şükela:  tümü | bugün
  • yeğenime alacaktım ancak 17 tl olduğunu duyunca şok oldum ve farklı arayışlara girdim.

    küçük prens de büyümüş de adam s*kiyor. zalım kapitalizm.

    edit: galiba teliflerle ilgili malum süre geçmiş ve fiyatı 5-7 lira gibi mantıklı seviyelere inmiştir.
  • en sevdiğim bölümlerinden birini aşağıda paylaştığım, kalbime, çocukken ayrı, büyüyünce ayrı dokunan, beni hüzünlere sürükleyen çok tatlı kitap...

    yetişkin insanlar rakamları pek severler...onlara yeni bir dosttan söz etseniz asla öze değin bir şey sormazlar. hiçbir zaman şöyle demezler: "ses tonu nasıl?", "hangi oyunları sever?", "kelebek koleksiyonu yapar mı?". hep şöyle sorarlar: "kaç yaşında?", "kaç kardeşi var?", "kaç kilo?". onu ancak bu sorularla tanıyacaklarına inanırlar... yetişkinlere "pembe tuğladan bir ev gördüm, pencerelerinde sardunya çiçekleri, çatısında güvercinler vardı" deseniz, o evi bir türlü hayal edemezler!.. fakat "yüz bin franklık bir ev gördüm!" derseniz, "ay ne güzel ev!" diye çığlık atarlar...
  • --- spoiler ---

    "hep aynı saatte gelsen daha iyi olur" dedi tilki, "sözgelimi öğleden sonra saat dörtte gelecek olsan ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. her geçen dakika mutluluğum artar. saat dört dedi mi meraktan yerimde duramaz olurum. mutluluğumun armağanını veririm sana. ama gelişigüzel gelirsen içimi sana hangi saatte hazırlayacağımı bilemem. ayinsiz olmuyor."

    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    günün birinde üzüntün geçince (üzüntüler günün birinde mutlaka geçer), beni tanımış olduğuna sevineceksin. hep dostum kalacaksın benim. benimle gülmek isteyeceksin. bazen, aklına esip pencereni açacaksın...dostların senin gökyüzüne bakıp güldüğünü görünce hayretler içinde kalacaklar. o zaman sen de onlara, yıldızlar beni hep güldürür, diyeceksin. aklını kaçırdığını sanacaklar. ben de sana iyi bir oyun oynamış olacağım...

    --- spoiler ---
  • okuduktan sonra arada gökyüzüne baktığınızda ''koyun, çiçeği yedi mi acaba?'' dedirten dünyanın en güzel masallarından biri.
  • üniversiteden mezun olduktan sonra kpss kursuna gidebilmek için harçlığa ihtiyacım vardı. ücretli öğretmenliğe başvurdum sene 2009. şayet çıkmazsa askere gidecektim, fakat başvuru dönemi de geçiyordu. allah'ın işi işte, tekrardan gittim milli eğitime. görevli memura dedim kardeşim ne zaman belli olacak başvurular, okullar başladı, siz nerede ne eksik var bilmiyor musunuz. bana bekle dedi. oraya okul müdürleri geliyordu öğretmen seçmeye dosyalardan, komik değil mi? göbekli bir müdür geldi, matematikçi, coğrafyacı ve felsefeci seçecekti. dedim ben felsefeciyim. 20 saat dersin var yüksek lisans, formasyon falan anlamam, yarıda bırakıp gitmeyeceksin. tamam dedim, beraber matematikçi ve coğrafyacı da seçtik başvurulardan telefon ederek. ders saatim 18 oldu, 400-500 lira para alıyordum anca, 30 saat derse giren arkadaşlar ise 850 tl alıyordu. bursa'nın merkezinde iki üç yıllık bir lisede 10 - 15 kadar ücretli öğretmen vardı. artık memleketin diğer yerlerini hayal edemiyorum. çok uzattım değil mi? alakasız oldu başlıkla. fakat giriş olsun diye yazdım bunları.

    felsefe, sosyoloji ve psikoloji derslerine giriyorum. felsefe kitabı bir felsefe profesörü kadın tarafından hazırlanmış ama ne öğrenciler anlasın ne de felsefe tarihinden bağımsız bir düşünme ve sorgulama çabasına vesile olsun diye hazırlanmıştı. zaten ideolojik milli eğitim sistemine kılım, derslerde tarihteki yalanları akademik kitaplardan kaynak vererek ifşa ediyorum, okuldaki kokuş karılar bana kıl olmuşlar, atatürkçü ve cumhuriyetçi geçiniyorlar, bir de doğudan gelen çocukları küçümseyip buraya niçin geldiniz diyorlar. gidip oralarda eğitim vermiyorlar hoca olmamasına rağmen, çok vatanperverler ya. böyle iğrenç bir ortam var işte. o sıralar araştırdım, bir çalışma yapmışlar küçük prens incelenmiş ve öğretmenlerin okullarda felsefe derslerinde kullanabilecekleri bir öğretmen kitabı hazırlanmış. çocuklara felsefe ile düşünmeyi ve sorgulamayı öğretme adına düşünen uzman psikolojik danışman bir hocam var mücahit gültekin . kitaptan bana bahsetmişti, gittim ondan kitabı aldım, anaokulu işletiyordu o zamanlar hatta. öğrencilere küçük prens'i aldırdım, fotokopisini çektim para veremeyecek olanlara ve herkese dağıttım, kitap çok pahalı idi. derslerde kitabı işledik ve 4-5 soru sorduğum sınavlarımda yorum sorusu olarak yer aldı. üniversiteden hüseyin aykut hocamın islam estetiği mümkün müdür adlı makalesini işledik. kokoş karıların salak ve aptal diyerek sürekli öğretmenler odasında küçümsediği öğrencilerim içerisinde bizlerden kafası daha çok çalışanlar vardı, hiç değilse kimseyi aşağılamıyor ve hakir görmüyorlardı, ideolojik saçmalıklarla beyinleri yıkanmamıştı, milli eğitim bunu başaramamıştı, boğaziçi kazanan, yabancı dil okuyan öğrencilerim çıktı o düz liseden. baş örtülü, bir genç rehber öğretmen arkadaş vardı, onunla uğraşıyorlardı, yok okul bahçesine baş örtülü girmiş, fotoğraf çekmişler, şikayet edeceklermiş de falan da filan da. rehber öğretmen arkadaşın babası ingiltere'de akademisyen idi, kendisi de cambridge üniversitesine başvurdu, toefl sınavını verdi, yüksek lisans ve doktoraya gitti memuriyeti ve türkiye'yi bırakıp. orada kalan kokoş karılar ise bu arkadaşı başını örttüğü için gerici ve cumhuriyet düşmanı olarak görüyorlardı. ilerici olarak gördükleri batıdan bir ülkenin dünyaca ünlü üniversitesi baş örtüsünü sorun etmedi, bilgisine ve birikimine bakarak bu arkadaşı ülkesine kabul etti.

    tüm bunları niye anlattım, küçük prens'i o zamana kadar ben de okumamıştım. okulda bir yıla yakın çalıştım, hem felsefe, hem sosyoloji hem de psikoloji derslerinde, öğrencilerime felsefenin ve kendisine tapan bilimsel zihniyetin ürünü sosyoloji ve psikolojinin zafiyetlerini anlatırken, diğer yandan da insan olabilmelerinin önemli olduğunu ve bu nedenle bir bilinç sahibi olmaları gerektiğini, bu alanların da buna yardımcı olabileceğini göstermeye çalıştım. müfredatı hiç umursamadım, en az 5 soruluk sınavlar yapabilirmişim yönetmeliğe göre 4 soruluk sınavlar yaptım. sınav kağıtlarımda kafama göre fazladan not vermeye çalıştım öğrencilere, sözlü notlarımı hep 90-100 verdim 3 ortalaması olan öğrencilerin karnesine 5 geldi notlar. derslerimde saygısızlık yapanların birkaçına 60-70 vermişimdir ki kimse derslerimden kalmadı. derslerimde kitap okumak, uyumak, sesi kısık şekilde kulaklıkla müzik dinlemek, yemek yemek serbestti, sadece dersin yapılmasına engel olmamalarını istiyordum. okuldan ayrılırken ağlayan zeki bir kız öğrencim vardı, islam estetiği ile alakalı felsefi bir makaleyi o yaşta kavramış ve 100 almıştı. umarım iyi bir işi vardır. okulumuz tam gündü, haftada bir gün okulda kalıp isteyen öğrencilerle güzel filmlerden seçip izletiyordum, ölü ozanlar derneği , black (2005) gibi. bu bile sorun olmuştu okulda. okuldaki öğretmenlerin ve milli eğitimin tek bir amacı vardı öğrencilerin derslerden yüksek not alması ve put gibi oturup otoriteye itaat etmeleri. özellikle de matematik, fizik, kimya, biyoloji ve edebiyat dersleri çok iyi olmalıydı. eğitim adına hiçbir şey yoktu, terbiyeli ve ahlaklı bir öğrenciye 44'ten bile 2 vermem diyen onun bunun evlatları her zamanki gibi iş başındaydı elbette. öğretim ve eğitim kurumunda, eğitim önemsenmiyordu, sözlülere yansımıyordu. ama öğrenciler yaramaz olduklarında öğretmenler çıldırıyordu, uslu olsunlar istiyorlardı, uslu olanlara bunun karşılığında bir not vermeye ise tenezzül dahi etmiyorlardı. muhteşem yüzyıl izleyip tarihi oradan öğrenen bayan öğretmenler vardı. okuldaki erkek öğretmenlerin sesi pek çıkmıyordu genelde.

    küçük prens bu anlattığım saçmalıkların engellenmesine, önyargıların, ideolojilerin, iktidarın zorbalıklarının ortadan kalkmasına yönelik çocuklara okutulabilecek bir kitap. çocuk kitabı demiyorum, çocuklara bu bilincin kazandırılmasına yönelik küçük yaşlarda okutulması gereken kitaplardan birisi, aslında yetişkinler okumalı eğer çok geç kalınmamışsa işe yarayacaktır onlarda da. liselerde felsefeden soğutucu ve felsefenin ne'liğinden bihaber bir anlayış ve öğretim müfredatı var. bu hali ile felsefe derslerinin bir anlamı yok. bunun yerine düşünme ve sorgulama adında bir ders konularak küçük prens, martı jonathan livingston gibi kitaplar okutulabilir. mesela jean jacques rousseau 'nun bilimler ve sanatlar üzerine söylev adlı ince kitabını da derslerde okuduk ve konuştuk. küçük prens daha çok popüler olduğu için okunuyor. mühim olan anlatmaya çalıştıklarının eylemlerimize yansıyabilmesi. 2010'dan sonra bir daha hiç öğretmenlik yapmadım, alakasız bir mesleğim var. umarım küçük prens okullarda yaygın şekilde okutulan bir kitap olur, milli eğitim kendisini ideolojisine düşman olarak görmezse tabii. bu yıllarda bunun biraz kırılmış olabileceğini düşünüyorum. her ne kadar akp iktidarı da düşünmeye ve sorgulamaya kendisinden öncekiler gibi karşı olsa da.
  • 2015 yılında telif hakkı süresinin dolmasıyla bir çok yayınevi tarafından çevirisi yaptırılarak basılmıştır ve kitapçı rafları çeşit çeşit küçük prens çevirileri ile dolmuştur.

    hal böyle olunca bunların arasından nasıl seçim yapılacak? kitap aynı kitap ama iyi bir çeviriden okumak gerekiyor.

    kendi adıma elbette ki cemal süreyya -tomris uyar ya da selim ileri çevirilerinden birisi diye düşünüyordum. ta ki aşağıdaki yazıyı okuyana kadar.

    http://agorakitapligi.com/…s-kucuk-prenslere-karsi/

    yazı biraz uzun ama lütfen zaman ayırıp okuyun.

    agora kitaplığı'ndan çıkan baskısının çevrimeni olan erhan kayaalp bir akademisyen. boğaziçi üniversitesi yabancı diller yüksekokulu, fransızca birimi’nde öğretim görevlisi. kitabı orjinalinden çevirmiş. kendisi kitabın çok sade bir dille yazıldığını, türkçeye ise şimdiye kadar başta cemal süreyya-tomris uyar ve selim ileri çevirileri olmak üzere süslü bir dille, kitabın orjinalinde bulunmayan cümleler ve en önemlisi aforizmalar eklenerek çevrildiğini; elbette ki bunun da kitabın orijinaline uygun olmadığını söylüyor.

    işin garip yani bizim milletimizin de en çok sevdiği o sonradan eklenmiş, süslü cümleler, aforizmalar.

    durum böyleyken böyle. ben agora kitaplığı baskısını alıp, orijinaline en yakın halini okumaya karar verdim.
  • tekrar tekrar, sonra tekrar okunan, özellikle tilki'nin "evcilleşmek" hakkında konuştuğu bölümle beni etkileyen şaheser.

    he bir de, bu kitaba çocuk kitabı diyen barzolar tanıdım sözlük. allah onların belasını versin.
  • bu kitaptan hayvan gibi etkilenip benim gibi bazı insanları hayallerde yaşatan kitap. keşke hiç bu kitabı okumayıp hayal gücümü daha fazla genişletmeseydim. bok vardı anne okudun/okuttun bana bu kitabı. şimdiye ne güzel mis gibi mezun olur, askerliğimi yapar girer bir yerde çalışır çok istediğin o öğretmen kızla evlenirdim. ocağımı söndürdün küçük prens. üstelik sarışın da değilim.
  • - sahiplenince senin oluyor mu?

    isini sahiplenen insan, ailesini sahiplenen insan, yuvasini sahiplenen canli...
    senin oluyor mu sahiplenince onlar?

    bu kitapta aklimda kalan yegane soru.
    aklima gelip durur. konusurken, ise giderken, okurken.

    sahiplendin de senin oldu mu?

    hep aklima gelir. haber izlerken, birilerini dinlerken, gundemi takip etmeye calisirken.

    sahiplenince senin oluyor mu?
    bu ulke hepimizin, diyenleri dinlerken. benim vatandaslarim sahiplenmelerini gorunce.
    benim memleketim'i dinleyince.
    senin oluyor mu sahiplenince?

    iki gun durdum, sahiplenmeden.
    hic bir cumle icinde benim gecirmeden.
    kimse anlamadi ki hala icerde oldugumu.
    sahiplenmemis oldum, benim demeden.

    benim bu benim.
    sahiplenmeden.
    benim demeden.
    benim bu benim.

    pardon...
    benim yazim...
    seni sahiplendim de.
    benim oldun mu?