şükela:  tümü | bugün
  • kuranın tanrı tarafından yazılmamış olduğunu gösteren ipuçlarıdır.

    kuran ilahi bir güç, bir tanrı tarafından mı yazılmıştır? yoksa abdullah oğlu muhammed (bkz: hz. muhammed) ve arkadaşları tarafından mı kaleme alınmıştır? merak edilen bir konu bu herhalde.

    ilahi bir güç insanların okuması ders alması için bir kitap yazsa nasıl yazardı? nelerden bahsederdi? hangi üslupla yazardı? kitabın edebi özellikleri nasıl olurdu? bu soruların kesin bir cevabı olmamakla birlikte tahmin yürütebiliriz. mesela benim tahminlerim şöyle:
    -tüm insanlar eşittir, kölelik geçerli değildir.
    -diğer insanlara iyi davranınız, size yapılmasını istemediğiniz bir şeyi başkasına yapmayınız.
    -güzel ahlaklı olun, hayvanlara iyi davranın, çevreyi koruyun.
    -çalışkan olun, çalışkanı severim.
    -insanları öldürmeyin, hayvanları sebepsiz yere öldürmeyin, onlara işkence etmeyin, hırsızlık, tecavüz, gasp kötü şeylerdir aklınızdan bile geçirmeyin.
    -her ne kadar tanrı olarak sizin ibadetinize ihtiyacım olmasa da beni tanrı bilin saygısızlık yapmayın.
    -yönetim şekliniz hususunda herkesin katılımcı olduğu bir sistem öneriyorum.
    -(tarihten yukarıdaki konular hakkında güzel örnekler verilir)
    -kitabın inandırıcı olması için bilim ve teknoloji konusunda daha sonra keşfedilecek bariz birkaç örnek verilir.
    (biz suyu iki tane birden ve bir tane sekizden yarattık, bilin ders alın diye.
    ey inananlar! denizlerin ötesinde ikisi birbirine ince bir boğazla bağlamış büyük bir kıta vardır, onu gidin yerleşin diye yarattık.
    insanlarım, bilin ki gökteki yıldızlar da birer güneştir, yalnız daha uzaktadırlar.)

    kuranın muhammed bin abdullah ve arkadaşları tarafından yazıldığının (bence) delilleri:
    -peygamberin kiminle evlenip kimi boşayacağı gibi gereksiz konulardan bahsetmesi.
    -kuranın bir yerinde "ak" denilen bir konuya daha sonra "kara" denmesi.
    -konularda çok sayıda gereksiz tekrar olması.
    -evlat edinmenin yasaklanması (niye?)
    -nahl 101 (biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki allah neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar peygamber'e, "sen ancak uyduruyorsun" derler. hayır, onların çoğu bilmezler.)
    -tebbet suresinde ebu leheb'e lanet edilmesi.
    -kitabın edebi bir değerinin olmaması. konudan konuya atlaması. başının sonunun belli olmaması. bu kitap bir yayıncıya basılması için gönerilmiş olsa edebi yetersizlikten dolayı hemen reddedilirdi.
    -ilk ayetin "oku" olmasına rağmen muhammed bin abdullahın okuma öğrenmemesi veya okuma bilmediğinin iddia edilmesi.
    -kadınların ikinci sınıf insan olması.
    -ibrahimin çocuklarının sayısının ve isimlerinin bir türlü doğru düzgün verilememesi.
    -ibrahimin çocuğunu kesmeye çalışmasının takdir edilmesi.
    -inanmayanların öldürülmesinin teşvik edilmesi.
    -çok fazla sayıda ve olmayacak şeyler üzerine yemin edilmesi.
    -her şey için bir, bilemedin iki şahit yeterli olurken, zina için penisin vajinaya girdiğini, aradan ip geçmediğini gören 4 şahit gerekmesi. bu şahadetin olabilmesi pratikte mümkün mü?
    -tanrının varlığı için hiç bir müsbet delil gösterilmemesi. bu yüzden kafası iyi çalışan, gerçeklere her zaman şüpheyle bakan, bilimsel akla sahip olan insanlar tanrının varlığını görememesi. sanki tanrı "müsbet bir delil göstermeyeyim, herşeyi müphem bırakayım, bu pezevenkler (kafası çalışan şüpheciler -skeptikler) inanmasın, ben de onları cehenneme atayım. her lafa inanan tipler de cennete gidiversin." diye düşünüyor.
    -dinin önce bir kasabaya gönderilmiş olması, daha sonra işler büyüyünce evrensel olduğunun iddia edilmesi.
    -kitaptaki ifadelerin farklı yorumlanmaya çok müsait olması.
    -geldiği zamana göre devrimsel değişiklik getirecek ahlaki ve sosyolojik değişiklikler içermemesi. (demokrasi, insan hakları, köleliğin kaldırılması vb...)
    -cennetteki ödüllerin çok kısıtlı olması (yiyecek-içecek, seks. başka?)
    -insanların yaptıkları sonlu sayıda hata yüzünden cehennemde sonsuz işkenceye maruz kalması.
    -islam dışı kişilerden erkek olanlarının öldürülmesinin, mallarının gasp edilmesinin, karısına tecavüz edilmesinin, karısının ve çocuklarının köle yapılmasının normal karşılanması.
  • ahzab 56: (diyanet çevirisi) şüphesiz allah ve melekleri peygamber'e salât ediyorlar. ey iman edenler! siz de ona salât edin, selam edin.

    ben herşeyi yaratan tanrı olacağım, muhammed'e salat edeceğim, yok yahu?
  • araf 179 andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. işte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. işte asıl gafiller onlardır.

    hani hoşgörü diniydi, tanrı madem adil bu ne hocam ? *
  • mitoslar insanların yarattığı hikayelerdir. kuran ve diğer dini kitaplarda hikayeler yer alır (örneğin; yaradılış hikayeleri,tufan hikayeleri...) tüm dini kitaplar birer mitoloji kitabıdır. mitoloji derslerine alternatif kaynaklardır. kaldı ki dini kitaplar bir şekilde sümer yazıtlarına dayanır.
    (bkz: kuran tevrat ve incilin sümerdeki kökeni) (bkz: muazzez ilmiye çığ) (hastası değilim o ayrı)
  • a'râf sûresi 179. ayet:
    andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. işte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. işte bunlar gafillerin ta kendileridir.

    açıklama:
    âyette sözü edilen kimseler, kendilerine verilen bu yetenekleri kötü kullandıkları için, cehennemlik olmuşlardır. allah, bunların böyle davranacaklarını ezelde bildiği için, onları "cehennemlikler" olarak belirlemiştir.

    (bkz: http://www.diyanet.gov.tr/…ran/meal.asp?page_id=173)
  • kur'an'ın insan yapısı olup olmadığı hakkında fikir beyan edebilmek için islam hakkında tarihi ve dini açıdan derinlemesine bilgi sahibi olmak gerekir. yüzeysel bilgilerle herhangi bir tespit yapmak doğru olmaz. neden olmaz? çünkü islam yeni bir din değildir. 1500 yıllık geçmişi vardır. herhangi bir ayetin çelişkili olduğu düşüncesi senden benden önce binlerce insanın aklını kurcalamıştır ve bu çelişkilere "yobaz" diye niteleyemeyeceğimiz ilim sahibi insanlar açıklama getirmişlerdir. bu açıklamalar da yine "yobaz" diye niteleyemeyeceğimiz aklı başında birsürü ilim sahibi insan tarafından kabul görmüştür. bugün nasıl ki yeni bir bilimsel buluş bilim dünyasındaki ororiteler tarafından onaylanmadan var olamıyorsa, din konusunda da durum böyledir.

    örnek vermek gerekirse; geçen gün kömürün içindeki fazla nemin bize ne kadar enerji kaybettireceğini hesaplamak istedik. böylece kömür tedarikçimize fazladan para ödeyip ödemediğimizi, enerjinin ne kadarını kaybettiğimizi öğrenmek istiyorduk. oturduk hesapladık. ince eledik sık dokuduk. bir sonuca vardık. sonra bunu piyasadaki otoritelerle paylaştık. dedik ki biz böyle bir hesap yaptık. adamlar "sakin olun.. biz bunu zaten düşündük" dediler. o hesap öyle yapılmaz böyle yapılır dediler. biz zaten bunu birilerinin düşünmüş olacağını biliyorduk elbette. kömür teknolojisi ve buhar teknolojisi çok uzun yıllardır vardı çünkü. bugüne kadar mutlaka bununla ilgili de hesaplar yapılmış olmalıydı. sonuç? öğrenmiş olduk doğrusunu...

    birkaç yüz yıllık bir teknoloji konusunda bile durum böyleyken, islam gibi 1500 yıllık geçmişe sahip olan, üzerinde binlerce alimin kafa yorduğu bir din hakkında gündelik bilgilerle yorum yapıp sonuç çıkarmak saçmalık olur.

    nasıl ki inanan birisi "kur'an allah kelâmıdır" diye diretiyorsa, inanmayan birisi de "kur'an insan yapısıdır" diye diretebilir. bu tartışma bir paradoks yaratmaktan başka bir işe yaramaz. senin sözüne karşılık benim sözüm. bu olaya iki tarafın da tarafsız yaklaşması ve yorumlarını ona göre yapması gerekir. iki taraf da birbirini kırmamalıdır. benim dediğim en doğrusu, ben senden daha akıllıyım gibi tafralar olayı çözümsüz kılar. nihayetinde görünen odur ki tarafların hiçbirisi islam alimi falan değildir. bizim mahallenin ve komşu mahallenin çocuklarıdır hepsi. zamanında birlikte tek kale maç yapmışlardır. aynı kıza aşık olup aynı bakkaldan alışveriş yapmışlardır.

    a'râf sûresi 179. ayet'in açıklamasını yapmış olmam da yukarıda anlattığım olguya dikkat çekmek istemiş olmamdandır. polemik yaratmak ya da laf sokmak gibi bir düşüncem yoktur. çelişkili görünen bir ayetin açıklaması biryerlerde mevcuttur. derinlemesine araştırma yapılırsa başka açıklamalar da bulunabilir. bu açıklamalar tatmin eder etmez o ayrı konudur elbette.

    edit: herşeye rağmen zamanın ötesinde olmak güzel. sevgiler, saygılar.
  • bediüzzaman'ın 16. mektubun birinci mebhas'ında mantıkça ne denli tutarsız olduğunu ispat ettiği delillerdir.

    bu risale aynı zamanda kuran’ı bir insan kelamı varsaymanın, diğer bir ifadeyle onun muhammed bin abdullah (asm) tarafından – haşa – uydurulmuş bir hurafeler mecmuası olduğunu iddia etmenin ne denli eblehçe bir bühtan olduğunu da ortaya koyar.

    takdim sadedinde birinci mebhasın iblisi teslime mecbur bırakan, şeytanı susturan, azgınları ve dinde doğru yoldan çıkanları kabule zorlayan bir risale olduğunu beyan ile başlar ve sonra kendi başından geçen bir hadiseyi anlatarak kuran’ın tarafsız bir muhakeme ile değerlendirilmesinin şeytanın dehşetli bir desisesi, bir hilesi olduğunu gösterir. ardından bu hileyi boşa çıkaracak argümanları ortaya koyar.

    üstad bir ramazan ayında istanbul'da bayezid cami-i şerifinde hafızları dinlemektedir ve bu esnada gaipten bir ses işitir gibi bir hal onda peyda eder. o ses üstadın zihnini kendine çevirir, adeta beyninde dolaşmaya başlar. o sesin sahibi, bediüzzaman’a "sen kuran'ı pek âlî, çok parlak görüyorsun. bîtarafane, tarafsız bir bakışla muhakeme et, öyle bak. yani bir beşer kelâmı, insan sözüymüş gibi farz et bak. acaba o meziyetleri, o ziynetleri, süsleri, hazineleri görecek misin?" diye adeta fısıltıyla bir sual yöneltir.

    üstad zihninde bir anda zuhur eden bu sualdeki isteğe “peki” der ve kuran’ı bir beşer kelâmı farz edip ayetlerine bakmaya başlar. “gördüm ki: nasıl bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer. öyle de o farz ile kuran'ın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı,” diye o anı hatırlayan bediüzzaman, bu hal üzere birden kendisiyle konuşanın, aklına o fikirleri getirenin şeytan olduğuna kanaat getirir. çünkü bu ses, tıpkı şeytan gibi kendini göstermeden, gizli gizli, en namert bir şekilde, rakibinin doğrudan karşısına çıkmadan, perdeler ardından vesvesesini üflemektedir. bu halden kurtulmak için derhal kuran'a yönelir. ona sarılır. “birden bir nur kalbime geldi. müdafaaya katî bir kuvvet verdi,” der üstad ve şeytanla münazaraya girişir.

    “ey şeytan!” diye onu alçaltarak başlar zihnine hücum eden vesveseyle mücadeleye ve onun isteğine karşı ilk mübarezesini şu cümlelerle ortaya döker: bîtarafane muhakeme iki taraf ortasında bir vaziyettir. hâlbuki hem senin, hem insanlar arasındaki senin şakirtlerinin, has talebelerinin bahsettiği bîtarafane muhakeme tarafsızlık değil bilakis karşı tarafı tutmaktır. geçici bir dinsizliktir. çünkü kuran'a insan sözü diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, karşıt seçeneği esas tutmaktır. bâtılı, temelsiz bir şeyi savunmaktır, tarafsızlık bir yana, tam aksine bâtılın tarafını tutmaktır.

    bu cevap üzerine o ses ona “öyle ise ne allah'ın kelâmı, ne de beşerin kelâmı deme. ortada farz et, öyle bak” diye fısıldar.

    üstad buna da karşı çıkar ve reddedilmesi pek güç olan şu argümanı dile getirir: diyelim ki iki adamın üzerinde sahiplik iddia ettiği bir mal bulundu. bu iki iddia sahibi adam birbirine mekanca yakınlardır ve dolayısıyla o mala olan mesafeleri de yakındır. yani ikisinin de haklı olma ihtimali var. o zaman o mal ikisinin de elleri yetişecek bir şekilde bir yere bırakılır ve davalarını ispat etmeleri istenir. kim bunu başarırsa malı alır. ama eğer o iki müddei birbirinden mekan olarak çok uzakta olsalar, mesela biri çin’de diğeri meksika’da ikamet ediyor; o vakit kural icabı mal kimdeyse ona bırakılır. ondan sonra davaların ispatına başlanır. çünkü ortada bırakmak mümkün değildir. işte bu örnekteki gibi kur'an paha biçilmez bir mal gibidir. sahibi ya allah’tır yahut insandır. bu ikisi arasında mekan yakınlığı ve üslüp benzerliği olmadığından “beşer kelâmı cenâb-ı hakk'ın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır.” bu yüzden de aralarında bırakmak mümkün değildir.

    kaldı ki zaten aralarında bir orta yer yoktur ki orada bırakılsın. varlık ile yokluk gibi ve birbirine tam zıt iki şey gibi terstirler, orta noktaları yoktur. bu argümanı sunduktan sonra bediüzzaman şöyle bağlar: “öyle ise, kur'an için sahib-ül yed, taraf-ı ilâhîdir. öyle ise, onun elinde kabul edilip, öylece delail-i isbata bakılacak (yani ispat işine girişmeden ön kabul olarak onun allah’ın kelamı olduğu kabul edilmek zorundadır).” ondan sonra onun insan kelamı olduğunu savunan taraf onun kelâmullah olduğuna dair bütün delilleri birer birer çürütmeyi başarırsa, ancak o zaman elini ona uzatabilir. “heyhat! binler berahin-i kat'iyenin (kat’i delillerin) mıhlarıyla arş-ı azam'a çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip düşürebilir? işte ey şeytan! senin rağmına ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. hattâ en küçük bir delilde dahi kur'ana karşı imanlarını ziyadeleştirirler.”

    şeytan bu cevap karşısında başka yönden yaklaşır ve ona şu şüphe sözlerini söyler: kur'an bildiğin insan sözüne benziyor ve onların aralarındaki konuşmalar tarzındadır. bu da demek oluyor ki beşer kelâmıdır. eğer allah'ın kelâmı olsa; ona yakışacak, her açıdan harikulade bir tarzı olacaktı. onun sanatı nasıl beşer sanatına benzemiyor, kelâmı da benzememeli?

    bu vesvese karşısında ise üstad şu örnekle savunmaya geçer: nasıl ki peygamberimiz (sas) mucizelerinden ve peygamberlere mahsus sair özelliklerinin dışındaki fiilleri, halleri ve tavırlarında herkes gibi bir insandır. soğukta üşür, sıcakta terler, yaralanınca vücudu kanar, saçları uzar, acıkır, def-i hacete muhtaçtır vesaire. çünkü her haliyle mükemmel olsa, insanlara ait zaaflardan temiz olsa, acı çekmese, hüzünlenmese, ağlamasa, öfkelenmese, velhasıl insanüstü bir varlık gibi olsa o zaman kendi takipçilerine örnek olamaz. oysa o ümmetine fiilleriyle imam, tavırlarıyla rehber, hareketlerinin tamamıyla tam bir öğretmen olmalı. eğer her tavrında harikulade olsa idi, bizzat her cihetçe imam olamazdı. herkese mürşid-i mutlak olamazdı. bütün ahvaliyle rahmeten lil-âlemîn (alemlere rahmet) olamazdı. aynen öyle de: hikmetli kuran şuur sahibi varlıklara bir imamdır, cin ve insanlara mürşittir, kemal ehline rehberdir, hakikat ehline muallimdir. öyle ise, beşerin konuşmaları ve üslûbu tarzında olması zarurî ve katîdir. çünkü cin ve insanlar allah’tan istemenin usulünü ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, meselelerini onun lisanıyla zikrediyor, birbirleriyle olan ilişkilerindeki kuralları ondan öğreniyor ve saire... herkes onu merci yapıyor. öyle ise, eğer kuran hazret-i musa aleyhisselâm'ın tur-i sina'da işittiği kelâmullah tarzında inse idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. hazret-i musa aleyhisselâm gibi bir ulül-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir.

    bu cevap karşısında o şeytani fısıltı bu defa başka bir yönden bediüzzaman’ın aklını çelmeye çalışır. “pek çok insan kuran'ın meselelerine benzer şeyleri din namına söylüyorlar. onun için, bir insanın din namına böyle bir şey yapması mümkün değil mi? yani peygamber de bunu böyle yapmış olamaz mı?” diye sorar.

    üstad “kuran'ın nuruyla dedim ki” diyerek bu şüpheye karşı su sözlerle cevap verir:
    evvelâ, dindar bir adam din muhabbeti için "hak böyledir. hakikat budur. allah'ın emri böyledir" der. yoksa allah'ı kendi keyfine konuşturmaz. hadsiz derece haddinden tecavüz edip, allah'ın taklidini yapıp, onun yerinde konuşmaz. “allah adına yalan söyleyenden daha zalim kim olabilir” düsturundan titrer.

    ikinci olarak, bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir. belki, yüz derece imkânsızdır. çünkü birbirine yakın kişiler birbirini taklit edebilirler. bir cinsten olanlar, birbirinin suretine girebilirler. mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklit edebilirler. muvakkaten insanları iğfal ederler (aldatabilirler), fakat daimî iğfal edemezler. çünkü böyle bir insanın tavırları ve halleri içindeki yapmacık, sahte ve zorlama vaziyetler eninde sonunda o kişinin sahtekârlığını dikkatli nazarlara gösterecek, hilesi devam etmeyecek. eğer sahtekârlıkla taklide çalışan; ötekinden gayet uzaksa, meselâ adi bir adam, ibn-i sina gibi bir dâhîyi ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa elbette hiç kimseyi aldatamayacak. belki kendi maskara olacak. her bir hali bağıracak ki: bu sahtekârdır. işte, hâşâ yüz bin defa hâşâ!.. kur'an, beşer kelâmı farz edildiği vakit: nasıl ki bir yıldız böceği bin sene zorlanmaksızın hakikî bir yıldız olarak rasat ehline görünsün.. hem bir sinek bir sene tamamen tavus suretini yapmacık olduğunu belli etmeden, izleyenlere göstersin.. hem sahtekâr, sıradan, yol bilmez, usul bilmez bir er; pek namlı, kahraman ve yüce bir generalin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini hissettirmesin.. hem iftiracı, yalancı, itikatsız bir adam; ömrü boyunca daima en sâdık, en emin, en inançlı, dindar bir zâtın halini ve vaziyetini en dikkatli ve her şeyi inceden inceye araştıran nazarlara karşı telaşsız göstersin, dâhîlerin nazarında yapmacık hareketlerini saklayabilsin? bu ise yüz derece muhaldir, ona hiçbir akıl sahibi mümkün diyemez ve öyle de farz etmek, apaçık bir imkânsızı sanki varmış farz etmek gibi bir hezeyandır. aynen öyle de, kuran'ı beşer kelamı farz etmek şu gelecek ifadeyi kabul etmekle eşdeğerdir: islâm aleminin'ın semasında bütün gözlerin önünde pek parlak ve daima hakikat nurlarını neşreden bir hakikat yıldızı, belki bir faziletler ve güzellikler güneşi kabul edilen bu kuran’ın mahiyeti; hâşâ sümme hâşâ bir yıldız böceği hükmünde sahtekâr ve aldatıcı bir beşerin hurafelerle dolu bir düzmesi olsun ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkına varamasın ve onu daima âlî, yüce ve hakikatlerin pınarı, kaynağı bir yıldız bilsin. bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, sen ey şeytan yüz derece şeytanlığında ileri gitsen buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! yalnız manen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun! yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.

    üçüncü olarak: hem kuran'ı beşer kelâmı farz etmek lâzım gelir ki; eserleriyle, tesirleriyle, neticeleriyle insanlık aleminin gözler önündeki en ruhlu ve hayat-feşan (hayat verici), en hakikatli ve saadet-resan (mutluluk getiren), en kapsamlı ve mu'cizbeyan, âlî meziyetleriyle yaldızlı bir furkan'ın gizli hakikati; hâşâ yardımcısız, ilimsiz bir tek insanın fikrinin tasniatı (gerçek dışı, sahte sözleri) olsun ve yakınında onu temaşa eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehalar onda hiçbir zaman hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin.. daima ciddiyeti, samimiyeti, ihlası bulsun! bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, bütün hal ve davranışlarıyla, sözleriyle, harekâtıyla bütün hayatında emaneti, imanı, emniyeti, ihlası, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve doğrulukta zirve insanları yetiştiren en yüksek, en parlak, en âlî haslet telakki edilen ve kabul edilen bir zatı; en emniyetsiz, en ihlassız, en itikatsız farz etmekle, katmerli bir imkansızı gerçek saymak gibi şeytanı dahi utandıracak bir fikrî hezeyandır. çünkü şu meselenin ortası yoktur. zira farz-ı muhal olarak kur'an kelâmullah olmazsa, arştan ferşe düşer gibi sukut eder. ortada kalmaz. hakikatleri toplayan bir kitap iken, hurafelerin kaynağı olur ve o harika fermanı gösteren zat, hâşâ sümme hâşâ eğer resulullah olmazsa; a'lâ-yı illiyyînden (yücelerin en yücesinden) esfel-i safilîne (sefilliklerin en düşük derecesine) düşmesi ve faziletlerin ve olgunlukların kaynağı olmak mertebesinden desiselerin madeni olmak gibi bir derekeye alçalması lâzım gelirdi. ortada kalamaz. zira allah namına iftira eden, yalan söyleyen en alçak bir dereceye düşer. bir sineği, daimî bir surette tavus görmek ve tavusun büyük sıfatlarını onda her vakit müşahede etmek ne kadar muhal ise, şu mesele de öyle imkânsızdır. fıtraten akılsız, sarhoş bir divane lâzım ki, buna ihtimal versin.

    dördüncü olarak: hem kuran'ı bir insan sözü farz etmek şunu gerektirir ki; âdem oğullarının en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i muhammediyenin mukaddes bir kumandanı olan kuran, gözler önündeki şu kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla, nüfuzlu emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî ve manevî teçhiz ettiği, donattığı ve umum fertlerin derecelerine göre akıllarını talim ve kalplerini terbiye ve ruhlarını teshir (büyüleme) ve vicdanlarını tathir (temizleme), â'za ve cevherlerini istihdam ettiği halde; hâşâ, yüz bin defa hâşâ kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip yüz derece muhali kabul etmek lâzım gelmekle beraber.. bütün hayatı boyunca ciddî hareketleriyle hakk'ın kanunlarını adem oğullarına ders veren ve samimî filleriyle hakikatin düsturlarını beşere talim eden ve hâlis ve makul sözleriyle istikametin ve saadetin usullerini gösteren ve tesis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şahitliğiyle allah'ın azabından çok korkan ve herkesten ziyade allah'ı bilen ve bildiren ve insanlığın beşten birisine ve yeryüzünün yarısına bin üç yüz elli sene en yüksek bir haşmetle kumandanlık eden ve cihanı velveleye veren şöhretli iş ve halleriyle insanlığın, ve hatta kâinatın elhak övünç kaynağı olan bir zatı; hâşâ yüz bin defa hâşâ allah'tan korkmaz ve bilmez ve yalandan çekinmez, haysiyetini tanımaz farz etmekle, yüz derece muhali birden irtikap etmek, yüzlerce imkansızı birden kabul etmek lâzım gelir. çünkü şu meselenin ortası yoktur. zira farz-ı muhal olarak kuran kelâmullah olmazsa; arştan düşse, orta yerde kalamaz. belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. bu ise ey şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.

    şeytan bu defa da “nasıl kandıramam? insanların çoğuna ve insanın meşhur akıllılarına kuran'ıı ve muhammed'i inkâr ettirdim ve kandırdım,” diye mübareze eder. güya der ki bu sav böylesine temelsiz olsa nasıl olur da bunca insan onun allah kelamı olduğunu inkar edebildi?” bu dehşetli sual karşısında ise bediüzzaman şöyle mukabelede bulunur:

    evvelâ, gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi görünebilir. bir yıldız, bir mum kadardır denilebilir.

    ikinci olarak: hem bir amaca bağlı olmayan, kasti olmayan ve yüzeysel bir bakışla bakılsa, gayet imkânsız bir şey mümkün görünebilir. bir zaman bir ihtiyar adam ramazan hilâlini görmek için semaya bakmış. gözüne bir beyaz kıl inmiş. o kılı ay zannetmiş ve "ay'ı gördüm" diye iddia etmiş. işte hilâlin o beyaz kıl olması imkânsız ve saçma iken o ihtiyar adam kasten ve bizzat ay'a baktığı ve o saç da tebeî, yani aya tabi olarak ve dolaylı bir şekilde ve ikinci derecede göründüğü için o adam muhali, imkânsız ve saçma şeyi, mümkün telakki etmiş.

    üçüncü olarak: hem kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. adem-i kabul (kabulün yokluğu) bir lakaytlıktır, bir göz kapamaktır ve cahilane bir hükümsüzlüktür. bu surette çok muhal şeyler onun içinde gizlenebilir. onun aklı onlarla uğraşmaz. amma inkâr ise; o adem-i kabul değil, belki kabul-ü ademdir (yani yokluğu kabul etmektir), bir hükümdür. onun aklı hareket etmeye mecburdur. o halde senin gibi bir şeytan onun aklını elinden alır. sonra inkârı ona yutturur. hem ey şeytan! bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren gaflet ve dalalet ve safsata ve inat ve saçmalama ve haksız olduğunu bildiği halde kibrinden dolayı kavga çıkararak haklı gözükmeye çalışma ve aldatma ve görenek gibi şeytanî desiselerle çok saçma sonuçları netice veren küfür ve inkârı o bedbaht insan suretindeki hayvanlara yutturmuşsun.

    dördüncü olarak: hem kuran'ı insan kelâmı farz etmek kuran gibi bir kitabı, o kitap ki insanlık aleminin semasında yıldızlar gibi parlayan asfiyalara (peygamberin varisleri, dini ihyaya çalışan büyük kullar), sıddıkînlere (doğruluklarıyla zirveye ulaşmış büyüklere), aktablara (tasavvuf ehlinin imamlarına, kutuplara) apaçık bir şekilde rehberlik ede gelmiştir; ve yine o kitap ki nazil olduğu ilk andan bu yana hak ve hakkaniyeti, sıdk ve sadakati, emn ve emaneti kemal ehlinin bütün tabakalarına devamlı bir şekilde öğretmiştir; ve o kitap ki iman esaslarının hakikatleriyle ve islam esaslarının düsturlarıyla iki cihanın saadetini temin etmenin yollarını göstermektedir; işte bütün bu icraatlarının şahadetiyle zaruri olarak hâlis hak ve sâfi hakikat ve gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bu kitabı; sıfatlarının ve tesirlerinin ve nurlarının zıttıyla bir tasavvur edip, -hâşâ, hâşâ- sahtekârlık ve iftiraların mecmuası gibi görmeği gerektirir.

    bu ise varlığı bütünüyle inkâr eden felsefe mesleğine bağlı olan sofestaîleri ve hatta şeytanları dahi utandıracak ve titretecek çok çirkin kâfirce bir hezeyandır. bununla birlikte böyle bir farz ediş, kuran’ı bizlere tebliğ eden allah’ın peygamberini, o peygamber ki açıkladığı din ve şeriatın şahadetiyle ve ömrü boyunca gösterdiği ve herkesin ittifakla kabul ettiği olağanüstü takvasının ve ihlâslı ve tertemiz kulluğunun delaletiyle ve bütün muasırlarının kabul ettiği güzel ahlakının gerektirmesiyle ve asırlardır yetiştirdiği bütün hakikat ehlinin fazilet sahibi büyüklerin tasdikiyle en dindar, inançlı ve en metin, en emin, en sadık bir zattır; -hâşâ sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ- işte o peygamberi itikatsız, en emniyetsiz, allah'tan korkmaz, yalandan çekinmez bir kimseymiş gibi farz etmeyi gerektirir. bu ise saçmalığın, butlanın en çirkin ve nefrete layık bir suretini ve sapkınlığın en zulümlü ve zulümatlı bir tarzını edinmek, böyle bir cürümü işlemek manasına gelir.
    elhasıl: ondokuzuncu mektub'un onsekizinci işaretinde denildiği gibi; nasıl kulaklı âmi tabakası (yani tahkik etmeden, sadece dinleyerek öğrenen sıradan insanlar) kuran’ın akılları hayrette bırakması karşısında demiş: kur'an, bütün dinlediğim ve dünyada mevcut kitaplara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir. öyle ise ya kur'an, umumun altındadır veya umumun fevkinde bir derecesi vardır. umumun altındaki şık ise, muhal olmakla beraber, hiçbir düşman hatta şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. öyle ise kur'an, umum kitapların üzerindedir. öyle ise mucizedir. aynen öyle de, biz de usul ilmi ve mantık bilimince sebr ve taksim denilen en katî hüccetle deriz (sebr ve taksim yani deneme, tetkik ve kısımlara ayırma, mantıkta bir ispat yöntemidir. bir neticenin muhtemel bütün sebeplerini sıralayıp sonra bunları teker teker tetkik ederek sıhhatlerini sınamayı ve sebep olamayacakları eledikten sonra elde kalanı tercih etmek demektir.):

    ey şeytan ve ey şeytanın şakirtleri! kur'an, ya arş-ı azamdan ve ism-i azamdan gelmiş bir kelâmullahtır veyahut -hâşâ sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ- yerde allah'tan korkmaz ve allah'ı bilmez, itikatsız bir beşerin düzmesidir. bu ise ey şeytan! yukarıda geçen delillere karşı bunu sen diyemezsin ve diyemezdin ve diyemeyeceksin. öyle ise zaruri olarak, mecburen ve şüphe kaldırmayacak bir kesinlikle kur'an, kâinat yaratıcısının kelâmıdır. çünkü ortası yoktur ve ortasının olması saçmadır, imkânsızdır, olamaz. nasıl ki katî bir surette ispat ettik, sen de gördün ve dinledin.

    hem muhammed aleyhissalâtü vesselâm, ya resulullahtır ve bütün resullerin en kâmili ve bütün yaratılmışların en faziletlisidir veyahut -hâşâ yüzbin defa hâşâ- allah'a iftira ettiği ve allah'ı bilmediği ve azabına inanmadığı için itikatsız, sefilliğin en sefil derecesin sukut etmiş, düşmüş bir beşer farz etmek lâzım gelir. bu ise ey iblis! ne sen ve ne de güvendiğin avrupa filozofları ve asya münafıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. çünkü bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek dünyada yoktur. onun içindir ki, güvendiğin o filozofların en müfsitleri, bozukları ve o münafıkların en vicdansızları dahi diyorlar ki: "muhammed-i arabî (a.s.m.) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi." madem şu mesele iki şıkka münhasırdır ve madem ikinci şık muhaldir ve hiçbir kimse buna sahip çıkmıyor ve madem katî hüccetlerle ispat ettik ki, ortası yoktur. elbette ve bizzarure senin ve şeytanın yandaşlarının rağmına olarak apaçık bir surette ve hakk-al yakîn (yani neredeyse ateşin sıcaklığını tecrübe ederek ateşi anlar gibi), muhammed-i arabî aleyhissalâtü vesselâm resulullahtır ve bütün resullerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir. bütün meleklerin, insanların ve cinlerin adedince on salât ve selam olsun.

    bu ilzam karşısında üstadın zihnini hala çelebilirim umudundaki şeytanî ses ona bu kez kaf suresini hatırlatır. kaf suresinde “o, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. o, ölüm sarhoşluğu, bir gerçek olarak gelip de, (insana) "işte bu, senin yan çizip-kaçmakta olduğun şeydir" (denildiği zaman da). sur'a da üfürülmüştür. işte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (artık) her bir nefis, yanında bir sürücü ve bir şahit ile gelmiştir. (and olsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. artık bugün görüş-gücün keskindir.) onun yakını olan (ve yanından ayrılmayan melek) dedi ki: (işte bu, yanımda hazır durumda olan şey.) siz ikiniz (ey melekler), her inatçı nankörü atın cehennemin içine…” ayetleri hakkında aklına şu vesveseyi getirir. "kuran'ın en mühim fesahatini, siz onun selasetinde (akıcı ve ahenkli anlatış) ve vuzuhunda (açıklığında) buluyorsunuz. hâlbuki şu ayette nereden nereye atlıyor? sekerattan, ölüm anındaki sarhoşluktan, can çekişmeden, ta kıyamete atlıyor. nefh-i sur'dan (sura üfürülmesinden) muhasebenin sonuna intikal ediyor ve ondan cehennem'e girmeyi zikrediyor. bu acayip atlamaklar içinde hangi selaset, akıcılık kalır? kuran'ın çoğu yerinde, böyle birbirinden uzak meseleleri birleştiriyor. böyle münasebetsiz vaziyetle selaset, fesahat, kusursuz bir belagat kalır?"

    bediüzzaman şöyle cevap verir: kur'an-ı mu'ciz-ül beyan'ın (yani beyanca akılları hayrette bırakan kuran’ın) şaşırtıcılığının, hayrette bırakmasının esaslarının en mühimlerinden biri belâgatse diğeri de onun îcazıdır, yani meramı gayet özlü bir şekilde anlatmasıdır. îcaz, bu özlü anlatım, i'caz-ı kuran'ın, yani onun hayrete sevk eden yönünün, en metin, sağlam ve en mühim bir esasıdır. kur'an-ı hakîm'de şu mu'cizane îcaz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki; ehl-i tedkik, dikkatli nazarlarıyla meselelerin derinine nüfuz edenler, bu icaz karşısında hayrettedirler. meselâ:

    hud suresi’nde nuh tufanı’ndan bahseden ayetler arasında “denildi ki: (ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.) su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) cudi (dağı) üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: "uzak olsunlar" denildi.” (ayet risalede asıl haliyle, arapçasıyla alınmıştır ve okunuşundaki şiirsel tını nazara verilmiştir. sadece bir düzine kelimeyle her şey anlatılmıştır.)
    kısa birkaç cümle ile o çok azametli tufan hâdisesi üstelik neticeleriyle birlikte öyle îcazkârane ve mu'cizane beyan ediyor ki; çok belâgati ehline, belâgatine secde ettirmiş.

    hem meselâ:

    “semud (halkı) azgınlığı dolayısıyla yalanladı; en 'zorlu bedbahtları' ayaklandığında, allah'ın elçisi onlara dedi ki: (allah'ın (deneme için size gönderdiği) devesine ve onun su içme-sırasına dikkat edin.) fakat onu yalanladılar, deveyi yere yıkıp öldürdüler. rableri de günahları dolayısıyla 'onları yerle bir etti, kırıp geçirdi'; orasını da dümdüz etti. (allah, asla) bunun sonucundan korkmaz.”

    işte semud kavminin acib ve mühim hâdiselerini ve neticelerini ve kötü sonlarını böyle kısa birkaç cümle ile îcaz içinde, özlü bir şekilde ve bir i'caz ile selasetli ve vuzuhlu ve fehmi ihlâl etmez, anlayışı bozmaz bir tarzda beyan ediyor.

    hem meselâ enbiya suresinde:

    “balık sahibi (yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (balığın karnındaki) karanlıklar içinde: (senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum) diye çağrıda bulunmuştu.”
    işte (kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi) cümlesinden (karanlıklar içinde nida etti) cümlesine kadar çok cümleler matvîdir (dürülmüş, gizlenmiştir). o anılmayan cümleler, fehmi ihlâl etmiyor, selasete zarar vermiyor. hazret-i yûnus aleyhisselâm'ın kıssasından mühim esasları zikreder. geri kalanını akla havale eder.

    hem meselâ: yûsuf suresi’nde (45. ayetin sonundaki “gönderin”) kelimesinden (46. ayetin başındaki “yusuf, ey dosdoğru insan”) kelimesi ortasında yedi-sekiz cümle îcaz ile tayyedilmiş (kasten gizlenmiş). hiç fehmi ihlâl etmiyor, selasetine zarar vermiyor. bu çeşit mu'cizane îcazlar kuran’da pek çoktur. hem pek güzeldir.

    amma sure-i kaf'ın ayetleri ise, ondaki îcaz pek acib ve mu'cizanedir. çünkü kâfirin pek müthiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılâplarında kâfirin başına gelecek elemli ve mühim hâdiselere birer birer parmak basıyor. şimşek gibi fikirleri onlar üstünde gezdiriyor. o pek çok uzun zamanı, hazır bir sayfa gibi nazara gösterir. zikredilmeyen hâdisatı hayale havale edip, ulvî bir selasetle beyan eder.
    şeytan der: bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar ve insan suretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar ve feylesoflardan çok firavunlar var, enaniyetlerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar. senin bu gibi sözlerin neşrine set çekerler. bunun için sana teslim-i silâh etmem!

    edit: bazı userlar önceki haliyle entry'de yer verilen 16. mektubun 1. mebhasında bazı bölümleri anlayamadıkları için tarzını ve bir ölçüde lisanını değiştirerek yeniden geçme ihtiyacı hissettim. inşallah bu sefer daha faydalı olur.
  • *"zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer sopa vurun. eğer allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, onlara allah'ın dinini uygulama konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara uygulanan cezaya mü'minlerden bir grup da şahit bulunsun." nur suresi, 4.ayet

    sen su ayetteki insafsizligi, insansizligi; gorunen gorunmeyen alemleri yaratan, dunyayi ve uzerindeki biz su sefilleri milyarlarca yil sonunda gaz ve toz bulutlarindan varedene yakistirabiliyorsan ben ne diyeyim gayri?

    *"ey iman edenler rastgele peygamberin evlerine girmeyin, bir başka iş için girmişseniz ille de yemek vaktini beklemeyin. ama yemeğe çağrıldığınız zaman girin, yemeği yiyince dağılın ve uzun söze dalmayın. gerçekten bu, peygambere eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa allah, hakkı açıklamaktan utanmaz. onlardan peygamberin eşlerinden bir şey isteyeceğiniz zaman, perde arkasından isteyin. bu, sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir. allah'ın resûlüne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak helal olmaz. çünkü böyle yapmanız, allah katında çok büyük bir günahtır." ahzab suresi, 53. ayet

    evreni yaradan, ezelden ve ebedden munezzeh olan yuce yaradan, insanliga son kez sesleniyor ve evrenin son anina kadar yururlukte kalacak herseyi sadece 6666 ayette belirtmek durumunda. ve evet, dogru tahmin ettiniz; bu 6666 kisitli sozden birini; "ummet, peygamberin evine ota-boka girmeyin, herseyin siniri var; adam belki misafir sevmiyor?" demek icin kullaniyor. sen bu basitligi, bu hamligi yuce yaradan'a yakistirabiliyorsan, ben ne diyeyim gayri?

    *"sizden kimin, hür mü’min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse sahip olduğunuz mü’min genç kızlarınızdan cariyeler alsın." nisa suresi, 25.ayet.

    erkegin abazaligi yatissin diye kadinlari once ikiye ayirip; genc kizlari resmiyette hizmetci olarak, pratikte seks icin kullanilacak bir mal gibi kullanma izni verebilmeyi gorunen ve gorunmeyen alemlerin sahibine yakistirabiliyorsan; ben ne diyeyim gayri?
  • semud kavminin nasıl yok edildiği konusunda kuranı yazan kişinin bir türlü karar verememesi.

    -deprem gibi bir şeyle yok edilmiş. (araf 78)
    -korkunç uğultulu ses (hud 67, hud 94)
    -bela yağmuruna tutularak (furkan 40)
    -azap yakalamasıyla (şuara 158)
    -tuzak kurarak (neml 50-51)
    -şu yöntemlerden birisi seçilerek a. taş yağmuru b. korkunç ses c. suda boğma (ankebut 40)
    -korkunç ses (sad 13)
    -yıldırım çarpması (fussilet 13, fussilet 17)
    -yıldırım çarpması (zariyat 44)
    -korkunç ses (kamer 31)

    (diyanet mealinden yararlanılmıştır.)
    (verdiğim tüm ayetleri okumadan kötüleyen kafir olsun)