleti mahkemesindeki yargılanış sürecini ve olay hakkındaki bütüncül fikirlerini konu alır. abd’de yayımlanan “new yorker” gazetesinin gözlemcisi olarak katıldığı mahkeme salonundaki notlarını, mahkemede yaşananları, alman nazi partisinin yükselişinin arka planında yatan asıl nedenin ne olduğu gibi konular hakkındaki, felsefi düzlemde tartıştığı fikirlerini bu kitabında yayınlamış, tabiri caizse ardından kıyametler kopmuştur.

    “eichmann, pontius pilatus gibi hissetmesine fırsat veren pek çok durumla karşılaşmış, ama zaman geçtikçe bir şeyler hissetme gereksinimini kaybetmişti. işler artık böyle yürüyordu, bu toprakların yeni kanunu böyleydi, her şey führer’in emirlerine dayanıyordu; düşünüyordu da, ne yaptıysa, yasalara bağlı bir vatandaş olarak yapmıştı. polise ve mahkemeye tekrar tekrar anlattığı gibi, görevini yapmıştı; sadece emirlere değil yasalara da uymuştu.” (kötülüğün sıradanlığı, adolf eichmann kudüs’te, s. 142).

    kendisi de yahudi kökenli olan, israil devletinin ve dünya üzerinde dağınık halde yaşayan yahudi halkının âkil düşünürlerinden biri olarak kabul edilen bir kişi; neredeyse otto adolf eichmann’ı suçsuz buluyordu.

    “ (…) bu nosyonlara meydan okumak için ileri atılacak en son kişi hiç şüphe yok ki eichmann’dı. çünkü yasalara bağlı bir vatandaşın görevi olarak gördüğü şeyleri yapmış, ayrıca emirlere göre hareket etmişti -"yasalar çerçevesinde kalmaya" her zaman çok dikkat ederdi.” (kötülüğün sıradanlığı, adolf eichmann kudüs’te, s. 142).

    oysa, onun asıl ifade etmek istediği şey; burada yapılan suçun ve kötülüğün bir kişiye indirgenemeyeceğini; insanların toplama kamplarına alınarak öldürülmelerinin sistematik ve bürokratik bir düzen ile belirli bir sistem dahilinde, sürece yayılarak adım adım yapıldığı idi. arendt’in kendi ifadesiyle; “eichmann sadece, gündelik dilde söyleyecek olursak, ne yaptığını hiç fark etmemişti”. bu yolla bürokratik sistemde çalışan herkesin aslında tıpkı birer memur gibi sadece işlerini yaptıklarını, öldürme ve kötülük eylemlerinden kaynaklanan suçun, parçalar haline getirilerek bölümlendiği için, hiç kimsenin bu suçu üstlenmeyeceğini ve dolayısıyla da bu durumun bir sistem sorunu olduğu fikrini ortaya koymaya çalışıyordu. totalitarist yönetimin yükselerek insanlığın önünde nasıl bir engel haline gelebileceğini ve bunun arkasındaki nedenleri sorgulamaya çalışıyordu. arendt, bu olguyu insan egosunun devlet kimliğinde sistemleşerek nasıl emperyalizme dönüşebildiğini, işçi sınıfının çökmesiyle ırkçılığın yükselişi arasındaki bağlantıya bağlıyor ve buradan nasıl bir ders çıkartılması gerektiğini sorguluyordu. totalitarizmin oluşturduğu yapay gerçeklik dünyasının etkisiyle, insani özgürlük alanlarının daraltılması ve akabinde yok edilmesi suretiyle insan doğasının nasıl değiştirilebileceğini göstermiş oluyordu. böyle bir düzende herkes büyük sistem için çalışan birer çark, dişli ve memura dönüştürülerek, bir bakıma özgürlüklerini de ellerinden alıyordu. 1951 yılında yazmış olduğu “(bkz: totalitarizmin kaynakları)” isimli kitabında arendt; özgürlüğü karşılığında anlık kitlesel güven ve güç duygularını kazanan insanoğluna aslında kaybettiklerinin, elde ettiklerinden çok daha fazla olduğunu göstermeye çalışıyordu. tekinsiz dünya şartları içerisinde, kendisini güvene almaya çalışan insanoğlunun en radikal kötülükleri bile yapabileceğini, tarihin her döneminde bu tür eğilimlere yönelebileceğini felsefi düzlemde tartışıyor ve insanlığa yönelebilecek böyle bir yönelimin bir daha olmaması için yapılması gerekenleri ardı arkasına sıralıyordu. arendt’e göre totalitarizm, aydınlanma hareketleriyle kazanılan bireysel özgürlük fikrinin aşınması ve kitlelerin gerçeklikle ilişkisinin kesilerek, düşünme yetilerini kullanmayı engelleyecek ortamın oluşturulmasından geçiyordu. mevcut yönetim, totaliterleşerek gücünü arttırmak için mensubu bulunan toplumuna sürekli sanal düşmanlar, savaşlar ve zorluklar göstererek bunu elde etmek isteyebilirdi. “(bkz: insanlık durumu)” isimli kitabında da belirttiği gibi, insanlığın ileride karşılaşabileceği totaliter rejimlerin kölesi haline gelebilme olgusunun önüne geçebilmenin tek yolunun, insanoğlunun bu insani ihtiyaçlarının giderilmesinden geçtiği gerçeği idi. bunun için dünyayı değiştirme ve onu şekillendirme yolu ile insanoğluna hiç fayda vermeyen “ebediyet” arayışı yerine “ölümsüzlüğün” peşine düşmeli idi. arendt'e göre; platon’un insanlığa yaptığı büyük bir kötülük olan metafiziğe dayalı “düalistik anlam” yükleme durumundan vaz geçmeli; emek harcadığı halde herhangi bir ürün ortaya koyamayan “(bkz: animal laborans)”tan sıyrılarak, artık yapan, eden, işleyen, dönüştüren anlamındaki “(bkz: homo faber)”e geçmeli idi.

    “totaliter yönetimin özünün ve belki de her bürokrasinin doğasının, insanları yetkililere ve yönetim mekanizmasındaki çarklara dönüştürmekten ve nitekim onları insanlıktan çıkarmaktan ibaret olması, siyaset bilimleri ve sosyal bilimler açısından elbette önemlidir.” (kötülüğün sıradanlığı, adolf eichmann kudüs’te, s. 294).

    ileriki yıllarda tüm insanlığın başına bir daha böyle bir belanın gelmemesi için devleti, devletin aygıtlarını, devletin birey üzerindeki haklarını, bireyin devlete karşı sorumluluklarını, birey-devlet ilişkisinin temellerini, nerede başlayıp nerede biteceği hakkındaki sınırlarını ortaya koymaya ve dolayısıyla da aslında halkına karşı sorumluluğu olan modern “sosyal devlet” anlayışını inşa etmeye çalışıyordu.
  • "arendt’in bu kitapta ortaya koyduğu fikirler elli yıldan bu yana çokça tartışma yarattı. arendt’in temel savı şuydu: eichmann davasında herkes karşısında yahudiler’den nefret eden, sapık ve sadist, hasta ruhlu, kötü mü kötü bir cani görmeyi bekliyordu; oysa, arendt’in sözleriyle, “eichmann’ın yahudiler’den hastalık derecesinde nefret eden fanatik bir antisemit olduğu veya birilerinin onun beynini yıkadığı falan yoktu.” (s. 36) aksine, adolf eichmann son derece sıradan, hatta fazlasıyla sıkıcı bir bürokrattan başka bir şey değildi. hatta mahkemenin başlarında, kullandığı “resmi dil” sebebiyle özür diledi, zira kendisinin “tek dili, resmi yazışmalarda kullanılan bu dil” idi, bu sebeple sorulara verdiği cevaplarda “her zaman aynı şeyleri aynı biçimde ifade ediyordu” (s. 59). doğrusu dil, belki de derrida’nın dediği gibi “yozlaşmanın başlangıcı”ndan başka bir şey değildi. çünkü nazi almanya’sında “öldürmek”ten, “gaz odaları”ndan, “imha”dan, “soykırım”dan kesinlikle bahsedilmiyordu, hiçbir resmi belgede bu tarz “kötü” ifadelere rastlanmıyordu. zira bu işler için belirlenen kod adlar “nihai çözüm“, “tahliye” ve “özel muamele“ydi (s. 94). arendt bu durumu şöyle açıklıyordu: “bu dil sisteminin asıl etkisi, söz konusu insanları yaptıklarından bihaber tutması değil; insanların yaptıklarını, cinayet ve yalanlarla ilgili eski, ‘normal’ bilgileriyle aynı kefeye koymalarını önlemesiydi” (s. 95)."

    http://postdergi.com/…n-siradanliginin-siradanligi/
  • hannah arendt'in bu kavramının max horkheimer'ın akıl tutulması kavramıyla birlikte düşünülmesi ufuk açıcıdır. işçi sınıfı sömürüye neden karşı koyamaz ve eleştirel niteliğini kaybeder çünkü kapitalist tüketim toplumu denilen dev bir makinenin dişlisi haline gelmiştir. düşünme ve eleştirme yeteneğini büyük ölçüde kaybetmiştir. bir nazi memuru yaptığı işin sonuçlarını düşünemez durumdadır. insanı ve çevreyi alınıp satılan bir meta haline getiren serbest piyasa düzeninin kurduğu toplumda en büyük suçların en basit insanlar tarafından rutin bir şekilde işlenmesi mümkün hale gelmektedir.
  • bu ülkede / dünyada / zamanda yaşayabilmek ve yaşarken "öldürmeyecek kadar hafif / süründürecek kadar ağır" incinmelere maruz kalınınca daha az hasarla atlatabilmek için okunması gereken kitap.

    ortalama insanın canavarlaşmasını mazur göstermeden anlatır. mekanizmayı anlar ama yine de çözümsüzlükte boğulursunuz.
  • (bkz: dogville)
  • karakter yoksunluğundan ileri gelir. kendini etrafında yaşananlardan soyutlayarak "rahatsız edici" hislerden kurtulma yoluna giden insan, bu soyutlama yüzünden "insan" vasfını yitirdiğinin farkına varmaz. itiraz edilebilir bir önerme bu insan vasfını yitirme iddiası değil mi? ancak toplum olmadan insan nedir? anlamlandırılabilecek bir hayat ancak toplumla mümkün değil midir? ıssız bir adada, en karmaşık felsefeleri üretebilirsiniz, ruhu okşayan sanat eserleri verebilirsiniz, dünyanın en çekici fiziğine sahip olabilirsiniz ancak bütün bunları takdir eden veya yuhalayan (buraya dikkat sayın sözlük ahalisi, çok kaydadeğer bir şey söyledim, bu nokta hepimiz için çok önemli) birileri yoksa yaptıklarımız hiç bir şey ifade etmez. tabi ıssız adada bolca yapacağımız fiziksel mastürbasyonlara duygusal mastürbasyonlar da eklemek istiyorsanız buyrun. fırça orada, soğan da kaynatın mavi boya elde edebilirsiniz.

    götlük yapmayın, kötülük sizden kaynaklanmasa da yine de kötülüktür. ve bunun önüne geçmek her koşulda insanlık vazifesidir.

    (bkz: insan olmak)
  • ama analiz kasmışsınız..

    arendt, gerçek kötünün, iblisin, şeytanın sıradan insan olduğunu anlatır.

    hitler gibilerin sırtına tüm kötülüğü yükleyen, onları yaratan, kötülüğün gerçek sahiplerinin, sıradan ortalama insanlar olduğunu söyler.

    ona göre gerçek suçlular ve şeytanlar, "cahiliz, garibanız biz" deyip, arayıp tarayıp en puşt, en zalim olanı başa getirenlerdir..

    "aman ağzımızın tadı bozulmasın" diyen yavşak karakterli korkaktır, bir zibidiye taviz vere vere,en büyük şeytan olmasını sağlarken..

    iblisin başını en başında sülalesiyle,soyula sopuyla ezmek yerine, "ay bunlar cahil, kibar kibar eğitim vermek lazım" diyen, maneviyat menfaatçisi, karaktersizdir.

    gerçek iblisi tespit etmiştir arendt.. tabii ki okuduğunuzu ille götünden anlayacaksınız. yoksa ucu size de dokanıyor.