şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: hattin savasi)
  • ilk haçlı seferinden sonra kurulup, yaklaşık 100 yıl hüküm süren, selahaddin eyyubi tarafından yaşamına son verilen, kudüs krallığı olarak da anılan krallık.
  • ilk kralı godefroi de bouillon olan krallık, 1099'da kenan bölgesi'nde* kurulmuş ve haçlıların ortadoğu hakimiyeti düşüncelerinin kesinliğini sağlamış, 1187 hattin savaşı* ile askeri gücü tamamen kırılmış fakat dağılmamış, üçüncü haçlı seferi'ne müteakip merkezi akka olmuş; dağılana kadarki en geniş sınırları lübnan'dan sina yarımadası'na kadar uzanmıştır. yıkılış tarihi 1291 olarak geçer.
    "kudüs latin krallığı" olarak da bilinir.
  • selahaddin eyyubi tarafından yıkılmamış, merkezi kudüs'ten akka'ya taşınarak 1291'e kadar var olmuş olan krallık. kudüs'ün kaybedilmesinden sonra oluşturulan üçüncü haçlı seferi ordularının akka'yı almasıyla akka başkent yapılmıştır. 1291 akka'nın düşmesinden sonra ise son kral kudüslü ii. henry sadece bir ünvan olarak kudüs kralı ifadesini devam ettirmiştir. başkenti akka olan kudüs krallığı 13. yüzyılın başlarında kısa süreliğine de olsa kudüs'ü tekrar alacaklardı. kutsal roma imparatoru ii. friedrich kudüs kralı jean de brienne'nin kızı ii. isabella ile evlenerek kudüs tahtında hak iddia ediyordu ve altıncı haçlı seferini başlattı. 17 mart 1229'da friedrich kudüs'e girerek eyyubiler ile anlaştı. bir gün sonra ise kudüs kralı olarak taç giydi. friedrich'in avrupa'ya geri dönmesiyle yerine oğlu ii. konrad kral oldu. fakat kudüs 1244'de ikinci ve son kez düşecekti. harzemşahların da yardımıyla kudüs tekrar eyyubilere geçti. kudüs krallığı memlüklerin 18 mayıs 1291'de akka'yı almasıyla da tamamen tarih sahnesinden silindi.
  • nihayetinde bu başlıktayız. bu serinin anlamlı olması için öncelikle birinci haçlı seferini anlattığımız (#75436078) (#75453014) (#75453750) (#75454149) girdileri koyalım. evet okunması gerekiyor.

    birinci haçlı seferinin nihayetinde 1099 seneninde kudüs’ü ele geçiren hıristiyanlar, öldürecek hiç kimse kalmayınca şehiri talan etmeye girişti. komutanlar da, günlerden beri çok sıkıntı çekmiş olduklarını göz önünde tutarak buna ses çıkarmadı. aynı zamanda ganimet hasebiyle birbirine giren hem de aralarında çıkan kavgalarda ölenler bile oldu.

    ortalık iyice durulup da herkes rahat bir soluk alınca, sıra ne yapılacağını ve neyin nasıl yapılacağını düşünmeye geldi.

    buraya isa yerine gelmiş olduklarına göre; önce şehirde geçici düzenin nasıl kurulacağı, sonra da binlerce kişinin doldurduğu şehrin idare tarzı elbette kilise tarafından belirlenmeliydi. ancak papanın bu konudaki genel tutumunu, ne düşündüğünü, ne yapılmasını uygun göreceğini bilen tek kişi başpiskopos adhémar idi; o da can vermişti.

    diğer piskoposlardan hiçbiri bu konuda bilgi sahibi olmadığı gibi, bilen olsa da kilise’yi temsil edemezdi. zati papa 2. urbanus da kudüs’ün ele geçirilişinden iki hafta kadar sonra, zafer müjdesini alamadan can vermişti. ancak onun ölüm haberi kudüs’e çok sonra erişti.

    tek çıkar yol, mevkileri uyarınca önde gelen şövalyeler ile piskoposların görüşüne müracaat etmekti. çoğunluğun kararına göre hareket edilmeliydi.

    orta çağda bir konuda ne yapılacağına demokratik yolla, oylama yapılarak karar verilmesi hiç de geçerli sayılmazdı. her vakit ve her yerde, her konuda karar veren bir “tek otorite” vardı. raymond de st. gilles’e sorarsanız, burada o “tek kişi” kendisi olmalıydı fakat herkes onun otoritesini onaylamakta değildi. bu koşullar altında oylamaya müracaat etmekten başka çare yok gibi görünüyordu. kesinlikle en kısa vakit içinde o tek otorite başka bir deyişle “kudüs kralı” belirlenmeliydi.

    ortaya şöyle bir sual da atılmıştı: «neden “kral” da bir başka yetkili, sözgelimi bir geçici vali değil?»

    bunun kimin kafasından, hangi gerekçeye dayanarak çıkmış olduğu bilinemez fakat şüphesiz godfrey de bouillon kral seçimine karşı değildi. en azından raymond de st. gilles itiraz ettiği için karşı değildi. pierre l’ermite’in de bu bağlamda hayli kulis yaptığından hiç şüphe duyulamaz.

    kudüs kralının seçiminde rey kullanabilecek olanların çoğu şöyle düşünüyordu: “eğer başpiskopos adhémar beklenmedik bir anda can vermemiş olsaydı, buradaki dünyevî işlerin idarenini kesinlikle, hiç olmazsa geçici bir müddet için dahi olsa raymond’a emanet ederdi.”

    öyle düşünüyorlardı zira raymond, papanın çağrısı üzerine tüm gücüyle haçlı seferine katılacağını herkesten önce izah etmişti. başkalarına iyi örnek olmuş, üstelik hayli özveride de bulunmuştu. bu sefer için en büyük desteği sağlayanların başında geliyordu.

    nitekim yol süresince bunu hep ortaya koymuş, atanmış olmasa dahi hem tüm silahlı güçlerin başkomutanlığını taslamış hem de bu seferin nihayetinde kudüs’te başlı başına bir kraliyet kurulacağı, kendisinin kral olarak tahta çıkarılacağı evvelce belirlenmiş gibi davranışlar sergilemişti. başpiskopos adhémar da onun bu tavrına hiç itiraz etmemişti. elbette şövalyeler de bundan etkilenmiş, yolculuktan beri bunun sahiden böyle olduğu kanısına varmıştı.

    raymond’dan başka kim “kudüs kralı” olabilirdi ki?... robert de flandre ile robert de normandie yakında kudüs’ten ayrılıp, kendi ülkelerine döneceklerdi. geriye bir tek godfrey de bouillon kalıyordu.

    raymond, gerek ülke yönetimi gerekse savaş tekniği bakımından godfrey’den çok daha üstün ve deneyimliydi. bunu herkes biliyordu. fakat dedikoduların ardı arkası da kesilmiyordu. kimileri onun kudüs’e düzenlenen saldırıda aslında başarısız olduğunu, haçlılara gereksizcesine ağır kayıp verdirdiğini, gelecekte de benzer çatışmalar olabileceğini, hele müslümanlar şehre saldırırsa, yanlış karar vererek bu zaferin gölgelenmesine sebep olabileceğini ileri sürüyordu. ona itiraz edenler, abluka etme esnasında raymond’un en zor cepheyi almış olduğu için talihsizliğinden dem vuruyordu. «onun yerinde başka her kim olsa aynı vaziyetle karşılaşacaktı.» diyorlardı. burada kalacak olan hıristiyanların başına raymond’dan başka hiç kimsenin geçemeyeceğini müdafaa ediyorlardı.

    godfrey de bouillon, bu sefere çıkmadan önce aşağı lorraine gibi küçük bir ülkenin düklüğünü yürütürken dahi hayli yetersiz kalmıştı. ne bir dük ne de bir asker olarak başarılıydı. ancak bu çoğu kimsenin bilmediği bir şeydi. yanındaki tecrübeli şövalyeler onun boşluğunu kapatıyordu. buna karşılık, raymond’dan yana olanlardan kimileri, “surlara kuleden köprü atmak” biçimindeki hilenin dahi onun kafasında çıkmadığını, bunu bir başka şövalyenin düşünüp yürürlüğe koyduğunu, godfrey’in hazıra konmuş olmaktan başka doğru dürüst bir şey yapmadığını ileri sürüyordu.

    özetle, her kafadan ayrı bir ses çıkıyordu.

    tüm bunlara rağmen godfrey, “haçlılara zafer kazandırmış kişi” sayılışıyla, kral olabilmek itibariyle avantaj ele geçirmiş vaziyetteydi. ondan yana olanlar en çok bunun üzerinde duruyor, «godfrey olmasaydı, şimdi biz kudüs surlarının önünde savaşamadan can verip kalmıştık.» gibi sözler ediyorlardı.

    krallığa kimin getirileceğini belirleyecek olan şövalye ve rahipler iki arada bir derede kalmıştı. zati seçim hiç alışılmadık bir uygulamaydı.

    birkaç gün sonra yapılacak seçim için, her iki adayın yandaşları da günlerce süren propaganda fiskoslarına girişti. destekledikleri adaya bir rey daha olsun kazandırabilmek için olmadık vaatlerde bulundular. diğerini kötüleyip gözden düşürebilmek için ellerinden geleni esirgemedi, çeşitli entrikalar çevirdiler.

    başpiskopos adhémar’ın asıl saldırıdan kısa süre önce durup dururken ölmüş olmasının da bu entrikaların bir önceki basamağı olabileceği düşünülebilir. gerçi bu konuda hiçbir delil yoktur ama olayların daha sonraki gelişimi bu bağlamda «acaba?» diye bir soruyu hep zihinlerde tutmuştur; «acaba başpiskopos adhémar’ın ölümü hazırlanmış mıydı?».

    raymond, seçim yöntemiyle kral belirlenmesine karşıydı. bunu açıkça ortaya koydu. böyle şey olmazdı. bunlar eski köye yeni adet getirmeye kalkışıyordu. kilise’den talimat gelinceye kadar beklemek gerekliydi. nitekim kilise’nin yüzyıllar önce bu konuda koymuş olduğu bir kural vardı: seçimle kral olunamaz. “burada bir krala gereksinme var.” denilip, kilise tarafından yüzyıllarca önce belirlenmiş, her zaman her yerde uygulanmış olan bir kural, böyle oldubittiye getirilerek çiğnenip geçilemezdi.

    ancak raymond’un bu konudaki direnişi yeterince destek görmedi. godfrey gibi diğer iki komutan da seçim yapılmasından yanaydı. saldırı sırasında olduğu gibi seçimde de godfrey’i destekleyebilirlerdi. şayet o “kral” olarak seçilirse, raymoınd onun tahta çıkmasını engelleyemezdi. şansını tümüyle yitirirdi. ondan yana olanların sayısını artırmalıydı. bu nedenle yumuşadı ve seçimin yapılmasına razı oldu.

    bütün bunları niçin bu kadar ayrıntısına girerek anlattığımı yadırgayabilirsiniz. bunların ancak akademik nitelikli bir tarih araştırma kitabında yer alabileceğini söyleyebilirsiniz. nitekim öyle. steven runciman’ın ünlü “haçlı seferleri tarihi” adlı üç ciltlik kitabında bunların çok daha geniş ayrıntıları var. benim burada anlatışımın önemi ise, tarihte ilk kez bir kral seçimimin demokratik yöntemle yapılmakta oluşu. çok daha sonra birkaç örnek daha görülmüş.

    daha önce de değinmiş olduğum üzere; o tarihte bir konuda karar verilmesi bakımından “oylama yöntemi” alışılagelmiş bir işlem olmadığından, önce bu işin nasıl yapılacağına ilişkin bir yöntem belirlendi. öyle herkesin elini kaldıracağı ya da seçtiği adayın adını bir kağıda yazıp kutuya atacağı, sonra da oyların sayılacağı tarzda basit ve kestirme bir yöntem değil.... bu hiç akla gelmemişti. bu konuda hiç kimsenin hiçbir deneyimi yoktu ki...

    birkaç aşamalı, hayli karmaşık bir uygulama yapıldı.

    seçimin sonucu raymond’un lehine çıktı.

    bunun üzerine rahat bir nefes alan raymond, seçimden önce söylediklerini yani katolik kilisesi’nin buyrultusu dışında “seçim” ile kral olunamayacağını bir kez daha yineleyip krallığı kabul etmedi.

    hoppala!... tamam, kazandı işte, niçin kabul etmiyor?

    bu, zaman kazanabilmek amacıyla oynanan bir oyundu.

    bunun neresi oyun?... zaten kral olmak istemiyor muydu?... öteden beri bunu söyleyip durmakta değil miydi?... hazır seçilmişken krallığı niçin kabul etmemiş?... kafasından neler geçiriyordu?

    kabul etmiyordu çünkü başlangıcından beri haçlı seferinin asıl patronu papaydı. onun isteğine karşı gelinemezdi. isteğinin ne olduğu da bilinmiyordu. hiçbir ülkede bir kişi, gerçekten hakkı olsa bile kalkıp «ben kralım.» diyemezdi. önce papa onun “kral” olacağını belirlemeli, sonra da ona yöntemine uygun olarak tacını giydirmeliydi. buradaki koşullar ne kadar farklı olursa olsun, papanın âdeta bir “emrivâki” ile karşı karşıya bırakılması, ilerideki ilişkileri hayli zora sokabilirdi.

    ancak raymond, bunun kusurunu orada yapılan seçimde oy kullananların üzerine yıkmak istemezdi; yıkamazdı. şayet papa krallığını onaylamazsa, yitirecekleri kazanacaklarından çok daha fazla olabilirdi. «iyisi mi, hazır godfrey devre dışı kalmışken şu krallık sorunu bir süre askıda dursun; sonra ne yapacağımızı, kimin gerçekten taç giyerek kral olacağını görürüz» diye düşünüyordu.

    raymond’un bu oyunu tutmadı. çünkü o kendi dileğiyle krallığı reddedip çekilince, bu kez şövalyeler krallığı godfrey’e önerdiler. mutlaka bir kral gerektiği için…

    şayet godfrey seçimi kazanmış olsaydı belki böyle düşünmeyecekti ama raymond’un tutumunu çok anlamlı, haklı buldu. kral olmak yetmezdi. mutlaka kilise’nin desteği de kazanılmalıydı. gerçi aslında o bunu pek önemsemiyordu ama politika öylesini gerektiriyordu.

    acaba godfrey de sahiden öyle mi düşünüyordu?

    ne düşündüğü bilinemez ama elbette akıl verenleri vardı.

    o da bir başka oyun oynamaya kalkıştı.

    aslında kudüs’te “kral” değil, “advocatus sancti sepulchri” (kutsal mezar’ın koruyucusu) olmak istediğini, buraya da zaten bunun için geldiğini ileri sürdü.

    bu tutumu, aslında hemen gönüllü olmak yerine diplomatik davranıp istemez ama razı olur gibi görünmekten (yan cebime ko!) başka bir şey değildi ama gelecekte papanın desteğini sağlamak bakımından işe yarayabilirdi.

    godfrey’in blöfü tuttu... üzerine gelinince çok naz etmedi. kilisenin sonradan onayının alınması koşuluyla (!) kabullenmiş gibi göründü.

    devam edeceğim...
  • tanım yapmamakla suçlanmışız güldürmüştür. nasıl kurulduğunu anlattığımızı bilseydi keşke. devam edelim. başlıkta ilk entry fakat biz bkz verelim yinede (#72389943) , olurda ileride bilgi eklemek isteyen (gerçek bilgi) yazarlar olursa erişimi kolay olsun. neden iki farklı entry yazılıyor? çünkü farklı konulara sıçrayışlar olacak.

    godfrey de bouillon, kudüs kralı olunca emelinin ilk mertebesine erişmiş veyahut emeli doğrultusunda en ehemmiyetli engelleri aşmış sayılırdı. şehre girer girmez kendi ordugâhını siyon tepesi üzerinde kurmuştu. zira onun için siyon tepesi, kudüs şehirinin rastgele bir yerinden çok daha ehemmiyetliydi.

    kudüs kralı olması netleşince, rakibi raymond de st. gilles’in “davut’un kulesi” olarak da hatıralan iç kaleyi boşaltmasını istedi. zira şehrin merkezi orasıydı ve idaresi oradan yürütülmeliydi.

    raymond önce direndi hem de oralı olmazdan, bu isteği duymazdan geldi. ama şimdi godfrey kral olmuştu. raymond da, asla ve hiçbir yerde bir kralın isteklerine karşı gelinemeyeceğini çok iyi bilirdi. nitekim kendisine anımsadılınca razı olmak zorunda kaldı. ancak bu konuyu ferdi bir mesele haline getirdi. aslında burası rastgele bir kralın ülkesi değil, “isa’nın ülkesi” olduğuna göre, şehrin idare merkezini de ancak direk isa yerine hareket edebilecek birine teslim ederdi. bir diğer söylemle, raymond’a göre burada kral olmak yeterli değildi.

    gerek daha kudüs’ten ayrılmamış diğer komutanlar gerekse raymond’un kendi şövalyeleri dahi onun bu tutumuna şaştı kaldı. bir defa inadı tuttu mu, bunu kırma imkanının bulunmadığını bilirlerdi fakat bu kadarı da insanı pes ettirirdi doğrusu.

    şimdi kudüs’e bir de patrik seçmek gerekiyordu. gerçi haçlı seferinin öncesinde kudüs’te simeon isimli bir patrik vardı; pierre l’ermite ona papaya götürmek üzere bir mektup dikte ettirmişti ancak o adamın daha sonra ne olduğu ile ilgili hiçbir bilgi yok. belki de haçlı seferinden önce can vermişti. belki şehir ele geçirilirken kim vurduya gitmişti. hiç kimse bilmiyor.

    bu defa yeni patrik seçimi...

    şövalyeler bu işe karışmadı. yalnızca piskoposların toplanıp kendi içlerinden birini patrik olarak seçmesini sağladılar.

    bunun üzerine raymond de st. gilles, iç kaleyi patrik olarak seçilen arnulf’a teslim etti.

    yeni kudüs patriği ise bu emaneti hatıranda kral godfrey’e aktarıverdi.

    buna çok alınan raymond da, tüm askerlerini toplayıp kudüs’ü ayrıldı.

    raymond tüm silahlı gücünü da alıp gidince, gelecekte karşılaşılabilecek olası bir müslüman saldırısına karşı kudüs hayli zayıf düşmüş oluyordu. hele bir müddet sonra robert de flandre ile robert de normandie de gidince kesinlikle destek gerekecekti. bereket, diğer iki komutan burada yeterli savunma gücü sağlanana kadar askerlerinden bir bölümünü kudüs'te bırakmaya razı oldu da gözlerine rahat uyku girebildi.

    goddfrey de bouillon kimdir?

    iyi bir hıristiyan, kudüs’e hep hıristiyanların egemen olmasını ister fakat godfrey’in “iyi bir hıristiyan” olup olmadığı tartışma götürür. gerçi öyle görünüyordu fakat yalnızca köprüyü geçene kadar.

    godfrey de bouillon, soy ismini aldığı bölgenin kontu eustache ıı ile lorraine düşesi ıda de lorraine’in büyük erkek çocuğuydu. 1082 seneninde aşağı lorraine ülkesinin dükü olmuştu. ancak dük sıfatıyla o ülkenin sahibi veyahut kendi başına emir hükümdarı olduğu sanılmasın. 11. asırda lorraine, batı avrupa’daki diğer bir hayli ülke gibi mukaddes roma imparatorluğu’nun hudutları içindeydi. imparator, egemenliği altındaki ülkelerin düklerini dileğince atardı. gerçi ülkelerdeki iç balansları savunabilmek itibariyle evvela bir dükün en büyük erkek çocuğunun babasından sonra dük olmasını öngörürdü fakat bu mecburi değil, yalnızca ananesel olarak öyleydi. hiç kimse imparatorun buyrultusuna karşı gelemezdi. imparator isterse ananeye uyar isterse uymaz, hem de dilerse ananesi değiştirirdi.

    dolayısıyla, o sıradaki imparator 4. heinrich’in godfrey’i düklüğe getirirken ne düşünmüş olduğu bilinemez. belki de ingiltere’ye yerleşmiş ve dönmeye hiç niyeti olmayan godfrey’in dayısını başka bir deyişle evvelki dükün erkek çocuğunu tercih ederdi. zayıf kişiliği hasebiyle, godfrey’in düklüğü doğru dürüst beceremeyeceğinin evvelce belli olduğu söylenir. kim bilir, imparator belki de ona bir fırsat tanıyıp tecrübe etmek istemişti. işin aslına bakılırsa, zati lorraine’deki tüm devlet işlerini godfrey’in babası sağ iken dahi annesi ıda de lorraine yürütüyordu.

    godfrey’in kimliği itibariyle asıl ehemmiyetli olan, soyudur. soy ağacı, haçlı seferine niye katıldığını, üstelik neden ön safta bulunmaya çalıştığını ortaya koyar.

    bouillon ailesinin asırlar süresince geriye doğru uzanan bir soy ağacı diğer bir hayli aileyi de kapsar. buna ait belgeler arasında en doğru ve en emin sayılan çizelgeleri 20. asrın isviçreli tarihçisi leo schidlof tertip etmiştir. bu çizelgelerin dahilinde yer yer birtakım yanlışlar olabilir zira bir soy ağcı çizelgesi başka bir deyişle şecere tertip etmek çok zor ve isim benzerliklerinden dolayı kolayca yanlışlık yapılabilecek bir iştir.

    bu bağlamda pek ehemmiyetli olan bir nokta var: mevzubahis soy ağacı çizelgesi doğru olsa da olmasa da, bunun netlikle doğru olduğuna inananlar çıkmıştır. buna inananlar, tarihin akışına istikamet vermiş, bundan dolayı çok ehemmiyetli birtakım olayların doğmasına sebep olmuşlardır.

    bu soy ağacı çizelgesinin ehemmiyeti de netlikle doğru oluşundan değil, öyle kabul edilişinden ileri gelir.

    42 yaşında, daha kudüs kralı olmanın keyfine dahi varamadan, ardında bıraktığı karısı ile erkek çocuğunu bir daha göremeden, kudüs’ün haçlılarca ele geçirilişinden bir sene sonra (1100 seneninde) can veren godfrey de bouillon, bu soy ağacının ince dallarından birinde kuruyup kalmış son yapraklardan biri gibi gösterilmiştir.

    her nedense çizelgeye ne erkek çocuğu ne de ondan sonra gelmiş olanlar işlenmiştir. dolayısıyla bu çizelgelerde godfrey de boullon’un dalların son yaprağı gibi gösterilmiş olmasında da bir art niyet aranabilir. belki de bu soy ağacının tertip edişinin gerekçesi godfrey de bouillon’un bu çizelgenin neresinde yer aldığını gösterip, sonra geriye doğru incelenmesini sağlamaktır.

    bu soy ağacı çizimlerinde godfrey de bouillon’un gösterildiği noktadan geriye, daha öncelere doğru gidersek, adını hiç duymamış olduğumuz, oldukça ayrıntılı tarih kitaplarında bile pek değinilmeyen birçok kişi görürüz. bu kişilerin adları sadece bir profesyonel meslek olarak tarihçiliği seçenler için anlamlı olabilir. bu nedenle ben de burada çizelgeyi yüzlerce yıllık dönemleri atlaya atlaya açıklayacağım. sadece önemli adlara değineceğim.

    11. yüzyıldan başlayıp geriye doğru giderek 7. yüzyıla kadar indiğimizde, orta çağ tarihi ile yakından ilgilenmiş olanlara tanıdık gelecek bir kişiyle karşılaşırız: 2. dagobert.

    2. dagobert, merovenj hanedanından gelme frank krallarının sonuncusu sayılabilir. gerçi ondan sonra bir de 3. childeric vardır ama onun ne denli “kral” olup olmadığı tartışılır çünkü yaşamının çoğnu tutsaklıkta geçirmiştir. hemen ardında frank krallığının egemen hanedanı değişmiş, karolenj hanedanı dönemi başlamıştır.

    godfrey de bouillon, haçlı seferine kendi kafasından çıkmak istemiş değildir. bu işe girişmesi için âdeta itilmiştir. daha papa 2. urbanus cylermoınt’taki çağrısını yapmadan önce bu soy ağacı kendisine gösterilip açıklanmış, merovenj hanedanının varislerinden biri olduğuna inanması, bu mirasa sahip çıkmaya girişmesi sağlanmıştır. fakat bunun için de acele etmemesi, çok dikkatli bir manevra yapması gerektiği öğütlenmiştir. bu onun yıllarını alacak bir misyondur ama sabırlı olup beklemeye, fırsatları iyi kullanmaya değer.

    godfrey de bouillon’un soyu merovenjlerden gelmeyse bundan ne çıkar? orta avrupa’da soyu merovenjlere dayanan daha bir hayli aile yok muydu?

    elbette vardı. ehemmiyetli olan merovenjlerin soyunun daha gerilere gidildiğinde nereye eriştiğidir. ehemmiyetli olan bunun bir “sır” olarak nitelenmesi ve içlerinden birine bu sırır verilerek gereğini yapmasının sağlanmasıdır. o “biri” godfrey’den başkası da olabilirdi. bu bağlamda godfrey’e sanki bir piyango çıkmıştır. belki de bir başkası bu masala inanmazdı. bu bağlamda godfrey, kişilik yapısı elverişli olduğu için rahatça doldurulmuştur. onun yerine bir başkası seçilmiş olsaydı, belki de sahnesinde birinci haçlı seferi oynanan bu tiyatronun perde arkasındaki bu entrika gerçekleştirilemezdi.

    dolayısıyla godfrey’in merovenj hanedanından gelme oluşunun anlaşılması, kudüs üzerine tertip eden bir haçlı seferine niye katıldığını, hele oraya giderken bir daha hiç dönmemeye kararlı oluşunun gerekçesini izah etmez. kaldı ki, merovenjlerin 6. asırda hıristiyanlığı kabul etmeden önce çok tanrılı, paganist bir inanç sistemini izledikleri bilinir. üstelik hıristiyanlığı kabul ettikten sonra da sahiden “iyi ve doğru bir hıristiyan” olup olmadıkları sorgulanabilir. nitekim katolik kilisesi’nin 2. dagobert döneminde bir entrika çevirerek ortadan kaldırışı, hemen peşinden merovenjlerin yerine karolenjleri getirişi özensiz bir eylem değildir.

    bu olayın altında ne gibi bir emel, nasıl bir tasarım hem de entrikalar zinciri bulunduğunu anlayabilmek için, tarihte biraz daha dolaşmak, biraz daha derine inmek, hayli eskilere uzanmak gerekir.

    ancak bunu kudüs krallığı başlığı altında yapmamız doğru olmaz. bu nedenle bir başka başlık açacağım. gelin ona “(bkz: merovenjlerin soyu)” diyelim; işimiz daha kolay olsun.
  • -kudüs krallığı'nın kuruluşu-

    --- spoiler ---

    fatımiler’in kudüs valisi iftiharuddevle, şehri bir süre önce türkler’in elinden almıştı.sağlam surlarla çevrili şehirde iyi donanımlı büyük bir ordusu ve savaş makineleri vardı. godefroi , şehrin kuzeybatı ucundan yafa kapısı’na uzayan sur kesiminin karşısında, diğer kumandanlar da öteki kapılarda mevzilendiler. hücum için gerekli aletlerin, merdivenlerin yapımına koyuldular. godefroi ve raymond kendilerine bir hücum kulesi yaptırdılar. haçlılar genel taarruza 13/14 temmuz gecesi başladılar. ertesi gün godefroi’nın kulesini çiçek kapısının yakınındaki surlara yanaştırmayı beceren haçlılar, çılgıncasına saldırıya geçtiler ve öğlen vakti hücum kulesinden surun üstüne bir köprü uzatmayı başardılar. önce litold ve gilbert adında tournai’li iki flaman kardeş köprüden surlara atladılar, diğerleri onları takip etti. surun bu kesimini ele geçiren godefroi ve tancred, adamlarıyla birlikte derhal bu aradan şehre indiler. bu arada godefroi, ana ordunun şehre girmesini sağlamak için adamlarından bir kısmını sütunlar kapısını açmakla görevlendirdi. şehre giren haçlılar büyük bir katliam yaptılar. her şeyin kaybedildiğini gören vali ve adamları, kudüs’ten canlı çıkan tek müslüman grup olmuştur.

    kudüs’te öldürülecek müslüman kalmayınca haçlı liderleri kutsal mezar kilisesine giderek burada tanrıya şükür duası ettiler. 17 temmuz günü ise, şehrin idare şeklinigörüşmek için toplandılar. önce bir kral mı yoksa bir patrik mi seçilmesi konusu gündeme geldi. bir kısmı kutsal şehrin dinî otorite ile yönetilmesine taraftardı. fakat, bu mevkiye layıkolan kişi adhemar ölmüştü. şimdi bu mevki için gösterilen adaylar ise uygun bulunmuyordu.sonunda, kraldan önce patrik seçme teklifi bir kenara bırakıldı. sonraki günler ise, krallık tahtına kimin yükseltilmesi gerektiği hakkında yapılan dedikodular ve entrikalarla dolu geçti.yüksek rütbeli din adamları ve asilzadelerden oluşan meclis, bu mevkiye önce raymond’u seçti. fakat o, isa’nın dikenli taç giydiği şehirde kral olmayı kabul edemeyeceğini söyledi. ikinci seçimi godefroi kazandı ve teklifi kabul etti. ancak, politik aldatmaca sözlerle kutsal şehirde krallık tacı giymeyeceğini, kendisine kral yerine “kutsal mezarın savunucusu”(advovatus sancti sepulchri) unvanını alacağını söyledi. bundan sonra da arnould adında bir papaz kudüs patriği seçildi. arnould, siyasi işlerde godefroi’ya hiç karışmadı ve kendisini kilise işlerine adadı.

    godefroi’nın idareyi ele almasından sonra ağustos ayında haçlılar kendilerine karşı harekete geçmiş ve remle’ye kadar ilerlemiş olan mısır fâtımî ordusunu âni bir saldırıylayenilgiye uğratınca, filistin’deki hakimiyetlerini garantilemiş oldular. ağustos sonunda, başta normandiya dükü ve flandre kontu olmak üzere birçok haçlı reisi kuvvetleriyle birlikte kudüs’ten ayrılıp yurtlarına dönemeye başladılar. yeminlerini yerine getirmişler, kudüs’ü hıristiyanlara kazandırmışlardır.

    *lütfi şeyban, kudüs’ün haçlılar tarafından alınması ve ilk kralları godefroi ile halefi ı. baudouin (17 temmuz 1099 – 18 temmuz 1100)
    --- spoiler ---