şükela:  tümü | bugün
  • ıkı chesıttır.bı cheshıdı shansılıdır her izmarit arkasından temızlenır, ıkıncuı cheshıdı dolar tashara saga sola yatara devamlı bırakıldıgı yerde durur renksız ve pıs bı hayatı olur. (kulluklere ihtimam gosterelim arkadashlar)
  • sariyahsi ve bildigim kadari ile icanadolunun bircok il,ilce kasaba ve köylerinde, zobalarin külünü ve yakilacak ise yaramayan cöplerin atildigi cöplük. bizim sariyahside (tah. 20 sene önce) her mahallede bir tane mevcuttu.
  • anadolu köylerinde evlerin arkasında bulunan, çoğunlukla kül dökülen yerlere denir. ocaklardan ve sobalardan çıkarılan küller ve çöpler buraya dökülür. cinlerin ve perilerin buralarda çok fazla olduğu söylenegelir.
  • (bkz: #7050652)
  • küllük, bir dönemin ünlü edebiyatci kahvesi. dergisi de cikmis "küllük" adiyla. 1940 yilinin eylul ayinda 15 krs eder ile satisa sunulmus...
    sıtkı akozan da güzellemis iki dizeyle:
    "sanmayın avare bülbüller gibi güllükteyiz
    biz yanık bir kor gibi aksam sabah küllükteyiz."
  • (bkz: kült ablası)...
  • inonu universitesi fen - edebiyat fakultesi kantininin adidir.
  • evlerimizden pansiyonlarımızdan veya barı yoğu bir şilte ile bir bavul ve beş kitap- büyük aşklara, büyük hayatlara dair; büyük, ah!... ve sefil şartlar- olan odalarımızdan, daha gün kendini bulmadan fırlar, şehrin her yönünden küllüğe dökülürüz.

    (tarik buğra-yarin diye birşey yoktur, 88)

    akşehirli tıb talebesi, ilk defa rıfkı melûl ile gittiği küllük'te ibnülemin, yahya kemal, ahmet hamdi tanpınar, ali nihat tarlan, fuat köprülü, mükrimin halil yınanç, emin ali çavlı, yavuz abadan, nurullah ataç gibi ünlü bilim adamlarını, yazarları tanır ve kısa sürede büyüsüne kapıldığı bu kahvenin en sadık müdavimlerinden biri haline gelir.

    …..

    küllük ve beyazıt- laleli şehzadebaşı üçgenindeki diğer kahveler, 1930'lu yıllarda en parlak dönemini yaşayan, ancak 1940'ların sonlarına kadar varlığını devam ettiren "esafil-i şark'ın mekanlarıdır. necip fazıl'ın babıâli'de ahmet hamdi tanpınar'ın da saatleri ayarlama enstitüsü adlı romanında uzun uzun anlattıkları bu kahvelerin müdavimleri birinci dünya harbi'nin bütün acılarını yaşamış ve giderek hayata mizahın penceresinden bakarak rahatlamayı itiyat edinmiş aydınlardır. aslında her biri bir ayaklı kütüphanedir, fakat hiçbir ciddi mesele onların masasında sonunda şakaya ve mizaha bulanıp ortaoyunu muhaveresine döndürülmekten kurtulamamıştır.

    ciddi bir fikri ve meselesi olanlar önceleri sadece nezaket icabı dinlenir, ancak zekası ve muhayyilesi mizah yönünde sürekli uyanık esâfil-i şark, bu yeni fikri veya meseleyi şakaya en müsait tarafından yakalana kadar. zaten ciddî meselelerden söz edenlere bu kahvelerde "nizamıâlemciler" denmektedir. tarihten bergson felsefesine, aristo mantığından yunan şiirine, psikanalizden ispritizmaya, politikadan müstehcen hikayelere kadar her şeyin konuşulduğu bu kahvelerde kavgaya yer yoktur. biri kavga çıkarmışsa, mutlak şehir hayatına intibak edememiş, kaba içgüdülerini yenememiş şiş taifesi'ndendir. bir esâfil-i şark mensubu yahut nizamıâlemci, ancak şiş'liği tutarsa kavga edebilir.

    (beşir ayvazoğlu, büyük ağa tarik buğra, 21)

    sanmayın âvâre bülbüller gibi güllükteyiz

    biz yanık bir kor gibi akşam sabah küllükteyiz.

    (sitki akozan, küllükname; 1936-istanbul)

    istanbul'da küllük: beyazıt camiinin türbe kapısı dışında, körfez şeklinde ve bahçemsi bir yerdir. burası beyazıt semtinin mütevazı, fakat çok güzel bir köşesidir. bilhassa yaz tatilinde üniversite ve lise hocalarıyla memleketin bir çok fikir ve sanat adamlarının uğrağıdır. bu köşenin üç adı var; muallimler köşesi, akademi, küllük; en meşhuru küllük'tür.

    (sabahattin ali, küllükname'nin önsözü)

    mükrimin halil yınanç'lar, ali nihat tarlan'lar, rıfkı melûl meriç'ler giderdi oraya. adı darüttalim'di, fakat, fakat bizim üstatlar zaviye-, esâfil-i şark yani doğulu sefillerin mekanı derler, kendileri ile tatlı tatlı dalga geçerlerdi. ve, gece yarılarına kadar vakit öldürürlerdi. ne yalan söyleyeyim, vakit öldürmenin öyle tatlısını hiçbir zaman beceremedim. (…) çünkü her biri bir ayaklı kütüphane idi. tarih, edebiyat, kozmoğrafya, şifalı bitkiler, ahval-i âlem! kısacası neler bilmezlerdi! ve bildiklerini de ne güzel anlatırlardı! onları dinler ve yazmanın, kitaplaştırmanın gereksizliğini anlardım. nitekim onlar da yazmaya gerek görmemişler, her biri, kendi dalında bir düzine eser verebilecek iken, yasak savmışlardır.

    (tarik buğra, bu çağin adi)

    küllük kahvesi, borcumu ödeyemediğim birkaç alacaklımdan birisidir. yazmayı tasarladığım ikinci piyesimin adı "robert taylor küllük'te" idi. ama ne bir piyes, ne bir roman… sadece bir tek hikaye. ve bazı atıflar… hakkını verebilmiş değilim. belki yadırgayacaksınız, ama inanın, küllük garsonları, briççileri, prafacıları, fuat köprülüleri, yahya kemal'leri, mükrimin halil'leri, rıfkı melûl'leri, yavuz abadan'ları, nurullah ata'ları, ali nihat'ları ve üniversitelilerinin yanında çarşı esnafı ile edebiyat ve kültüre bağlılığımı babamın kitapları kadar beslenmiş, beni bir o kadar da zenginleştirmiştir.

    (tarik buğra, politika dişi)
  • dokuzuncu nesil çaylak.
  • 2002 - 2003 yılları civarında bir defaya mahsus olmak üzere birkaç genç tarafından hazırlanıp kül isimli edebiyat dergisine ek olarak çıkarılmış karikatür ekidir. sonra da bir daha görülmemiştir.

    (bkz: kül öykü)
    (bkz: bilal kolbüken)