şükela:  tümü | bugün soru sor
  • mühim olanın var olmak değil, onurlu bir şekilde var olmak düsturunu sahip olan kişinin ölüme meydan okuma destanıdır.

    geçimşten günümüze ve günümüzden tarihin tozlu sayfalarına; ne mutlu türküm diyene!
  • teoman yabgu'nun kuzey asya'da büyük türk hakanlığı'nı kurduğu yıldan, milattan önce 220 yılından, 854 yıl geçmişti. milad'ın 634. yılında büyük türk hakanlığı, mühim bir kriz devresine girmişti. bu çağda, büyük türk hakanlığı'nın başında göktürk hanedanı bulunuyordu. türklerin en büyük ve ananevi düşmanı, çin imparatorluğu idi. göktürk hanedanından gelen 10. büyük türk hakanı çuluk kağan çinliler , bir çin prensesi olan eşi içing hatun eliyle zehirletmişlerdi. 621 de zehirlenerek ölen çuluk kağan'ın yerine kardeşi kara kağan geçti ve içing hatun'la, yani dul yengesiyle evlendi. kara kağan, zayıf bir şahsiyetti. çinli eşinin entrikalarıyla büsbütün yanlış hareketler yapmaya başladı. üst üste gelen soğuklar ve kıtlık yılları da türk illerinde büyük zararlar meydana getirdi. bu durumdan faydalanan çinliler, kuzeye, türk ülkelerine büyük bir ordu gönderdiler .kara kağan yenildi. 100.000 türkle beraber çinlilere esir oldu. 4 yıl çin'de yaşadı kederinden öldü.

    çinliler, kara kağan'ın yerine doğu göktürk prenslerinden sirba kağan'ı türk imparatoru ilan ettiler .sirba kağan, bir kukladan ibaretti. hayatı 9 yüzyıla yaklaşan türk devletinin, çin'e tabi olduğunu kabul etmek mecburiyetinde kaldı. yüzyıllarca çin'in ve bütün asya'nın efendisi olan türkler , bu utandırıcı boyunduruktan silkinmek için fırsat gözlüyor , kendilerine bir lider arıyorlardı. bu lider , ortaya çıkmakta gecikmedi. bu kahraman, çuluk kağan'ın küçük oğlu, içing hatun'un üvey oğlu ve kara kağan'ın yeğeni, genç bir türk imparatorluk prensiydi. adı kür şad'dı. 40 kişilik bir ihtilal komitesi kuruldu ve kür şad'ı, çeşitli meziyetlerinden ötürü komitenin başbuğu seçti. çinliler'i türk yurdundan kovmak ve çin'de esir yaşayan türkleri kurtarmayı amaç edinen bu ihtilal komitesi başarı kazanırsa, kür şad hakan olmayacak ve siyasetten çekilecekti. zira ihtilal tamamen milli bir gaye ile yapıldığından, hiç bir türk'ün gönlüne şüphe düşmemesi lazımdı. kür şad'ın imparator olmak gayesiyle başa geçtiği söylenmemeliydi. nitekim önce komite üyelerinden birkaçı, kür şad'm müstakbel hakan olarak ilan edilmesini teklif etmiş, fakat bu teklif, kür şad tarafından kesinlikle reddedilmişti. bunun üzerine, ihtilal başarıya ulaşırsa, kür şad'ın ağabeyinin oğlu, yani yeğeninin hakan yapılması kararlaştırıldı.

    bu sıralarda çin'de 18. imparatorluk hanedanı olan tanglar'dan 2. imparator li şih-min hüküm sürüyordu. li şih-min 40 yaşında ve 13 yıldan beri tahtta idi. çin, 50 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık devletiydi. kuzey çin'de boyunduruk altında yaşayan yüz binlerce türk, her an yok edilmek tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

    türk ihtilal komitesinin planı şöyleydi : imparator li şih-min esir edilecek, türk illerine kaçırılacak, sonra çin sarayında esir bulunan türk ileri gelenleri ve çin boyunduruğundaki türk topraklan ile değiştirilecekti. ihtilal başarıya ulaşır ulaşmaz, yani çin mparatoru ele geçirilir geçirilmez, bütün türkler ayaklanacaklar , rastladıkları çinli'yi öldürüp istiklal kazanacaklardı.

    çin imparatoru'nun her gece kılık değiştirerek başkenti çangan şehrinde dolaştığı, türkler tarafından haber alınmıştı. bir sokak baskınıyla imparator'un esir edilmesi, oldukça kolaydı. ancak bu işin yapılması kararlaştırılan gece, aksi bir tesadüfle, büyük bir fırtına patlak verdi. imparator sarayından çıkmadı. kür şad, gecikilirse ihtilalin duyulacağından ve türklerin kılıçtan geçirilmesinden korktu. akıl almaz bir cesaretle, imparatorluk sarayını basıp imparator'u silah kuvvetiyle ele geçirmek kararını verdi. arkadaşlarının, çinliler'le kıyas kabul etmez derecede iyi silah kullanmalarına güveniyordu.

    gerçekten o gece 40 türk asilzadesi, çin imparatorluk sarayını bastı. pek kanlı bir vuruşma oldu. yüzlerce çinli muhafız, 40 türkün keskin nişancılığı ve vuruş mahareti karşısında can verdi. türk okları ve kılıçlan, yıldırımlar gibi yağıyor ve değdiği yerden sütunlar halinde kan boşanıyordu. ancak çin imparatoru'nun hassa kuvvetleri, yerden mantar bitercesine çoğalıyor , bir ölü muhafızın yerini on kişi alıyordu. öyle bir an geldi ki, kür şad, imparator'un ele geçirilmesine imkan olmadığını anladı. sarayı terk etmek emrini verdi. ancak yaya olarak kaçmaya kalkışmak delilikti. mutlaka binecek at bulmak icap ediyordu. sarayı basan türkler , sokaklarda göze çarpmamak için atsız gelmişlerdi. tek yol, sarayın has ahırını basıp at ele geçirmekti. öyle yapıldı. imparatorun has ahırına giren kür şad ve 39 arkadaşı, seyisleri öldürdüler .buldukları atlara atladılar . bütün muhafız duvarlarını parçalayarak saraydan çıkıp gittiler. şehir surlarının bir kapısını zorlayıp çin başkentinden de çıktılar. ancak arkalarından bütün bir çin ordusu geliyordu. vey ırmağı kıyısına gelince, amansız takip, korkunç bir vuruşma ha!ini aldı. irmağa varan kür şad ve 39 yoldaşı, suyu geçemeden çinli1er tarafından durduruldular .birkaç yüz çin askeri, türk oklarıyla vurulup düştü. fakat 40 türk’te artık değil dövüşecek, yay çekip kılıç savuracak takat kalmamıştı. göz yaşartıcı, pek haşmetli bir kahramanlık sahnesi içinde, güneşin ışınları karanlığın perdesini yırtmaya başladığı anlarda kür şad ve 39 arkadaşı, canlarını mümkün olduğu kadar pahalıya satmak için, son gayretlerini harcadılar her dakika bir türk, vey ırmağının san topraklar üzerine seriliyordu. bir an için çevresine bakmak fırsatı bulan ve vücudunda düşman silahı değmemiş yer kalmayan kür şad, kendisinden başka kılıç sallayan kimse göremedi. arkadaşlarının hepsi ö1müştü. son kılıcını savurdu. şanlı atalarını, teomanı, oğuz hanı, bumin ve istemi kağanları hatırına getirdi. gözlerini yumdu ve 39 arkadaşının vefalı göğüslerine doğru düştü.

    ihtilal başarılamadı diye çin boyunduruğundaki türkler sinmedi. bütün türk illerinde, hiç bir kuvvet tarafından karşı konulmasına imkan olmayan bir istiklal rüzgarı esti. 639 yılının karanlık ve fırtınalı bir gecesinde 40 türkün hayalden dahi geçirilemeyen baskını,çinlileri kalplerinin derinliklerine kadar titretti.türkler, kür-şad’ın kardeşleri ve yeğenleri , pek şanlı göktürk hanedanından yeni başbuğlar buldular.istiklal ülküsü, yeniden taşarak, bütün çini basmak, yine asya’nın efendisi olmaktı.

    alıntı: http://uludagsozluk.com/e/10821318/
  • niyazi yıldırım gençosmanoğlu adlı türk şairinin, atsız'ın bozkurtların ölümü isimli romanından esinlenerek kaleme aldığı destanın adı. çin devletinin, türk devleti meclis başkanı binali yıldırım'ı, göktürk kağanlığını yıkan tang hanedanının kıyafetleriyle karşılamasıyla (bkz: çin'de binali yıldırım'a sinsi karşılama) yeniden akıllara ve gönüllere düşmüş olan destanın tamamı şu şekildedir. ruhları şad olsun:

    kür şad ihtilali destanı

    gök türklerin çin başkenti si gan fu’da on yıl tutsak kalışları, kırk yiğidin kürşad’ın çevresinde tek yürek oluşları…

    kurtuluşu erkekçe ölmekte buluşlarıdır.

    kırk yiğit,
    birer birer
    devrilecekler…
    fakat,
    birgün yine
    dirilecekler!

    gece…
    si gan fu’dayız,
    bin üç yüz elli yıl önce…
    bir çin kentidir si gan fu,
    bu,
    sarı su
    demektir çince…

    çindeyiz…
    en kara bir gündeyiz.
    bir kara duman tutmuş bahtımızı,
    karanlık içindeyiz…
    çin’e tutsak olalı
    on yıl geçti aradan.
    ne katıymış canımız,
    ölmedik bu yaradan…

    on yaşına basmıştı çin’de doğanlarımız,
    on yaşında tutsaktı yavru kurtlar..
    on yıldır töresiz,
    bayraksızdı yurtlar…
    on yıl olmuştu yıkılalı
    gök türk kağanlığı.
    çöreklenmişti asya bozkırları üstüne,
    koyu bir çin karanlığı…
    yıkılmıştı ötüken’de otağlar,
    türk budunu yaslıydı.
    on yıldır gerilmiyordu yaylar,
    kılıçlar paslıydı.
    koca kurtların başları avuçlarında,
    elleri böğürlerinde bozkurtların,
    deli kurt usluydu…

    tutsaklık acısı ile kavrulanların geçmişi
    düşündükleridir:

    yıl, milâdın altı yüz yirmi dördü…
    büyük bozgundan birkaç yıl önce…
    orta asya yaşanılmaz bir yerdi.
    ak saçlı kadınlar, ellerini vurup dizlerine,
    yerle gök üstüne ağıt derlerdi.

    yeşil yurt çöldür şimdi
    denizler göldür şimdi
    odumuz, ocağımız
    savrulur, küldür şimdi…

    güneş alınlarda bir kızgın yazı…
    kalmamıştı dirliğin tadı, tuzu.
    bir yel esmişti ki öylesine,
    tersine dönmüştü evrenin çarkı.
    bozulmuştu yerin, göğün düzeni,
    sarmıştı budunu bir büyük korku…
    açlıktan kırılıyordu çoluk çocuk,
    ölüler doldurmuştu evi-barkı…
    bir kızıl tamuya dönmüştü bozkır,
    ne koyun kalmıştı, ne yılkı…
    “delinse yer, çökse gök…”
    dayanılırdı belki…
    beterin beteri varmış meğer,
    çin’e tutsak etmişti tanrı, türk’ü!…

    tutsak bir türk için atsız, pusatsız, savaşsız
    geçen her yıl, bin yıl kadar uzundur ve
    utanç vericidir:

    on yıl oldu çin’deyiz
    bir karanlık indeyiz.
    ne kılıç, ne ok, ne yay…
    on yıl bu, dile kolay…

    on yıllık tutsaklığın
    utancı içindeyiz.

    tutsaklık, ok yarasından acı, em fayda etmez
    bir sancıdır. fakat kurtuluş için yaşamak
    boyun borcudur:

    yıl, milâdın altı yüz kırkı…
    gece.
    si gan fu’dayız…
    si gan fu, çin’dir…
    çin’de geceler,
    kör bir kuyu gibi derindir…
    bir sarı kâbus böler uykuları,
    uykular tedirgindir…

    dayanılmaz on yıllık tutsaklığa!

    bizi on yıl yaşatan,
    bir kutlu kindir!

    on yıllık tutsaklıktan sonra, gönüllerdeki
    türklük odunun parlamaya, yüreklerin
    göğüsleri zorlamaya, bozkurtların derinden
    derine gürlemeye başladığıdır:

    yıl milâdın altı yüz kırkı…
    gece yarısı…
    bir bozkurt ünledi geceye karşı:
    “var mı tutsaklığın ölümden farkı???”
    yıl, milâdın altı yüz kırkı.
    si gan fu’dayız.
    bir deli kurt ünler geceye karşı:
    “sanmayın uykudayız!!!”

    yıl milâdın altı yüz kırkı…
    gece…
    bir koca kurt ünler geceye karşı:
    “kurtuluş uğruna kılıçlar keskin,
    boyunlar kıldan ince!!!”

    yıl milâdın altı yüz kırkı…
    gece…
    si gan fu…
    yavru kurtlar ünler geceye karşı:
    “uuuuuuuuuuuuuu!!!”

    kurt ulurdu
    kurt ulurdu
    it ürür, kurt ulurdu,
    bir bozkurt yol gösterse,
    tutsaklar kurtulurdu.

    tahtadan yapılmış çin evleri… tutsaklar
    mahallesinde kür şad’ın evi… ve bu evde
    kırk türk’ün kılıçlar üstüne ant içtikleridir:

    si gan fu kenti…
    si gan fu kentinin sokakları dar,
    bir özge ağıta gebedir şimdi,
    si gan fu sokaklarında kaldırımlar!…

    koyu bulutlar dolaşmakta
    sivri kulelerde,
    bulutlarda yıldırımlar…

    yıl, milâdın altı yüz kırkı.
    indi si gan fu sokaklarına bir gece,
    dağları bekleyen korku!

    si gan fu kentinde tahtadan bir ev,
    tutsaklar mahallesinde…
    yüz bin tutsak bir ağızdan söyleşir,
    bu bir evin sesinde…

    si gan fu kentinde tahtadan bir ev,
    bu evde biri.
    bir kasırga gücü var nefesinde…

    si gan fu kenti…
    ve tahtadan ev…
    bu evde biri.
    pençeleri asya kadar kocaman,
    yumrukları tanrıdağ kadar iri!..
    yüz bin yürek atmadadır göğsünde…

    si gan fu kentinde tahtadan bir ev,
    bu evde toplandı bir gece kırk dev.
    ortada biri..
    adlarıyla çağırarak kırk eri,
    sordu:

    “ölüm mü, dirlik mi?”

    kırkı bir ağızdan “ölüm” dediler!

    bir uçmak tadıydı dillerindeki,
    sonra el attılar kemerlerine,
    bir anda sıyrıldı bellerindeki!!
    and içeceklerdi türk töresince,
    gömgök kılıçlardı ellerindeki!…

    üç kez dediler:

    gök girsin, kızıl çıksın
    gök tanrı sen tanıksın!
    gök girsin, kızıl çıksın
    gök tanrı sen tanıksın!
    gök girsin, kızıl çıksın
    gök tanrı sen tanıksın!

    ve türk budunu yaşasın diye
    kıyamete dek
    birleşti kırk yürek!..

    kırk yiğit ihtilâlci, akşamları gezintiye çıkan çin
    kağanını tutsak edip türklerin kurtuluşunu
    sağlayacaklardı. fakat, büyük talihsizlik!.. o gece, yağmur yağmaya ve görülmemiş bir hızla rüzgâr
    esmeye başlamıştı. çin kağanı, bu durumda gezintiye
    çıkamazdı. kırk er, sözleşilen yere gelmiş bulundular. işin kötüsü, içlerinden birinin kavşıta gelmeyişiydi!!!
    kırk gök türk’ün artık geriye dönüş olmadığını
    anlamaları ve çin sarayına yürümeleridir:

    tutsak olur
    tutsak olur
    türk nice tutsak olur?
    kurtuluş olmaz deme
    el ele tutsak olur!

    gece…
    bir yağmur başladı ince ince…
    iğri sokaklarda karanlık,
    zifir gibiydi!
    rüzgâr esiyordu alabildiğine…
    rüzgâr, yüzümüze küfür gibiydi!

    çin’deydiler…
    ne kötü gündeydiler.
    yürüdü kırk yiğit çin sarayına,
    beyler öndeydiler!..

    adımlar atılmıştı bir kez,
    dönmezdi.
    öç odu tutuşmuştu yüreklerde
    sönmezdi.
    yalındı kılıçlar.. kana girmeden
    kına konmazdı.

    çin’di bu,
    kindi bu,
    kandı bu
    suyla yunmazdı!!!

    tutsaklık yarası kansız onmazdı!

    yağabildiğince yağmur,
    esebildiğince rüzgârdı…
    yürüdü kırk yiğit çin sarayına,
    ölümden öte ne vardı!!!

    geceydi,
    uyuyordu si gan fu kenti,
    geceydi…
    ölüm, her zamanki gibi iki heceydi.

    geceler güzeldi asya bozkırlarında,
    çin’de işkenceydi…

    kara bulutlar yığıladursun
    çin göklerine..
    tanrı dağları’nın karlı yamaçlarından
    derinden derine
    bozkurtlar sesleniyordu..

    yürüyordu kırk yiğit çin sarayına,
    destanlar tarihi yeniden
    süsleniyordu…

    kara bir duvar gibiydi karanlık…
    karanlık göğüsleniyordu.

    değişmezdi tanrı yasası,
    yeni bir hayat,
    yeni dökülecek kanlarla besleniyordu!!!
    karanlıktı, rüzgârdı, yağmurdu…
    yay kirişleri ıslanıyordu!

    yalın kılıçtılar…
    tepeden tırnağa hınçtılar…
    içlerinde ak saçlı koca kurtlar,
    nice savaş görmüş baturlar vardı.
    bazıları delikanlı gençtiler…

    bilirlerdi niçin doğdular,
    nerde öleceklerdi…
    at üstünde doğmuşlardı,
    yerde öleceklerdi!!

    atları yoktu,
    ilk kez,
    yaya döğüşeceklerdi!!!.

    ısırıyordu rüzgâr, kırbaçlıyordu yağmur…
    kan kokuyordu karanlığın
    kara dişlerinde…
    kurtuluşun türküsünü uluyordu bozkurtlar
    yay kirişlerinde!..

    çin ülkesi
    çin ülkesinde çinli sayısını
    bilen yoktu.
    kaç kadın, kaç er kişi vardılar!
    kırılsalar kırk tamu doldururdular.

    genişti çin ülkesi…
    kırk gün at tepilse mola vermeden
    bir baştan bir başa erişilmez!

    azığı, akçası, ürünü boldur
    fakat pazarlığa girişilmez!
    savaşta bir türk’e kırk çinli düşer.
    teke tek vuruşulmaz!

    tanrı da ezelden düşman yaratmış
    barışılmaz!!

    bu gece yine o, sayıca çok…
    ve ihtilâlciler hepsi kırk kişi!
    neylerse güzeldir tanrı’nın işi…
    karışılmaz!!!

    çin sarayi
    çin sarayı taş duvarlar içinde
    ve demir kapılıydı.
    kırkların içinde yumru’yla yamtar
    dev yapılıydı.

    birer kaya parçası kucaklamış her biri
    her kaya bir çinli evinden iri!

    bunlarla kırarak demir kapıyı,
    alacaklar saray denen yapıyı…

    rüzgârdı, yağmurdu, karanlıktı…
    yol, yıllar kadar uzun,
    her şey bir anlıktı…

    aynı hızla atıyordu yürekler,
    aynı ezgi idi dudaklardaki.
    kindi, öfkeydi ayaklardaki…

    yürüyordu kırk yiğit,
    yağıyordu yağmur, boğuyordu yel…
    ve uzun saçları rüzgârda tel tel…

    ok… kargı… kılıç saraya doğru…
    bir gök tuğ yükselir tanrıdağı’ndan,
    ardınca yoldadır, “elli milyon ruh”
    biri sorar:

    “gidiş nereye doğru?”
    alp er tunga der:
    “oraya doğru!!!”

    kür şad
    ben,
    bumun kağan torunu,
    çuluk kağan oğlu kür şad!
    otuz bile değil yaşım!

    çin’de tutsaklığa dayandım on yıl,
    işe yarar diye başım!!!
    azığa, akçaya, eğilmez boynum,
    savaştır aşım!

    ırkım almadıkça çin’den öcünü,
    ölsem de yine bitmez savaşım!!!

    bir bozkurt oğluna dirlik yaraşmaz…
    tutsak yaşıyorken bunca soydaşım!!!

    böğü alp
    az konuşur,
    öz konuşurdu.
    sorulmadan söze karışmaz,
    yeri geldiğinde uz konuşurdu!

    şaşmazdı doğru bildiğinden,
    bilmediğini danışırdı.

    yardımlıydı dostlarına,
    düşmanıyla amansız vuruşurdu!
    kılıç sallamada, kargı sançmada
    yoktu üstüne…
    oklaşır, güreşir, yarışırdı!…

    beydi.
    bey olduğu için öndeydi!

    düşünüyordu on yıl önceyi…
    böğü alp, on yıl öncesinden
    biliyordu bu geceyi…

    kıraç ata’ya gitmişti bir gün,
    kocamış kam, okumuştu ona
    geleceği!…

    demişti:
    yıkılacak gök türk kağanlığı
    çökecek üstünüze çin karanlığı!..

    demişti:
    “çin’de…
    bir ulu kent içinde
    kırk er görüyorum!..
    aralarında sen de varsın!
    yağmur yağıyor…
    döğüşeceksiniz!!!”

    gök börü
    son savaşta,
    bir çinli okuyla delinmişti
    gözünün biri!
    tek gözüyle gelmişti si gan fu’ya
    deli gök börü…

    bir gün, bir çinli subay,
    “tek gözlü” diyerek edince alay,
    gök börü’nün deliliği tuttu,
    çinli subaya bir tokat attı!..
    patlamıştı gözü çinli subayın…
    bundan sonrasını artık sormayın…

    bir kütüğe bağlayıp
    tam yüz değnek vuruldu!
    sarı alevli ocaklarda
    şişler kızdırıldı!!

    şişler…

    bir yılan gözü gibi kıpkızıldı…
    saplandı gök börü’nün gözbebeğine
    ve üç damla yaş düştü yüreğine
    çin… çin… çin! diye.
    uğuldadı sonsuzluğa dek gökler…
    kin… kin… kin!… diye

    yakarış
    iki gözden yoksun deli gök börü, on yıl boyunca
    durmamış, gök türk çocuklarına güreşmeyi,
    oklaşmayı, kılıçla vuruşmayı, bıçak ve kargı
    sançmayı öğretmişti. kür şad tarafından ihtilâle
    katılması kabul edilince sevincinden deliye
    dönmüş, yetiştirdiği genç savaşçılarla kür şad’ın
    katına giderek ant içmişlerdi. gök börü, ihtilâlden
    bir gün önce evinin bir köşesinde oturdu. ellerini
    göğe açtı ve şöylece yakarmaya başladı:

    karaların, denizlerin,
    göklerin tanrısı!
    rüzgârların, şimşeklerin,
    türklerin tanrısı!
    öcüm yağıda kalmasın,
    budun tutsak olmasın,
    gücünden güç ver bana!

    türk tanrısı!
    acunun tek tanrısı!
    özge nesne istemem…
    istersem hiç ver bana!

    eşimi aldın,
    yüreğim yaralandı.
    gözlerimi aldın.
    gündüzüm karalandı,
    yüksünmedim.
    çinliden gayrı yarattığından
    tiksinmedim!

    gerçek tanrı!
    gökcek tanrı!
    sönmez ışığından bir damlasını
    yoluma fırlat.
    dokuz yıllık karanlığımı
    aydınlat!!!
    kana kana vuruşabileyim.
    doya doya kırışabileyim…
    ululuğunu saç,
    gözlerimi aç.
    dileğime erişebileyim.

    türk tanrısı!
    acunun tek tanrısı!..
    çok değil,
    öcümü alıncaya dek,
    yağıyla döğüşüp ölünceye dek,
    esirgeme ışığını…
    damarlarımda kan tükeninceye dek!

    tanrı’nın esirgemesi ve bağışlaması gök
    börü’ye erişti… dokuz yıldır pınarları
    kurumuş gözlerden yaşlar süzülmeye başladı
    gök börü yakarışını şöyle tamamladı:

    ulular ulusu tanrı!
    gönüller dolusu tanrı!

    kuruyan gözlerime yaş verdin,
    yağıyı gösterdin!

    gözlerimin yaşını silme.
    dol gönlüme, eksilme…

    budunu yerindirme,
    yağıyı sevindirme!

    badruk
    en yaşlıları badruk,
    ellibeşindeydi.
    bu gece dirliğinin
    en tatlı düşündeydi…

    tutsak olarak ölmekti
    en korktuğu şey!!
    mutluydu şimdi kocamış badruk.
    çünkü:
    niçin yaşadığını bilecekti.

    ötüken’i görmeyecekti belki…
    fakat, bir ülkü uğrunda
    vuruşarak ölecekti!!!
    ***
    yalın kılıçtılar,
    tepeden tırnağa hınçtılar!
    ağırlık etmesin diye,
    almamışlardı kalkanlarını…
    atılmıştı kınlar!

    üçlerle yediler kimdir bilmeyiz.
    fakat kırklardı bunlar!!!

    yağmur yağıyordu,
    zifir karası bulutlardan…
    bir deli yel savuruyordu karanlığı,
    alıp götürüyordu aydınlığı
    umutlardan!..

    kırk yiğittiler…
    en önde biri.
    kırk yiğittiler…
    en önde biri,
    başını öfkeyle çevirdi geri
    ve sert bir buyrukla bölündü gece:

    “ileri!!!”

    soluğu kesildi karanlığın,
    yürekler kımıldadı.

    çakıldı toprağa öfkesi ilk adımların,
    bilekler kımıldadı.

    kırk yiğittiler,
    en önde biri…

    karanlığı göğüsleyip ittiler…
    bir dağ görkemiyle börkler kımıldadı!

    bir bozkurt ünledi ergenekon’dan,
    şehitler uyandı sinlerinde…
    gökler kımıldadı…

    ve çin uykusunda korkulu bir düş,
    türkler kımıldadı…

    çin sarayının önündeydiler…
    ya olmak, ya ölmek günündeydiler!

    yağlı çıraların sarı aydınlığında
    muhafızlar dolaşıyordu.
    yedi-sekiz kişi kadar vardılar…
    kırk bozkurt yavaşladı ilkin,
    sonra durdular…

    kür şad buyruk verdi öndekilere,
    yaylar gerildi!..
    delindi karanlık tam on yerinden…
    on çinli muhafız yere serildi.

    kırk yiğit koşarak açık kapıdan
    girdiler sarayın iç avlusuna…
    sevinçten uçuyor gibiydiler.
    şaka değil,
    savaş derlerdi buna!

    on yıl ne gürz, ne kargı tutulmuştu.
    ne de kabzalara el atılmıştı.
    ve bilekler, yay germeye hasretti!
    ayrılık, gayrılık bitti bu gece…
    çinliler de sayıca pek cömertti!

    çin sarayının iç avlusu…
    burda muhafızlar sayıyla değil,
    avlu dolusu!

    ben on kat diyeyim, siz yirmi deyin!.
    fakat ne önemi var böyle şeyin?

    beş bin yıldan beri yetmiş ulusa
    tek başına çıkmak türk’ün kaderi!
    değişecek miydi sanki bu gece
    kırkın kaderi?

    sonsuza kadar sürüp gidecek,
    tanrı’nın övdüğü ırkın kaderi!
    sen mazlum insanın umut kapısı,
    çinli, insanlığın çirkin kaderi!..

    yeni bir buyrukla gerildi kırk yay
    art arda üç kez!!!

    al kana boyandı saray avlusu…
    bu anı yaşayan yiğitler ölmez!

    gönlünde öç odu yananlar, vurun!!!
    bu gün, ya bir daha gelir, ya gelmez!!!

    bugün öç almanın eşsiz tadını,
    senin öz mayandan olmayan bilmez!
    ***
    uyandı saray…
    uyandı si gan fu…
    bütün çin uyandı…
    kırk yiğit geçerek geniş avluyu, tunç kapıya dayandı!

    yumru elindeki kocaman taşı
    var gücüyle indirdi…
    arkasından yamtar dev öfkesiyle
    vurdu kapıya!

    fakat ne kapının kırılacağı vardı,
    ne tükeniyordu çin çerisi…
    kırıldıkça geliyordu gerisi!

    ilk düşenler
    kızışıyordu savaş.
    büyüyordu kan…
    iki taraf hâlâ oklaşıyordu,
    hâlâ çıkmamıştı kılıçlar kından!!!

    ilk vurulup düşen turumtay oldu!
    onun arkasından arbuz’la kaban
    verdiler can!

    sonra yeke, alp kaya, kalalduruk,
    ve kocamış ak saçlı badruk…
    bir bir devrildiler.

    omzuna saplanan ok, vız geliyordu
    onbaşı ay kutluk’a.
    ölse de gam yemezdi artık,
    ermişti mutluluğa…
    ***
    çinliler çoğaldıkça
    türkler azalıyordu!
    fakat kurtlar yine kurt,
    itler ittiler!

    bir bir düşüyordu
    bozkurt soylular…
    ölüyorlardı ama,
    yiğittiler!!!

    çinliden kir gidiyordu,
    türk’ten kan!

    işte, onbaşı emen, ilaçin, kutan…
    şehittiler!

    kara budundan iki er
    kara budundan
    il kaya ile
    öküş kara akçi..
    biri kargıcıydı,
    biri bıçakçı…
    yan yana vuruşuyorlardı.

    biri kılıç yemişti omuz başından,
    birinin kan sızıyordu kaşından!

    kara akçi attı kılıcını…
    iki kargısından birini
    aldı eline.
    en öndeki zırhlı çin subayını
    gezledi…

    kin dumanı çökmüştü gözlerine.
    gerildi sağ kolu…
    gerildi göğsü…
    kan yürüdü parmak uçlarına dek!
    ve uçtu kargısı kara akçi’nın
    geberdi bir köpek!

    bu kez öbürünü attı kargının..
    bütün gücüyle…
    ardından haykırdı öç sevinciyle..

    almıştı öcünü gülebilirdi!
    almıştı öcünü ölebilirdi!

    dört bıçağı vardı il kaya’nın.
    üçünü art arda savurdu…
    her biriyle bir çinliyi devirdi!

    fakat atamadı dördüncüsünü…
    oklar delik deşik etti göğsünü!

    önce kaykıldı geriye doğru,
    sonra toparlanıp atıldı ileri…
    bir kan pınarına dönmüştü bağrı!

    son bıçağı elindeydi sımsıkı,
    gömgök!!!
    ……………………………….
    ……………………………….
    gücü kesilmişti il kaya’nın!
    çöktü diz üstü

    dinelmek istedi, kalkamadı…
    uzandı yüz üstü!
    sürüne sürüne vardı duvara..
    bıçağı elinde gömgök,
    göğsünde dokuz yara!

    il kaya hıncını alamamıştı
    son bıçak yerini bulamamıştı!
    buldurmak gerekti yerini,
    sonra yummalıydı gözlerini!

    dönüp sağına,
    bir kez daha baktı bıçağına…
    baktı…
    baktı…
    yanıbaşında saray duvarı,
    elindeki bıçaktı!

    sisli gözleriyle çevresini yokladı…
    öptü bıçağını önce, sonra kokladı!

    sağ elinde bıçak,
    gömgöktü…
    il kaya,
    karabudundan
    bir türk’tü!!!

    bir kez daha öptü bıçağını,
    bir kez daha kokladı…

    bir kez daha…
    sisli gözleriyle,
    çevresini yokladı…..
    ve…..
    üç kez…
    salladı son bıçağını taş duvarlara!!!
    il kaya üç kez,
    çin sarayını bıçakladı!!!

    almıştı öcünü, ölebilirdi…
    tutsaklık yasını silebilirdi!

    on alti yaşında onbaşı göktaş
    savaş sertleşiyor,
    hızlanıyordu.
    oklar, kargılar, kılıçlar
    sabırsızlanıyordu.
    talih gülüyordu çinliye
    türk’e nazlanıyordu!

    utar, tokuş, tanrıvermiş…
    ölmüşlerdi peş peşe…
    yüzlerine vurmuştu övünçleri,
    acılar yüreklerde gizleniyordu!

    yamtar’la yumru demir kapıyı
    durmadan dövüyorlardı…
    hem dövüyor…
    hem sövüyorlardı!

    az ötelerinde onbaşı göktaş..
    son okunu sürdü yayına!
    gezleyip attı,
    ok saplandı bir çinli subayına!

    son oktu.
    gerisi yoktu!!
    oysa ki vuruşmalıydı sonuna dek.
    kullanmalıydı kılıcının kınına dek!

    hiçbiri yoktu,

    son pusatı,
    son attığı oktu!

    göktaş, sol elinde yayı,
    döndü fırdolayı…
    onbaşı ay kutluk yatıyordu solunda,
    cansız!
    yedi ok saplıydı gövdesine…

    birine asıldı onbaşı göktaş!..
    çekti!!
    çekemedi!!
    son gücüyle asıldı…
    çekemedi.

    yamtar’ın oğlu onbaşı göktaş,
    öfkeliydi…
    öfkesini dökemedi!

    kolları düştü iki yanına,
    inleyerek çöktü genç onbaşı!
    ilk kez savaşıyordu dirliğinde,
    henüz on altıydı yaşı!!!

    onu, eritiyordu her an
    sol böğründen giden kan!!!

    son bir kez açıp gözlerini
    baktı…
    ay kutluk’ın göğsündeki oklara…
    uzattı elini, eremedi.
    ve,
    bütün gücüyle haykırdı yamtar’a:
    -hey baba!………

    dev yamtar’ın devce çevrildi başı,
    al kanlar içinde gördü göktaş’ı!..
    koca taş parçası kaldı elinde…
    vuramadı!

    dili tutulmuştu göktürk devinin,
    bir şey soracaktı…
    soramadı!

    bir yürek sancısı aldı usunu.
    ve kucağındaki dağ yavrusunu
    fırlattı kabaran çinli seline…
    sonra sağ elini attı beline!
    çekti kılıcını en yüce hazla,
    düştü çin çerisi yirmiden fazla!!!

    arkasından yumru izledi onu,
    fakat geliyordu kırklar’ın sonu!

    çin seli gittikçe kabarıyordu..
    çağrı ile onbaşı kızıl buka,
    uçmağa varıyordu!!!!!!!
    ***
    binbaşı bögü alp
    kılıçla vuruşuyordu,
    savaşıyor denilmezdi,
    yarışıyordu!..

    ne ölse, gam yerdi,
    ne yaşarsa, sevinirdi
    türk olduğunu bilirdi ancak!
    onunla övünürdü!!!

    kıraç ata’ya gitmişti bir gün,
    sormuştu geleceğini türk’ün.
    kocamış kam,

    demişti:

    “bir akşam,
    çin’de,
    bir ulu kent içinde,
    kırk er görüyorum!
    aralarında sende varsın…
    yağmur yağıyor…
    ırmağın kıyısında döğüşüyorsunuz!!!”
    ***
    iki tarafın da okları bitmiş,
    iki kat çoğalmıştı çin çerisi…
    bir bozkurda yaraşan yiğitlikle,
    uçmağa varmıştı kırkın yarısı!
    yirmi göktürk,
    yirmi kat çin çerisi…
    bir bakıma çok sayılmazdı ama,
    geliyordu gerisi!…….

    çin sarayının avlusunda yirmi gök türk’ün, dört yüz çinliyle vuruştuğu sırada, kür
    şad’ın böğü alp’e seslenişi. kür şad’la birlikte on beş çerinin atlara binişidir:

    -binbaşı böğü alp!
    -buyur kür şad!
    -beş kişiyle sen düşmanı oyala…
    onbeşimiz dalalım gizli yola!
    budur kalan elimizde son fırsat!!!
    -buyruk senindir kür şad!!!
    ***
    böğü alp, çinlilere dalarken kılıcıyla
    bir yandan çevresine bakındı göz ucuyla..
    ünledi:

    -yamtar, yumru, sungur, deli gök börü!!!
    verin omuz omuza, yaklaşın beri.
    yeni savaş düzeni alırken bunlar,
    kür şad’ın arkasından yürüdü onbeş çeri!

    beş yiğit saldırıya
    geçti yeni bir hızla.
    gök börü, iki gözü
    olanlardan da fazla
    kırıp geçiriyordu!

    sungur, babası gibi
    rasgele saldırmıyor.
    ustaca vuruşlarla
    kelle uçuruyordu…

    iri gövdesiyle ortada
    yüzbaşı yamtar.
    esrik bir dev gibi saldırır!

    uzun kılıcı döner havada,
    değse de değmese de öldürür!!

    yumru, böğü alp’ın at uşağıdır,
    yamtar’dan aşağı kalmaz irilikte…
    bir savaşta, yıkılan bir köprüyü
    omuzlayıp tutmuşlardı birlikte!!!!

    sarayın demir kapısını
    beraber zorlamışlardı.
    yoldaşları kan dökerken
    kendileri terlemişlerdi.

    şimdi, canla başla
    bu utancı silmek için vuruşuyordu!
    yumru’nun korkusu tutsak ölmekti!
    bu fırsat bir daha geçmezdi ele
    yumru, ölmek için vuruşuyordu!!!!

    kür şad’a gereken zaman kazandırılmıştı.
    artık buradan ayrılıp gidenlere katılabilirlerdi.
    böğü alp, kapıya yaklaşmaları için buyruk
    verdi. fakat, gök börü ile oğlu sungur’un
    çevresini, çinliler sarmış, çekilmelerine imkân
    bırakmamışlardı. yamtar, ister istemez ölüme
    bırakılmış olan andasına baktı ve kaşlarını
    çatarak bağırdı:

    “gök börü!
    gözünü çıkaran çinli yanında!!”
    buşkulandı ötüken delisi,
    bir alev dolaştı kanında…

    sevinçten kudurmuştu sanki.
    attı kalkanını yere,
    savurdu kılıcını hınçla
    gök börü’nün kılıcı çarpıştı havada,
    bir başka kılınçla!

    kılıcı kırılan gök börü,
    el yordamıyla düşmanına yaklaştı…
    bir aç kurt gibi atılıp
    çinliyle kucaklaştı!

    daha deliydi ötüken delisi
    daha deli…
    bahtiyar.. sevinçli.. öfkeli!

    kızgın şişle gözünü oyandı bu!
    kırbaçlanması için,
    giysilerini soyandı bu!
    tutsaklık acısı üstüne,
    gök börü’yü on yıl karanlıkta
    koyandı bu!!!

    çinlinin gırtlağına
    geçirdi parmaklarını,
    yere yıktı!
    kasıklarını bastırıp dizleriyle
    göğsüne çıktı!

    “tanrının işini görüyor musun?
    kancık dölü!!!”
    derken bıçağına gitti sağ eli…
    sıyırdı hızla..
    çinlinin dışarı fırlayan gözlerine
    daldırdı hazla!!!
    daldırdı…
    daldırdı…
    daldırdı…
    kırktan fazla!
    ***
    gök börü’nün oğlu sungur,
    vuruşuyordu.
    bir elinde babasının attığı kalkan…
    birinde kılıç.

    gövdesi al kan!!!,kırk çinli,
    baba ile oğula kılıç üşürdüler
    ve ilkin,
    sungur’u düşürdüler!

    sungur, dört yaşındaydı
    çin’e gelirken!
    ondördüne basmıştı bu yıl..
    ötüken’in silik hayâli
    vardı gözlerinde,
    ölürken!.
    ***
    gök börü almıştı öcünü.
    başı ve gövdesi paramparçaydı.
    fakat mutluydu.
    öcünü aldıkça kişi,
    ölüm tatlıydı!

    sağ kalan on sekiz ihtilâlcinin
    gizli yoldan saray ahırına inişleri ve atlara binişleridir:

    at üstünde doğup
    at üstünde ölürlerdi.
    şölene, toya, düğüne
    at üstünde gelirlerdi.
    altınla atı yan yana görseler,
    atı alırlardı.

    azıklarını atlarına yedirir,
    kendileri aç kalırlardı.
    vatan gibi, bayrak gibi…
    pusat gibi, avrat gibi…
    atı kutsal bilirlerdi!!!

    on sekiz göktürk nefes nefese
    koşuyordu
    gizli yolda.

    günlerce susuz kalmışların
    suya koşmaları gibi çölde…

    saray ahırını bekleyen,
    yirmi at uşağı şaşırdı önce.
    fakat, gelenlerin az olduklarını görünce,
    değişti durum.
    davrandılar pusatlara!

    önce abi düştü, sonra yirim!!!

    kısa bir çarpışmadan sonra,
    on iki türk bindi atlara.

    bozkurt ocağının sönmeyen odu,
    çuluk kağan oğlu kür şad,
    altında bidevi at,
    buyurdu:
    -çengşi!… tuğrul!.. yamtar!.. yumru!!!
    dört ağızdan tok bir ses duyuldu:
    -buyur!!!
    -her biriniz dikilin bir kapıya.
    biz dışarı çıkana dek bekleyin,
    ardınızdan gelenleri oklayın!
    bu son fırsat, ya bizim, ya çin’indir!

    dört ağızdan tek ses karşılık verdi:
    -buyruk senindir!!!

    çin sarayının geniş ahırında dört türk’ün
    yaptığı savaş ve yamtar’ın yediği son aş:

    ahırın dört kapısının her birine,
    bir er dikildi.
    az sonra saldırdı çinli çeriler,
    yaylar gerilerek oklar çekildi…

    dördü de biliyordu ki,
    buradan öte kurtuluş yoktu!
    her kapıya yığılan çin çerisi,
    üç yüzden çoktu!

    o hâlde,
    kazandırılmalıydı gidenlere
    gereken zaman…
    bırakılmamalıydı nöbet yeri,
    dökülmeden son damla kan!

    daha çok çinli öldürülmeli
    pahalı satılmalıydı can!
    üç yüz değil, üç bin çinli de gelse,
    vermemeliydi aman!

    erlik budur, ülkü budur, ün budur!!!
    budur iman!
    ***
    yirmi birinci çinli’yi düşürürken yumru,
    tuttuğu kapının önüne,
    bir kargı saplandı böğrüne!!!
    yaman bir acıyla kıvrandı.
    kıvrandı… ve kılıcına davrandı.
    iki eliyle havaya kaldırıp kılıcını, indirdi son hızıyla…

    tepeden tırnağa böldü çinliyi…
    fakat kendisi de yığıldı yere
    dayanılmaz bir sızıyla!!!

    çengşi, tuğrul ve yamtar
    yumru’nun öldüğünü gördüler!
    ve çinliler, ahırın içine
    o kapıdan girdiler…
    çengşi, tuğrul ve yamtar…
    buyruk verilmeden geri çekilip
    yan yana durdular!
    üç göktürk, üç yüz çinliye karşı
    cephe kurdular!!!

    çengşi, tuğrul ve yamtar..
    önlerinde üç yüz çin çerisi…
    ve sırtları yemliklere dayalı
    kılıç savurdular!!!

    önce tuğrul düştü,
    az sonra çengşi…
    uçmağa vardılar!!!

    şimdi, üç yüz çinli…
    dev yamtar tekti!
    bir kurta saldıran,
    üç yüz köpekti!

    yamtar, sırtını dayadığı yemliğin sağlamlığını
    denemek için eliyle yoklayıp bakınca, gözleri
    parladı! orada at uşaklarından birinin
    bıraktığı kızartılmış bir et parçası duruyordu!..
    yamtar, sevindi ve eti oradan aldı…

    ötüken devi yüzbaşı yamtar…
    bir elinde et parçası,
    bir elinde kılıç,
    durmuyordu hiç.

    hem savaşıyor, hem yiyordu!
    ve kendi kendine şöyle diyordu:
    “yiyecek buldukça yaşamak yeğdir.”

    iri bir lokma kalmıştı elinde,
    bir kılıç indi bileğine!
    et düştü yere…
    öfkeyle kükredi yamtar,
    saldırdı çinlilere!!!

    fakat,
    sağ bileğine gelen ikinci kılıç
    pusatsız bırakmıştı yamtar’ı
    ötüken devi yüzbaşı yamtar
    pusatsızdı!
    aradı yerdeki et parçasını…
    onu yiyemezse ölüm tatsızdı!

    birden, gördü et parçasını!
    ve aldı yerden.
    isırdı!
    tepeden tırnağa kan içindeydi…
    kılıçlar durmadan iniyordu…
    yamtar, aldırmıyor, eti yiyordu!

    yarı aç yaşamıştı dirliğince..
    fakat aç ölmek istemiyordu!!

    bu et parçasını almak için,
    üç yüz çeri değil, gelse bütün çin
    vermeyecekti!

    aç gitmeye niyeti yoktu
    tanrı katına…
    bunları düşünürken yamtar,
    birden kükredi,
    ve elindeki but parçasını
    indirdi bir çinlinin suratına!!!

    sonra tutup birini boğazından
    dilini bir karış çekti ağzından!

    göktürk devi yamtar,
    anlaşılmaz bir korku salmıştı.
    yaklaşamıyordu çinliler artık,

    tepeden tırnağa kan içinde,
    kaftanı yırtık!!!

    kıpkızıl bir destan deviydi yamtar!!!
    pusatsızdı… düşmüştü börkü…

    üç yüz pusatlı çinli
    öldüremiyorlardı bu, pusatsız türk’ü!!!

    tepeden tırnağa kan içinde
    ve pusatsız…

    ölüm saçıyordu çin sarayına!

    bu sırada bir çinli ok sürüp yayına,
    fırlattı…
    ok, yamtar’ın göğsüne battı!!
    değdi yüreğine!..

    arkadan gelen bir başka ok,
    saplandı küreğine!!
    yamtar,
    yüzyıllık bir çınar gibi sarsıldı..
    bir eliyle göğsünü bastırırken
    öbürüyle yemliğe asıldı.

    kan süzülüyordu şakaklarından.
    kan doluyordu gözlerine…

    ve bir dağa yıldırım düşer gibi,
    oklar yağıyordu üzerine!!!

    başındaydı usu,
    yoktu ölümden korkusu.
    az önceki et parçasını düşündü….
    onu bitiremeden ölürse,
    üzülürdü doğrusu!
    yemlikten çekerek elini,
    sildi kan dolu gözlerini…
    ve bir ok değerken kalçasına,
    uzandı yerdeki et parçasına!

    onu yiyemeden ölürse,
    çinliler sevineceklerdi.

    aç öldürdükleri için bir türk’ü,
    övüneceklerdi!

    yiğitçe vuruşmaktan korkanlar,
    lâyık olamazlardı övünce…

    yamtar, son lokmayı çiğneyip
    tükürürken suratlarına,
    haykırdı çince!!!..

    -karnım tok…….!

    ötüken devi yüzbaşi yamtar,
    yüz yıllık bir çınar gibi
    serilip kaldı…

    yiğitlik ufkunda bir bayrak gibi
    gerilip kaldı….!

    sonsuz koşu
    yıl, milâdın altı yüz kırkı…
    gece…
    tan yeri ağarmadan önce…

    kuzeye doğru, yalın pusatlı
    on iki atlı
    uçuyordu…

    yağmur…
    “yağıyor” denemezdi..
    boşanıyordu.

    esiyordu bir karganmış yel,
    bozkır bir yapışkan,
    boz-bulanık sel…

    delirtiyordu atları…
    atların burun kanatları
    bir kara çadır ağzı gibi
    geriliyordu…

    si gan fu, ötüken arası.. yollar
    yumak gibi sarılıyordu!.
    gittikçe küçülüyordu çin…
    gittikçe büyüyordu için için…

    derin derin soluyordu koca ülke!
    bu,
    akşamdan beri aldığı
    ilk soluktu…

    ve yıllar, bu soluğu
    kuzeye akıtan bir oluktu…

    on iki türk atlısının peşinden,
    on iki ordu yürüdü çin’den!..

    önde vey ırmağı,
    arkada çin…
    önde on iki atlı,
    arkada on iki bin!..

    on iki göktürk atlısının vey ırmağı kıyısına
    vardıkları ve köprünün yıkılmış olduğunu
    gördükleridir:

    vey ırmağı derler
    bir ırmak vardır
    çin’le ötüken arasında.
    sanılmasın bu, orta asya’da,
    herhangi bir ırmak gibidir.

    çin topraklarında uzayan
    hain bir parmak gibidir.

    suyu gelmez içilmeye,
    köprüsü geçilmeye!…

    hele bu gece…
    akşamdan beri, yağan yağmurla
    çıldırmış gider

    bir azgın at gibi,
    başını kaldırmış gider…

    gümüş, atından atlayıp
    dayadı başını toprağa,
    dinledi yeri…

    dinledi.. ordu ordu
    yaklaşan çinlileri…

    dedi: “geliyorlar hem de çok…”
    ne yeterince kargı var sançmaya;
    ne yeterince ok!..

    kara ozan
    bilge bir ozandı.
    hem yiğitti…
    içli deyişleri
    hoş sözü vardı.

    tek başındaydı acunda
    ne oğlu, ne kızı vardı,
    boyun eğmezdi kimseye
    ne de tanrı’ya nazı vardı.

    geri kalmazdı akınlardan,
    her savaşta bir tutam
    tuzu vardı.

    kılıcı kırılmış,
    okları bitmişti….
    omzunda yalnız kopuzu vardı.

    kür şad’ın önünde
    dizleyip yeri,
    dedi: “ben durdururum çinlileri!…

    siz geçit arayın ırmakta
    kurtuluş yok böyle durmakta”

    ve hemen atına atlayıp
    sürdü geri…
    kayboldu karanlıkta…

    gitti… gitti… gitti…
    kara ozan böylesine bir yiğitti…

    az sonra durdurup atını,
    atladı yere..
    bir tümseğe bağdaş kurup oturdu.
    aldı kopuzunu…
    en ince tele vurdu… vurdu…
    ve bütün tellerde gezindi parmakları

    kara ozan hem deyiş söylüyor,
    hem kopuz çalıyordu…

    “kırış günü gelince
    gönül şöyle hoş olur,
    söz kılıçla okundur,
    gayrı sözler boş olur.

    gönül nedir? bir gonca..
    hayat dikendir onca.
    yaşamaya doyunca
    can, görünmez kuş olur.

    bozkurt bizim ünümüz;
    şan doludur dünümüz.
    gelince son günümüz.
    bütün dirlik düş olur.

    kırk kişiydi çerimiz,
    düşüp kaldı yarımız.
    baş koyacak yerimiz
    yağız yerle taş olur.

    kara ozan, söz uzun…
    feryadı çok kopuzun.
    bir bir andıkça, gözün
    kanlı kanlı yaş olur..”

    karanlık bozkırda, kopuz sesini duyan
    çinlilerin kara ozan’ı görmeleri… başına
    toplanıp durmaları… yüzlerce itin bir kurda
    ürmeleri… ve kara ozan’ı vurmalarıdır:

    türkleri kovalayan çin atlıları,
    kopuz sesini duyunca durdular.
    “neyin nesidir” diye meraklanıp
    o yana at sürdüler…

    kara ozan dalmış söylüyordu…
    çinliler çevresini sardılar!..

    bir göktürk, bozkırda, gece yarısı
    kopuz çalıyordu yağmur altında!
    çinliler şaşırmış bakıyordular…

    kuşkulanmadılar önce…
    fakat bir çin subayı
    şakağındaki kılıç yarasını görünce
    sordu, çince:

    “kimsin, buralarda ne arıyorsun?”

    kara ozan aldırmadı
    kimliğini bildirmedi.
    çin subayı yere indi atından
    karganmışlık saçarak suratından
    yaklaştı… yaklaştı…
    tepeden tırnağa süzdü ozan’ı
    süzdü iyice!

    lime lime olmuştu kaftanı;
    kan sızıyordu yarasından…
    belli ki savaşmıştı bu gece!

    el attı kopuza, almak için…
    kara ozan itti çin subayını,
    dedi: “bağışlasan çin sarayını
    yine vermem!!!”

    o, benim dilimdir, dinimdir hey!
    özge dine vermem!

    o, benim töremdir, tuğumdur, hey!
    ele güne vermem!
    o, benim kinimdir, ünümdür hey!
    bütün çin’e vermem!…

    çin subayı anlamıştı, onun
    ihtilâlcilerden olduğunu..
    el attı kılıcına..
    fakat boşuna!

    kara ozan daha erken davranıp
    kopuzu indirdi çinli’nin başına!..

    çinli, yıldırımla vurulmuş gibi düştü..
    ölmüştü..

    ortalık karıştı bir anda,
    paramparçaydı kara ozan..
    yüzüyordu kanda.

    atların ayakları altında
    çiğnendi gövdesi…
    halâ duyuluyordu boşlukta
    bir kopuz sesi…
    ***
    çobayıkmış’la barmaklak,
    atlarını sürdüler suya…
    ***
    bu,
    dediğimiz su
    vey ırmağıdır…

    bu ırmak,
    gözümüzü oymak için uzayan
    çinli parmağıdır…

    çobayıkmış’la barmaklak
    kara budundan iki yiğitti.

    gövdeleri, kıyısız denizlere
    ve ruhları tanrıdağı’na gitti…

    sonuna kadar

    hey!.. hey!…
    hey… hey de.. hey… hey!..
    dokuz kişiyiz!..
    ardımızda dokuz bin çin atlısı,
    önümüzde vey!..

    “olur mu?” demeyin;
    olur böyle şey!..

    acunda er olup
    ün almak var mı?
    ölümle evlenip
    olmadan güvey!..

    hey!.. hey!…
    hey… hey de.. hey… hey!..
    dokuz kişiyiz!..

    ülkümüz uğrunda
    canlarımız pey!..

    ardımızda dokuz bin çin atlısı;
    önümüzde bir sarı yılan gibi
    kıvrılan vey!..
    “olamaz” demeyin..
    olur böyle şey!..

    yıl milâdın altı yüz kırkı
    gece…
    vey ırmağı kıyısında
    tan ağarmadan az önce

    dokuz göktürk
    çin ordusunu bekliyordu.

    alaca karanlıkta bozkır
    karaya kesti birden…
    çin ordusu bir kara bulut gibi
    kaynadı yerden…

    çin ordusu…
    tepeden tırnağa zırhlı,
    tepeden tırnağa pusatlı,
    sayısız atlı…
    yüreklerinde türk korkusu…
    ***
    dokuz kişiden biri…
    görünce çinlileri
    buyruk verdi yoldaşlarına:
    “atlan…”

    kabardı yelesi
    dokuz bozkurdun…
    sarardı dokuz bin sırtlan…

    kabına sığmıyordu
    dokuz yiğit…

    gökler basıktı,
    yeryüzü dar…

    dokuz yiğidin biri,
    kılıcını uzatarak ileri
    haykırdı: “sonuna kadar!..”
    ve dokuz gök, birden gürledi:
    “sonuna kadar…”

    yıl milâdın altı yüz kırkı…
    gece…

    vey ırmağının kıyısındayız,
    gün doğmadan az önce…

    ne yağmur yağıyor,
    ne rüzgâr esiyordu…
    pusatlar konuşuyordu yalnız,
    yer-gök susuyordu…

    kargılar, kılıçlar, oklar
    ölüm kusuyordu!…

    ilkin karabudak’la yığaç,
    bir ormanda iki ağaç
    gibi düştüler…

    peşlerinden,
    gümüş’le tunga devrildi…
    dört deli kurt,
    gerdeğe girer gibi gittiler ölüme!
    sarılıp öpüştüler!!
    ***
    yıl milâdın altı yüz kırkı…
    vey ırmağının kıyısındayız.
    doğuda sıradağlar çizgisi,
    havada bir ağıt ezgisi
    vardı!…

    ufukta güneş, çenesi ufka dayalı…
    bakıyor bozkıra…
    bozkır dokuz dilim nardı!…
    güneş,
    doğduğuna pişmandı bugün,
    güneş,
    güneş olduğuna yanardı!..
    göğe vurmuş kanımın kırmızısı…
    sanki göğün bağrı kanardı!!!

    o gün orda yağan her damla yağmur,
    o gece yağanı görse,
    kınardı!…

    kırkı erin özünde
    bozkurt soyunu,
    sanki tanrı bir kez daha
    sınardı!..

    bugün de vurulup düşen yiğidin,
    kökü o günlere varan çınardı!

    o gün dökülen kan,
    bugün bende can…
    yarın deniz olur,
    o gün pınardı!..
    ***
    birdenbire, yüzbaşı yağmur,
    bir kılıç yedi ensesine…

    ve…

    acıyla inledi yüzbaşı,
    od düşmüş gibi yandı omuz başı…

    önce, derin bir “ah..” çekti,
    sonra tutup saplanan kargıyı
    büktü!.
    kan sıcağı indi topuklarına…
    acısı büyüktü!

    durdu..
    bakındı çevresine
    ve kendisine
    kargı sançanı gördü!..
    çekerek atının dizginlerini
    art ayakları üstüne kaldırdı.

    kükreyen bir arslan gibi,
    çinliye saldırdı!

    omuzundan çektiği kargıyı,
    çinlinin böğrüne daldırdı!..

    yüzbaşı yağmur
    alamamıştı hızını.
    atladı çinlinin sırtına,
    tuttu boğazını!

    geçirdi gırtlağına parmaklarını..
    sıkıyor… sıkıyor… sıkıyordu!..

    çinlinin elindeki bıçak,
    yüzbaşının sırtına
    girip çıkıyordu!

    yavaş yavaş ağırlaştı nabzı.
    kan süzülüyordu yenlerinden…
    kan taşıyordu çizmelerinden

    olan olmuştu.

    çinlinin vurduğu son bıçak,
    sırtında kalmıştı!
    çinlinin gırtlağı elindeydi,
    artık göremiyordu acunu..
    yüzbaşı yağmur bey,
    ölmüştü!
    ***
    kanıyordu böğü alp’ın
    kırk yarası…

    sırtında dokuz bıçak,
    göğsü bir kan deresi!..

    kesilmiş gücü…
    kaldırdı kılıcını, vuramadı!
    beline saplanan bir okla,
    karardı acun…

    atının sırtında duramadı,
    düştü!..

    kemerinde,
    atadan kalma bir bıçak vardı…
    sapı gümüştü.

    düşmesiyle atılması bir oldu…
    en yakın çinliye fırlattı bıçağı!
    bir çinlinin daha karnını deşti!..

    sonra, serilerek çamurlu toprağa,
    gözlerini yumdu…

    son uykuya varırken mırıldanıyordu:

    bugün kara yere serilmek vardır…
    yarın, birgün yine dirilmek vardır!..

    çıgay börü ile toluk tüğe…
    biri beydi, biri kara budundan.
    kaftanları görünmüyordu kandan!

    ilk akşamdan beri çin devletine
    ölüm saçmaktaydılar!

    yumuşlar bitmişti artık,
    uçmaktaydilar!

    yıl milâdın altı yüz kırkı…
    vey ırmağının kıyısı..

    bire indi bozkurtların sayısı!

    artık,
    boz-bulanık bir şey
    değildi vey..

    kıpkızıl akıyordu!

    güneş, doğduğuna değildi pişman,
    sıra dağlar çizgisinin üstünden
    kür şad’a bakıyordu…
    ***
    bumun kağan’ın torunu,
    çuluk kağan oğlu kür şad,
    kırkların başı..

    ölü çinli yığınları üstünde
    vuruşuyordu.
    çin devletine karşı!

    hey!.. hey!..
    yine de hey!.. hey!..
    bir yanda çin ordusu,
    öbür yanda vey!…

    ortada kür şad!..

    olmaz böyle şey

    kim derdi ki kür şad,
    kemikle etti?

    o bir kişi değil,
    o bir devletti!..

    bayraktı, vatandı…
    bir özge candı…

    tepeden tırnağa
    kıpkızıl kandı!..

    tanrı kut soyunun
    altın halkası…

    yedi iklim üzre
    düşer gölgesi!…

    çinliye ölümdü,
    türk’e kalkandı!..

    bin üç yüz elli yıl
    önceki dünden

    odu gönlümüze
    düşen volkandı!..

    bozkurt ocağının sönmeyen odu,
    çuluk kağan kür şad,
    korku bilmiyordu!.

    ölümcül yaralar almıştı,
    ölmüyordu!..

    yanıbaşındaydı ölüm meleği,
    gelmiyordu!..

    güneş,
    sıradağlar çizgisindeydi,
    yükselmiyordu!..

    susamıştı…
    bağrı yanmıştı…
    bir dolu sağrak sundu
    ölüm meleği…,
    eğilerek atının yelesine,
    uzandı…

    içti son damlasına dek!
    içti… ve kandı!

    bozkurt ocağının sönmeyen odu;
    çuluk kağan oğlu kür şad…
    ölmüştü!…

    ölmüştü fakat yenilmemişti!

    kırk şehidin tanrıdağı’na uçuşları ve tanrı
    katında geçişleridir:

    gece…
    si gan fu’dayız…
    bin üç yüz elli yıl önce…

    si gan fu…
    bu,
    “en büyük korku”
    demektir çince…
    ***
    gece
    vey ırmağının kıyısındayız…
    bin üç yüz elli yıl önce…

    ne yağmur yağıyor,
    ne rüzgar esiyordu…

    pusatlar da konuşmuyordu artık..
    yer-gök susuyordu..
    ***
    dolun ayın şavkı vurmuştu suya;
    yalnız onun nabzı atıyordu…

    si gan fu’yla vey suyu arasında,
    sayısız çin ölüsü…
    kırk şehit yatıyordu!…

    birden!..
    bir uğultu koptu derinden…

    bir bulut indi yere…
    sis gibi.. duman gibi!…

    kırk şehit toplandı vey kıyısında:
    yeni bir iman gibi!
    ***
    kırk şehittiler…
    en önde kür şad!..
    elinde kurt başlı tuğ vardı!..

    uzakta bir yeri gösteriyordu…
    uzakta bir dağ vardı!..

    dağda bir otağ vardı!..

    “oraya” diye gürledi…
    ***
    yürüdü kırk şehit..
    en önde kür şad…
    elinde kurt başlı tuğ vardı…

    bir bozkurt ünledi ergenekon’dan…
    bir tanrısal türkü,
    evreni sardı…

    “delinse yer; çökse gök;
    yansa, kül olsa dört yan…

    yüce dileğe doğru
    yürürüz yine yayan…

    dirilecek bozkurtlar;
    bir ordu bütün türkler…
    birleşip eski yurtlar,
    doğacak büyük turan…”
    ***
    bu türküyle hâlâ
    doludur gökler…

    bir gün yine,
    söylesin diye türkler…

    kür şad ve kırk yiğit
    tanrıdağı’nda;
    atam alp er tunga’nın otağında

    bin üç yüz senedir bizleri bekler…

    niyazi yıldırım gençosmanoğlu