şükela:  tümü | bugün
  • bu düşünce asla doğru değildir.

    kitaba put muamelesi yapanlara inanmayın.

    aksine elinizi sürün, okuyun anlayın. sorgulayın. bir daha okuyun. yine sorgulayın.

    elinizi sürmezseniz sizi kimlerin nasıl kandırdığını asla anlayamazsınız.

    nasıl bir zihniyetin bunu iddia ettiğini merak edenler için:

    (bkz: #39568857)
  • böyle düşünenler demi varmış dedirten, şaşırtan önerme.
    geçen yıl eve de alalım dedik birer tane; incili ücretsiz bulabilirken, kurana para verdik.
    neyse ben hevesimi aldım çok ellemem zaten
  • ve hak, inanılan suretlerden herhangi bir sûrette tahavvül edip (değişip başka hale girip) tecellî ederse, belirirse, kalp onu tanır ve kabul eder ve hakk'ı bir sûret-i mahsûsayâ (belli bir surete) hasretmez (kısıtlamaz, hapsetmez).

    onun için hak teâlâ kur'ân-ı kerim'de: "kur'ân'da akıl sâhibi için pend (nasihat) vardır" demedi. çünkü akıl bağdır ve ıtlak (kayıtsızlık, hür olma, sınırsızlık) ve irsâlden (salıvermekten, serbestlikten) men' ettiği için ona "ıkâl" (bağ, köstek) demişlerdir.

    nitekim aklın şânı, takyîd (kayıt, bağ) ile hükmetmekten ibâret olur. ve nefsinde hasr (darlık, kısıtlanmışlık) kabûl etmeyen emr-i ilâhî’yi zihin gücü, kendi bakış açısı doğrultusunda hasreder, sınırlar. halbuki hakîkat, nefs-i emirde (gerçekte) hasrı (darlığı, kısıtlanmayı) kabul etmez ve takyîd (kayıtlılık) ile ıtlâktan (kayıtsızlıktan) mutlaktır (kurtulmuş, hür, serbestir).

    velâkin sûretler içinde dönen “kalp”, genişliği hasebiyle hakk'ı bir vasıf ve sıfat ile kayıtlamaz. ve insân-ı kâmilin kalbi bütün esma suretlerinin hepsinin aynası olduğundan, hakk'ın vücudunun kalbidir.

    imdi aklın şânı takyîd (kayda şarta bağlamak) ve kalbin şânı ıtlâk (serbestlik, kayıtsızlık, sınırsızlık) olunca,

    *****kur'ân-ı kerîm, eşyâyı(varlıkları) akıl ile idrâk etmek isteyen kimseler için öğüt ve nasîhat değildir.****

    işte her şeyi akıllarıyla idrâk etmek isteyen ulema-i rüsum(kuru akılcılar) ile filozofların, ehl-i kalp olan ulemâ-i billâhı (allah’ı allah ile bilen âlimleri) inkâr etmelerinin sebebi budur.

    ve onlar ashâb-ı i'tikâdâttır ki, bazısı bazısını tekfîr(kafir saymak) ve bazısı bazısını lanetler. halbuki onlar için nusret(yardım) eden yoktur. zîrâ i'tikâd olunan ilâh için, diğer i'tikâd olunan ilâh hakkında bir hüküm yoktur.

    ya'nî akıl sâhibi olan ashâb-ı i'tikâdât (belirli inançtakiler) birbirini beğenmediklerinden tekfîr (kâfirlikle) ve tel'în ederler (lanetlerler). zîrâ, her birisi kendi itikâdınca hakk'ı bir türlü tasavvur edip o sûrete hasretmişler, kısıtlamışlardır.

    tabii olarak birinin tasavvuru diğerininkine uymaz. nitekim aralarında dâima ihtilâf zuhûr eder. hal-buki onların kendi îcatları olan, düşüncelerinde, yaratmış oldukları hayali ilahları tarafından onlara yardım gelmez. zîrâ o inandıkları, o akıl sâhiplerinin kendilerinin icadı olan bir takım sahte ilahlardır.

    ve onlara yardım eden olmaması dahî, bir inancın diğer inanç üzerinde etkisi olamamasındandır; zîrâ ikisi de uydurma ilahtırlar ve birbirinin zıddıdır ve sahtelikte eşittirler. dolayısıyla sahiplerine yardım edemezler.

    (füsus-ül hikem, muhyiddin-i arabi'den)