şükela:  tümü | bugün soru sor
  • öylesene bir sorundur ki, kimi üstün zekalı kişiler lego oynar gibi seçili istatistikleri ve verileri işine geldiği biçimde bir araya getirerek, hayal dünyalarındaki sonuçlara ulaşmayı başarabilirler. kürt sorunu yoktur, sorun kürtlerin kendisidir gibi neo faşizan söylemlerin bilimsellik adı altına çeşitli istatistiklerle yeniden kurgulandığı ya da öyledir demeye getirildiği bu sonuçlarla yapılan zihinsel mastürbasyon kürt sorunu tartışmalarında en yeni trend olararak göze çarpmaktadır.

    çeşitli maillerle dolaşan, kahve, kantin köşelerinde yapılan vatan vatan kurtarmaca oyunlarıyla dört bir yana yayılan, kimi faşizan siteler ve yayınlarla hayat bulan bu yeni trendin temel dayanağı kürt sorununu az gelişmişlik ve feodal düzenden kaynaklı gören genel eğilimin reddedilmesi ve konuyu çeşitli istatistikleri eğip bükerek asıl sorunun kürtler olduğuna getirmesidir. ne bir bilimsel yönteme dayanan, ne de bilimsel, sosyolojik yorumlarla, sebeb-sonuç ilişkisiyle değerlendirilen ve alın işte kürtler bu diye önümüze konan istatistikler kimi faşizan ve şoven söylemler için araçsallaştırılmaktadır.

    kaçak elektrik kullanımı hakkında atıp tutarken, tüm suçu keko diyerek alay ettiğinizi sandığınız insanların sırtına bindirirken şu aşağıdaki veriler nedense unutuluyor.

    * türkiye'de sadece 11 ilde kaçak elektrik kullanımı normal diye kabul edilen ortalamanın altında, yani sorun bölgesel değil, türkiye çapında bir sorun.

    * yıllar boyunca hemen hemen hiçbir hükümet kaçak elektrikle mücadeleye girişmemiştir, en son çare olarak günümüzde özelleştirmeye başvurulmuştur.

    * türkiye'deki kaçak elektriğin yüzde 70'i sıradan vatandaşlar tarafından değil, büyük ticari tüketici diye adlandırılan sanayi kuruluşları tarafından yapılmaktadır.

    bütün bu veriler bir yana, sanayi kuruluşları dışında sıradan kişilerin kaçak elektrik kullanımının nedenleri sadece keyfiyet, haksız çıkar sağlama ya da ülkesine zarar verme gibi olgularla açıklanamaz, sosyo ekonomik nedenlerle kaçak elektrik, su kullanımı arasında sıkı bir ilişki vardır ama kimlerinin tek derdi sorun kürtlerdir demek olduğu için bu gerçeği görmezden gelerek bu istatsitikleri işlerine geldiği gibi kullanırlar. oysa ki haneler ve kişiler bazında gelir dağılımıyla kaçak elektirk kullanımı arasında yapılacak bir karşılaştırma gelirin düştüğü yerlerde kaçak elektrik su kullanımının arttığını göstermektedir. gsmh oranlarının en düşük olduğu ve kırsal koşuların hüküm sürdüğü illerde kaçak elektrik su kulanımın artması kimileri için nedense sadece bir tesadüf ve göz önünde bulundurulmaması gereken bir veridir. aynı uyanıklık kaçak yapılaşmanın çokluğu için de yapılır, yoksa bölgede 1990 sonrası resmi rakamlara yaklaşık 400 bin, sivil toplum raporlarına göre 1.5 ile 3 milyon arasında gerçekleşen göçlerle hiçbir ilgisi yoktur kaçak yapılaşmanın, sadece ve sadece tek dertleri bu ülkeye olabildiğince zarar vermek isteyen kürtlerin kötü niyetleri ve bölücü emelleriyle ilgilidir.

    aynı çarpıtmalar işsizlik rakamlarını kullanarak kral tv top 10 listesi gibi bir sıralama yapılarak da gerçekleştirilir, en fazla sayıda işsizin olduğu iller, genel bir rakam veren türkiye istatistik kurumunun verilerine göre değil, sadece kendisine yapılan başvurulara göre rakam veren işkur verilerine göre sıralanır, hiçbir doğu ve güneydoğu anadolu ilinin olmamsına atıf yapılarak hani nerde işssizlik, batıda işsizlik daha fazla denerek iyice komik durumlara düşülür. aynı mantık üzerinden gidilince, new york'ta yaklaşık 450 bin, londra'da yaklaşık 600 bin, toronto'da yaklaşık 200 bin, tokyo'da yaklaşık 300 bin paris'te yaklaşık 500 bin kişinin işsiz olduğu gerçekleri üzerinden istanbul'da ve geri kalan tüm türkiye illerinde istihdamın ve ekonomik düzeyin bu g7 ülkesi şehirlerinden daha iyi olduğunu söylemek mümkündür. ancak işsizlik konusundaki asıl istatistik işsiz sayısı değil nüfusa göre işsiz sayısının oranıdır, bu konudaki resmi rakamlar bile bölgedeki işsizlik oranının yüzde 13 olduğunu göstermektedir, batman, diyarbakır gibi illerde bu oran yüzde 20'lere kadar varmaktadır ki bütün bunlar genel türkiye ortalaması olan yüzde 10'un üzerindedir. ki bilgisayar başında kıçını serip, işine gelen rakamları işine geldiği kullanarak atıp tutmak, nüfusun arttıkça işsiz sayısının da artacağı gerçeğini gözardı ederek kimi uyanıklara girişmek, bu rakamlarla götünden sallamak yerine biraz bu şehirleri dolaşan eden insanların da görebileceği üzere bu şehirlerde işsizlik verilen resmi rakamların bile çok üzerinde seyreden bir sorun teşkil etmektedir.

    gsmh rakamları ise muhtemelen çarpıtılması pek mümkün olmadığından, önceki rakamlarla oluşturulan güzel ortamın bozulmamasını sağlamak için verilmemiş, sikerim, sokarım edebiyatıyla yusuf the kitap siken havasıyla geçiştirilmek istenmiş. biz gene de, türkiye'deki genel gsmh ortalamasının 5000$ dolar civarında olduğunu unutmadan, kabaca bir fikir edinmek için ato verilerine bir göz atalım:

    ağrı 568$
    muş 578$
    şırnak 638$
    bitlis 646$
    bingöl 795$
    hakkari 836$
    ardahan 842$
    yozgat 852$
    ığdır 855$
    van 859$
    kars 886$
    adıyaman 918$

    yani bölge illerinin bu istatistiklerde tartışmasız liderliği var, diyarbakır, batman, urfa gibi iller ise biraz daha iyi durumda! 1000 ile 1300 dolar arasındaki rakamlarda dolanıyorlar, bölgenin gsmh ortalaması 1000 dolara bile yaklaşamıyor(bu arada belirtelim, yozgat, aksaray, tokat, bayburt, gümüşhane, afyon, ordu gibi illerin de gsmhleri çok parlak değil, ancak bölgesel olarak öne çıkan yerler doğu ve güneydoğu anadolu bölgeleri). ancak bu veriler için de, sıfır üretim/katkıyla 8 çocuk yaptıkları için kürtler gene suçlu ilan edilmiş, 8 çocuk yapma, 0 üretim katkısı iddiaları için istatistiksel veri verme zahmetine pek tabi girilmemiş, sadece sikerim, sokarım denerek hitler'in mein kampf kitabındaki gsmh'yi yükseltmek için yahudi nüfusunun azaltılması fikrindeki dahiayeneliğe ve faşizanlığa göz kırpılmış. ancak aynı dahiyane fikri uyguladığımızda bile hamamın namusu kurtarılamıyor, hane sayısı üzerinden 8 ve 2 rakamalrı arasında yapılan basit bir içler dışlar çarpımları bile bu illerin gsmhlerini ülke ortalamasının yarısına bile ulaştıramıyor, yani görülüyor ki gsmh'nin düşük olması nüfus yoğunluğuyla değil, bölgedeki yatırım, istihdam, gelişmişlik ve sanayileşme eksiklikleriyle ilgili. zaten bunca senedir bölgeye gönderilen ucuz krediler, yapılan ekonomik yardımlar da bölgedeki az gelişmişliğin ve yoksulluğun resmi kurumlar tarafından üzerinde durulması gereken bir sorun olarak algılanmasıyla ilgilidir. işin içine kayıt dışı ekonomi lafını katıp kafaları bulandırmaya çalışarak da gsmh verilerini bir kenara atamazsınız, kayıtdışı ekonomiyi su, elektrik kaçağıyla anlatmaya çalışmak sadece götünden sallamaktır. kayıtdışı ekonomin kaynakları yeraltı faaliyetleri, vermesi gerekenden daha az vergi ödeyen sektörlerin çokluğu(avukatlar, doktorlar, emlak, döviz büroları, mütehaitler, otel, lokanta, eğlence yeri işletmecileri gibi) ve kayıt altına alınamayan işportacı, hamal, inşaat işçileri, hayvan tüccarları, seyyar satıcları gibi az gelişmiş yerlerde görülen ve çoğunlukla alt sınıf insanlarının yapmak zorunda oldukları işlerin varlıklarında yatar. ki kayıtdışı ekonominin varlığı gsmh hesaplanmasının önünde engel değildir, tam tersine farklı yöntemlerle(üretime, gelire ya da harcamaya göre) bulacağınız gsmhler arasındaki farklar size kayıt dışı ekonominin boyutları hakkında bilgi verir.

    eğer amaçlanan yoksulluğun ölçümüyse bu veriler dışında gözönünde bulundurulması gereken onlarca farklı göstergeler vardır. mesela, okur yazarlık oranları, mezuniyet dereceleri, üniversite sınavlarında illerin başarı sıralamalarında hangi illerin ne durumda oldukları sıklıkla basında yer alıyor. yoksulluğun en önemli sonuçlarından biri bebek/çocuk ölümleridir, doğu illerinde çocuk ölüm hızı yüzde 76 olup, türkiye ortalaması olan yüzde 52'nin çok üstündedir. yoksulluğun yoğun olarak yaşandığı yerlerde görülen kolera, ishal gibi salgın hastalıkların ve ilaç/mühimat yokluğuna bağlı olarak gelişen ölümlerin doğu illerinde hangi rakamlarda dolaştıkları gene basında ve sivil toplum örgütleri raporlarında yer alıyor. (bütün bunları pkk'nın öğretmen ve doktor cinayetlerine bağlayacaklar için pkk teröründen önce de bölgede uzun seneler boyunca benzer rakamların geçerli olduğunu not düşelim.) dünya bankası verilerine baktığınızda da güneydoğu anadolu nüfusunun yüzde 39'unun mutlak yoksulluk sınırında(günlük 2.15 dolar) yaşadığını ve bu konuda diğer bölgelere göre açık ara önde olduğunu söylüyor. aynı çalışmaya göre yoksulluk sınırı 4.30 dolara çekildiğindeyse doğu anadolu'da oran yüzde nüfusun 77'sini, güneydoğuda ise nüfusun yüzde 70 civarını bularak liderliğini sürdürüyor. 2005 yılında çıkarılan yoksulluk kredisi için başvuran yaklaşık 1 milyon insanın yüzde 46'sı güneydoğu ve doğu anadolu'dan çıkmış, başvurusu kabul edilenlerin yaklaşık yüzde 60'ı gene güneydoğu ve doğu anadoludan.

    bütün bunlara karşın, bölgedeki yoksulluk ve az gelişmişlik üstüne söylenenlere etnik ezik edebiyatı yakıştırması yapmak, kaçak elektrik ve su kullanımının bu verilerin bir sonucu olarak değil kürtler'in bilinçli bir tercihi gibi göstermek , 8 çocuk yapıyorlarsa yoksulluğa da katlanacaklar söylemlerine başvurmak, üretime katkıları sıfır gibi götten uydurmalara girişmek, tüik'in değil işkur'un yayınladığı işsizlik rakamlarını vererek, işsizlik oranlarından hiç bahsetmeyerek komik demagojilere sığınmak, işine gelmeyen rakamları ve verileri sikerim, sokarım edebiyatıyla geçiştirmeye çalışmak kürt sorunundaki son moda olan "sorun kürtler'in kendisidir" gibi faşizan ve ırkçı eğilimlerin yansımaları ve hezeyanlarıdır. bütün bu hezeyanlar için her türlü istatiksel numara ve bilimsellik adı altında şarlatanlıklara girişmek de kimileri için mübah gözükmektedir. yolları açık olsun diyip, yeni istatiksel aldatmacaları ve götten sallamaları bekleyelim..
  • öncellikle sorunun tespiti ve konu hakkında bilgi için

    (bkz: kürtler/@galatyphoon)

    (bkz: kürt feodalizmi)

    özellikle kürt feodalizmini anlamadan bu sorunu çözmek mümkün değildir.

    kürt sorunu, kürt feodalizminin, merkezi yönetim ve kendi arasındaki mücadelede, merkezi yönetimin elini zayıflatmak için bizzat emperyalist devletler ve kürt feodalleri tarafından icat edilmiş bir sorundur. böylece kürt feodalleri merkezi yönetimin gazabından kendilerini korumuş, sömürüye dayalı düzenlerinin devamını sağlamıştır. bu düzen dolaylı da olsa kürtlerin asimile olmasını ve ulus devlete entegre olmalarını engellemiştir.

    türk tarafı da, bu düzene hizmet edecek yanlış politikalar gütmüş, hem feodal düzenin devamını sağlamış hem de dolaylı da olsa kürt milliyetçiliğinin gelişmesine sebep olmuştur.

    aşiretler, merkezi yönetim ne zaman bölgede aşiret çıkarlarına ters hareket etse kürt milliyetçiliği kisvesi altında isyan çıkarmış böylece merkezi yönetimi bölgede sindirmiştir. merkezi yönetim de, bu oyuna gelmiş, güya kürt milliyetçisi aşiretlere karşı yine güya devletçi aşiretleri kollamıştır. mesela korucular bu politikanın bir eseridir. bir aşiretin kürt milliyetçisi (barzanici) yada devletçi olması tamamen konjonktüre bağlıdır. bu seçimin altında fikri derinlik aramak bölgeyi tanımamak demektir. şöyle ki;

    söz gelimi hakkari’de 6 tane büyük aşiret vardır*. bunlar;

    baskê çep (sol kanat)
    ertuşi
    jirki
    diri

    baskê rast (sağ kanat)
    pinyanişi
    oramari
    dorski

    burada sol-sağ siyasi anlamda sol-sağ değil, aşiret gruplaşmasını gösterir(milan-zilan hikayesi). pinyanişi aşireti isyanlara katılmamış bunun karşılığında devletten çıkar elde etmiştir. buna karşılık diğer cenahtaki aşiretler ise zaman zaman kürt milliyetçiliği gütmüşlerdir. fakat zaman zaman devletçi göründükleri de olmuştur. pinyanişi aşireti ile aynı tarafta olan oramari aşireti 1930’da oramar isyanını çıkartmış olsa da artık devlete bağlıdır. işte bu nokta bize aşiretlerin devlet tarafında yada pkk tarafında olmalarının tamamen konjontürel nedenleri olduğunu gösteriyor. oramari vaktinde isyan etmiş bile olsa şimdi devlet tarafında olabilirken, ertuşi şimdi kürt milliyetçisi olarak bilinse bile duruma göre her an devlet tarafına geçebilir. yani ne devlet ne de pkk hiçbir zaman aşiretlerin tamamını kendi taraflarına çekemeyecektir. bu düzenin tabiatına aykırıdır. çünkü aşiretlerin çıkarları çatışır. bu yüzden hiçbir zaman hepsi aynı tarafta olamazlar. işin ilginç yanı pkk da, devlet de bunu bilir ama her ikisi de sadece kahrolsun aşiret düzeni diye slogan atsalar da, düzenin devamına politikaları ile destek verirler.

    görüldüğü gibi sorunun çözümü için bölgede feodalizmin yıkılması gerekir. kürt feodalizmi yazısında, bu düzenin en altında kadınların olduğu belirtilmişti. işte bu nokta kilit noktadır. aşiret düzenini yıkmak isteyenler (gerek devlet gerek diğer güçler) hep piramidin en tepesine yani aşiret liderlerine odaklanmıştır. halbuki bir lider gider diğeri gelir. eşek çok olduktan sonra ona semer vurmak isteyen eksik olmaz. aşiret düzenine karşı uygulanacak strateji kadınlar üzerine ve sülale tipi aile yerine çekirdek aileyi kurmak üzerine olmalıdır. yani kadınlar statü atlatılmalı, böylece piramidin yapısı bozulmalıdır. bu beslenme piramidinin en altında bulunan bitkilerin yok edilmesi (benzetmede kadın sömürüsünün durması) ile bütün ekosistemin yok edilmesine benzer. aslanları tek tek öldürerek, aslanlar yok edilemez. bir aslan gider diğeri gelir. aslanlar azimle yok edilse bu sefer sırtlanlar meydana çıkar. fakat bitkileri yok ederseniz, geyikler yok olur. geyikler yok olursa, aslanlar da yok olur. benzetecek olursak burada bitkiler kadınlar, geyikler hane reisi erkekler, aslanlar ise aşiret liderleridir.

    kadınların bu çarktan çıkarılması ve düzeninin yıkılması için bölgenin hayvancılık ekonomisinden kısmen sanayi ekonomisine geçirmemiz gerekir.

    bu amaca ulaşmak için artık elimizde daha önce olmayan bir silahımız var. tekstil sektörü ve diğer emek yoğun sektörler !

    bu sektörlerin yapısı itibariyle maliyetleri daha çok emek bedelidir. bu yüzden çok büyük istihdam sağlarlar (türkiye genelinde 3 milyon kişi, 10 milyon kişiye de dolaylı ekmek) türkiye’nin batısında kurulmuş bu sektör artık emek maliyetlerinin artması yüzünden tabir caizse can çekişmekte, diğer ülkelere* kaçmaktadır. halbuki, bu ülkenin doğusu halen söz konusu ülkeler ile emek maliyeti bazında rekabetçidir. fakat asgari ücretin, sanki bütün ülke aynı kalkınmışlık seviyesindeymiş gibi her yerde aynı seviyede olması, bu bölgenin istikrarsız olması ile de birleşince yatırım için cazip olmaktan çıkarmaktadır eğer asgari ücret, die tarafından her şehrin şartları gözetilerek açıklanır ise bir çok tekstil yatırımı yurtdışı yerine bu bölgeye gidecek ve bölgenin sanayi toplumuna geçiş süreci başlatılacaktır. bu sürecin bir kere başlaması yeterlidir. kendi kendine yeterli bir süreç olacaktır. asgari ücretin her yerde eşit olmaması bir çok eleştiriye yol açacaktır. kesinlikle bu eleştirilere kulak tıkamalı, politik doğruluk zaman zaman sonuca ulaşmanızı engeller. unutmamalı ki, cehnneme giden yol iyi niyet taşları ile döşelidir. bazen pragmatik olmakta fayda vardır.

    devlet bölgede tekstil fabrikaları için merkezi yerlerde (şehir merkezlerinde) organize sanayi siteleri kurmalı ve bu sitelerin güvenliği ne olursa olsun sağlanmalıdır. zaten pkk’nın da artık bu sitelere eskisi gibi ağır silahlar ile saldırması pek mümkün değildir. saldırsa bile bu onları 20 yıl geriye götürecek tekrar bölge halkı ile karşı karşıya kalacaktır.

    1- kadınlara pozitif ayrımcılık uygulanmalı, fabrikalarda kadınlara 50-60 % kontenjan şartı getirilmelidir. böylece kadınların para kazanması onların toplum içinde statüsünü artıracak, eskisi gibi statülerini artırmak için doğurganlıklarını kullanmayacaklardır. çekirdek tipi aileye dönüşüm başlayacaktır.

    2- fabrikalar aynı zamanda birer eğitim merkezi olmalı, fabrikalarda türkçe kursları, aile sağlığı ve doğum kontrol dersleri düzenli olarak işçilere verilmelidir. böylece bir şekilde feodal düzen tarafıdan bypass* edilmiş türk eğitim sistemi ve medeniyet arka kapıdan bölgeye girecektir.

    3- koruculuk sistemi mümkün olan en kısa zamanda kaldırılmalı, silahlar toplanmalıdır. koruculara maaş verileceğine, türkçe kurslarına** gitmiş ve akabinde sınavlarda başarılı olmuş insanlara tek seferlik ücret verilmelidir. (bu tip uygulamalar avrupa’da da vardır)

    4- fabrikalarda ve bölgede çocuk işçi çalışıtırılmasına kesinlikle engel olunmalıdır. bu hayati bir meseledir. bölgede tam bir çocuk sömürüsü vardır. eğer çocuk işçi sorunu çözülmez ise, kontrolsüz çocuk yapmak bütün bu önlemlere rağman yine de cazip kalacaktır. çocuklar medeni dünyada olduğu gibi okutulmalıdır, sömürülmemelidir. bu da çocukların haneye gelir getirici halden, gider sebebi haline getirecek, feodal sistemin altını oyacaktır.

    5- zamanında batıya göç etmiş yada köyleri boşaltılan insanlara, bölgeye geri dönmek şartı ile fabrikalarda işe girmek konusunda öncelik verilmelidir. böylece hem köy boşaltma sonucu mağdur olan insanların mağduriyeti giderilir hem de batıya göç etmiş kürtlerin batıda feodalleşip, tepki olarak, ırkçılığın ülkede gelişmesi önlenir. bu da gayet önemli bir maddedir

    6- toki bölgede konut projeleri gerçekleştirmelidir. böylece köyden kente göç eden insanlar için medeni yerleşim imkanı sağlanmalıdır. bu konutlar çoğu zaman 2 odalı olmalı dolaylı olarak yine çekirdek aile dikte ettirilmelidir.

    görüldüğü üzere bölgede insanlara türkçe öğretmek en çok üzerinde durduğumuz konulardan biri. bu çok önemli. tek bir ulus olacaksak, aramızda dil birliğinin bulunması şarttır. sakın yanlış anlaşılmasın, kürtçe yasaklansın demiyorum ama desteklensin de demiyorum. yasaklar ile asimilasyon olmaz. kürtçe serbest olmalı ama türkçe devlet eliyle desteklenmelidir.
    (eğer birisi olurda “ba ba ba, resmen asimilasyon istiyor, ayıp ayıp” diyecek olursa, seni kiniyorum ve sana laflar hazirladim, haberin olsun.)

    peki, bu yol garantili mi ? hayır değil. açıkçası bu süreç çok zorlu bir süreçtir. daha önce, kürt feodalizminin hem kürt milliyetçiliğinin ana damarı olduğunu ama aynı zamanda da bir kürt devleti önündeki en büyük engellerden olduğundan bahsetmiştim. eğer, kürt feodalizmi yıkılırsa ve kürt toplumunun ulus develete entegrasyonu ve sanayi toplumu olma süreci başarılı olmaz ise işte o zaman tam bir felaket olacaktır. bu sürecin sonu #7928096 nolu yazıda belirtilmiştir. kürtler, kürt milliyetçliğinin kucağına itilecek, tabir caiz ise, eskiden sadece elimiz kangren iken kangren tüm vücudumuza yayılacaktır.

    böyle bir risk varken, bu yola girmek toplumun bütün kesimlerinin onayının alınması gereken bir konudur. giderek bu yapının içinde olmadığı halde mağdur konumuna düşen batı insanı ödeyebileceği bedeli bilmeğe hakkı vardır. zira tek çözüm yolu bu değildir !
  • bir sene olmuştur.
    otobüste, istanbul un işlek ve modern sayılan bir semtindeyim. çok kalabalık değil otobüs. iki kadın ve bir adam kendi aralarında, yüksek sayılabilecek bir sesle kürtçe konuşuyorlar. kıyafetleri ve ürkek tavırlarından da istanbul a yabancı oldukları anlaşılıyor. biraz ilerde duran bir adam da arasıra bu üçlüye bakıp kafasını sallıyor, ama ben anlamıyorum neden olduğunu, zaten başka şeyler düşünmekteyim. postmodernizm hakkında bir sunumum var, nasıl etsek de ilgi uyandırsak, dinleyenler hem uyumasa hem bir şeyler kazansa diye düşünüyorum, dalmışım.

    birden arkadaki adamın bağırmasıyla kendime geldim. kürtçe konuşanlara "defolun gidin laayynn" diye bağırmıştı. "defolun gidin iran a mı irak a mı nereye gidecekseniz, orada konuşun bu şekilde!"
    donakaldım. kürtçe konuşulmasından rahatsız olunabilineceği aklıma gelmezdi. kürtçe konuşan adama ve kadınlara baktım. kadınlar hemen yüzlerini örtü ile kapatmışlar, suspus olmuşlardı. kürt adam, "affola bey!" dedi. yine de bağırmaya devam etti adam, devamlı defolun, gidin bu ülkeden, ne sandınız burayı, iran mı, gibi laflar ederek.
    dili tutulmak böyle bir şey.
    sustum kaldım.
    otobüsteki hiç kimse bir şey demedi.
    "ne diyorsunuz siz" dedim adama. daha çok şey söyleyecektim, turistlerin kendi dillerinden konuşulmasından da mı rahatsız olunuyor, gücü bu insanları zavallı göstermeye mi yetiyor, bir çok şey diyecektim.
    ama, sinirlendiğim bütün zamanlarda olduğu gibi, konuşamadım. küfür literatürümün yüzeyselliği, yeter düzeyde bir kelime söylemeye yetmedi. ne diyorsunuz derken çatallı çıkmıştı zaten sesim. bir kelime daha desem ağlayacaktım.
    adam "karışmayın siz" derken beni süzdü bir yandan. kürt olmadığıma kanaat getirmiş olacak ki, şaşırdı epey. "bunlar böyle meydanı boş bulunca.." diyerek devam etti bağırmalarına.
    otobüsten kimsenin sesi çıkmadı.
    neyse ki, ilk durakta indi. belki de ineceği durağa yaklaşınca bağırma cesaretini bulmuştu, bilmiyorum.
    o iner inmez bana bakarak "bu benim dilimdir. bu kadınlar türkçe bilmez" diyen adama acıdım. işte sorun da bence burada zaten. bir dili konuştuğu için küçümsenenlere acıyarak daha büyük bir çıkmaza sürükleniyoruz.
    ben de otobüsten o durakta indim.
    hala durağın yakınında durmakta olan adama "şerefsizsin lan sen" diye bağırdım. yakışmıyordu, ama bağırdım.
    otobüs biraz daha durdu, şöför bir olay çıkıyor mu diye baktı dikiz aynasından.
    ama adam bir yandan ağlarken bir yandan şerefsiz diye bağıran bir kızı daha fazla önemsemeyerek uzaklaştı.

    bana da bu dert kaldı. postmodernizm hakkında sunum yapmak ya da yapmamak.
  • çocukluk anılarımın renkli- türkçe mealidir. aynalıçeşme. tarlabaşı caddesi'ne sinsice yerleşip, pencerelere üşüşen "sermaye"den rahatsız oluyor bizimkiler. arka sokaklara kaçışıyoruz. mahalle arası, dar sokaklar, sokaklarda çocuklar, gürültü, köşebaşı nöbetinde abilerle tanışıyorum. eski bir rum mahallesi olan çatıkkaş sokak'ta, giriş katı bir apartmana taşınıyoruz. tek sevindirici haber, madam keti'ye yakınız. bir sokak var aramızda madam keti'yle ve bir sürü boş, viran, vakıf evi. evi olan ama çocuksuz birileri ölünce, olan evleri vakıflara kalırmış. o evlerle örülü sokağın etrafı. o yaz, madam keti ölüyor. kedilerini sahipsiz bırakıyor. sonra bir sabah, vakti gelmiş pamuk çiçekleri gibi farkedilmez bir hızla doluyor o boş vakıf evleri. rengarenk, kocaman çiçekli elbiseleriyle, kırmızı saçlı, elleri her daim kınalı kadınlar ve sarı saçlı, suskun ve sümüklü çocuklar istila ediyor sokağımızı sanki. göz açıp, kapayıncaya kadar. konuşurken çığlık gibi ama pek keyifli bir melodiyle çıkıyor sözler ağızlarından. hiç anlamıyorum. sadece ben değil, onlar da anlamıyor benim söylediklerimi. kokular salıyorlar sokağa, kapı önünde kaynattıkları kazanlardan. lezzetli olmalı, ama hiç tatmıyorum. "kuyruk yağı!" diyor ananem. tiksinirmişiz, hiç bilmiyorum. her sorduğum, "kürt onlar, kürt.." diyor. kürt ne demek bilmiyorum. babama soruyorum bir akşam. "madam luna gibi, rahmetli keti gibi.. öyle düşşün. onlar nasıl rumsa, museviyse bunlar da kürt işte, yani türkler, aynı bizim gibi" diyor, anlamıyorum, ama, uzatmıyorum fazla. gene önüme karış kalınlığında kitap atmasından ve "oku! kendin anla, beğenmiyorsan!" demesinden tırsıyorum. "hiç türkçe de bilmiyorlar baba.." diyorum.
    "sabret.. daha düze yeni indiler, öğrenecekler." diyor.
  • türban sorunu ile birlikte izmir'deki çoğu akrabamla ilişkilerimi zedelemiştir bu sorun. bazı kuzenlerimle konuşmuyorum, en yakın akrabalarım bana "beyni yıkanmış bir zavallı" gibi bakıyor. çünkü her bayram gittiğim izmir'de bayram ziyaretlerinin, ev sohbetlerinin tek gündemi siyaset ve mümkün mertebe konuya dalmak istemesem de fikrim sorulduğunda her bayram yepyeni argümanlarla başörtüsünü/türbanı ve kürtlerin kültürel/demokratik haklarını savunuyorum. ama karşımdaki kitle 15 yıldır aynı lafları eveleyip geveliyor. şimdiye kadar geldiğim nokta annem ve babamı ikna etmek oldu. sırf başörtüsünü savunuyorum diye, tembellikten kaynaklanan sakalımı "tarikatçılığa bağladıkları gibi kürtlerin haklarını savunmama "onlardan para mı alıyorsun"a bağlayanlar var.

    kürt dediğimde, tımarhanelikmişim gibi bakan "türkler"le bu sorunun çözülemeyeceği aşikar. çözüm isteyen "türkler" ve "kürtler"e allah sabır versin.
  • resmi açıklamaların bile güneydoğuda 3000den fazla köyün boşaltıldığını ve en az 1 milyon insanın yerlerinden göç etmek zorunda kaldığını ve orda yaşayan insanların çoğunun yoksulluk sınırının bile altında yaşadığını kabul ettiği bir ortamda, ya bu adamların ne işi var burda, dönsünler yurtlarına, zaten pisler, şöyleler, böyleler, yok zaten böyle bir sorun demek sadece trajikomik değil, aynı zamanda yaşadadığınız ülkenin gerçeklerine karşı nasıl yabancılaştığınızın da bir göstergesidir. ama belki de bu sorunun bunca senedir derinleşmesinin, çıkmaza girmesinin ve çözülememesini de açıklıyor bu gibi söylemler. ırkçı değilim hatta karşıyım, demokratım, ama kürtler olunca başka demek, kendinizle çelişmekten öte, olaylara tek yönlü ve tuzukuru biçimde bakan, kendi konforunu herşeyin üstünde tutan, empati, anlayış ve hoşgörü gibi kavramları sadece karı kız, dost ahbap meseleleri için geçerli olduğunu sanan, başkalarının acılarını anlamaktan aciz zihniyeti de açıklar aynı zamanda. sopa sizin elinizde oldukça işler kolay, dilediğinizce atıp tutarsınız ama aba artık çoktan kayboldu gitti, kral çıplak artık.
  • ben küçükken oturduğumuz apartmanın bodrum katındaki sorun.

    sonradan öğreneceğimiz hikayeye göre, bir kürt aile güneydoğu'dan göçüyor. son parasıyla da bizim oralardan bir arsa alıp üzerine ev yapıyor, bir iki inek, tarla gibi bişeyler, geçinip gidiyorlar. daha sonra bu arsanın etrafı villa arazisi haline geliyor. bizim berbat apartmanı yapan lise arkadaşımın amcası müteahhit bey, bu işe girişmişken kürt ailenin arazisine de göz dikiyor villa yapmak için. bunlarda okuma yazma yok, bir tek babaları biraz biliyor. anne türkçe'yi hiç konuşamıyor. çocuklar da sokakta öğrendiği kadar. okula filan gittikleri yok. pek şerefli müteahhit bey, allem edip kallem edip arazilerini vermeleri karşılığında, onlara şehir merkezinde bahçeli iki nefis daire vadediyor. adama da imzayı attırıyor. bizim apartmanın yapımı 1986 yılında bitince, bu aileye bodrum katında kömürlüklerin bir kısmıyla birleştirilmiş iki daire görünümünde bir yeri veriyor müteahhit. aslında kapıcı dairesi olması gereken bir yer.

    bunların hiçbirinden haberim yok. 7-8-9 yaşlarım. kendimi masum zannediyorum o sıralar. önce pek rastlaşmadığımız "kürtler", daha sonra arada bir karşıma çıkmaya başlıyor. çok belirgin bir kokuları var. ne kokusu olduğunu çıkaramıyorum, şimdi bile tahmin edemiyorum. belki de "alt sınıflar kötü kokar" önermesine hiç farkında olmadan inanmışım ve nöronlarım bile bu düşünceden beni alıkoyamıyor. ama şu an öyle kokan bişey çıkarsalar karşıma hemen tanırım.

    hiçbirinin adı yoktu. apartmanda herkes "kürtler" diye bahsederdi. bireylerden bahsederken de, "kürt adam" ve "kürt kadın". çocuklar ise "kürtlerin çocukları" diye tek bir kategori altında anılırdı. iki tane kız çocuğu. biri benden 2-3 yaş büyük, diğeri de 2-3 yaş küçük. bugün dahi adlarını bilmiyorum. zaman zaman fatma, gülay gibi isimler geçiyordu sanırım, ama onlar da apartmandaki türklerin koyduğu isimdi. mesela kürt kadın'ın adı kesinlikle fatma değildi, onu biliyorum. ama "fatma" diye çağırınca bakardı. zayıf mı zayıf, büyük gözler, 40 yaşında bile değil ama cildi buruş buruş. psikolojik sorunları da vardı sanırım, çünkü ne zaman görsem kendi kendine konuşurdu. türkçe-kürtçe karışımı bişeyler söylerdi, tek kelime bile anlayamazdım. bahçedeki ağacı sularken tepesinden leğenle su dökerdi, dibine dökmezdi. apartmanın kadınları da seyreder, "vah yazık, kadın hem cahil hem deli" gibisinden içlenirdi. adam ise kısa ve yapılı bir adamdı. kadınla arasında en az 10 cm boy farkı vardı. pek görünmezdi, genelde dışardaydı. amelelik yaptığı söylenirdi ama hiç görmedim ne yaptığını.

    apartmanın genel havası, sünni anadolu islam aileleri. bir tane alevi var istisna, bir de kemalist biz. hepsi de çocuklarını "bak seni kürt kadına veririm" diye korkuturdu. annemin de beni ve kardeşimi korkutmuşluğu vardır. onlarla oyun oynamamak konusunda sürekli tembihler alırdık. gerekçe olarak da onların kötü koktuğu, pis olduğu, hastalık bulaştırdığı, küfür öğrettiği söylenirdi (halbuki öğrendiğim bütün sağlam küfürleri mhp'li militan bir adamın çocuğundan öğrenmiştim). zaten biz de pek sevmiyoruz kürt çocukları, oyun oynamak gibi bir derdimiz yok. kız çocuğu oldukları için daha çok kızlara söylenirdi, ben pek işitmedim.

    bir gün, her ne hikmetse, kürt çocuklardan ikisi bir olup benim kızkardeşimi korkutmuşlar, bir iki tane de vurmaya çalışmışlar sanırım. o da tutmuş, iki apartman yan tarafta yine bodrum katında oturan anneannemlere kaçmış. o sırada bekar olan en küçük teyzem de, (hatırladığım kadarıyla) kardeşimi teselli ediyor ağlamasın diye. bana da birisi, teyzem de olabilir, "kardeşini kürt çocuklar dövmüş" dedi. baktım etrafa, ikisi birden oturmuş bir duvara uzaktan bana bakıyorlar. büyük olan sırıtıyor. nasıl bir nefretle doldurmuşlarsa beni, her ikisini de yanıma çağırdım. onlar da manyak mıdır nedir artık, kuzu kuzu geldiler. küçük olana bir tane vurdum, biraz uzağa kaçtı. büyük olan da ona doğru meylederken bir tane de ona vurdum. sonra kıçına birkaç tekme attım. bir süre umursamaz gibi yapıp güldü. kaçmıyor da. daha da hınçlanıp daha sert vurmaya başladım. en sonunda acıya dayanamayıp ağlamaya başladı. şu an bile utanarak edeceğim küfürleri edip ikisini de kovaladım.

    bunları 8-10 yaşlarında bir çocuğa yaptıran nedir? diyeceksiniz ki, "sen hayvanmışsın." eyvallah, olabilir. peki apartmandaki sözümona aklı başında bir yığın insanın davranışlarını nasıl açıklayabiliriz? bu aslında doğrudan id kötülüğüdür. üst katlarda birikmiş ne kadar nefret varsa, bodrum katındaki kürtlerden çıkarılır. ne kadar ruh hastası varsa apartmanda, o kadar sıfat isnat edilmiştir bu kürt aileye. ne kadar kirlenmişse zihniyetler, o kadar kirli görünmüştür gözlere kürt aile. ve elbirliğiyle hafızama asla unutamayacağım berbat bir anı kazandırdılar. o gün kürt çocuğu dövmekle içim ne kadar rahatladıysa, bugün hatırladıkça bin katı kadar huzursuz oluyorum. çünkü o hatırada benim ben olmadığım bir zaman dilimi var. yıllarca doldurulan içimdeki nefretin, türk büyüklerinin gözünde olması gereken bir düzeye erişmesi var.

    o ucuz ve rezil politik hesaplarınızın hiçbiri, attığım o tekmelerin utancını dindiremiyor maalesef. sevgili niketese'nin deyişiyle, "iste kurt sorunu dedigimiz sey boyle bir sey". retorik gereği söylemiyorum, gerisi hakikaten laf-ı güzaftır. bölünmeymiş, kürdistanmış, asiri nufus artisinin kurt sorununa etkisi imiş, bunlar büyük hikayeler. oysa küçük gibi görünen gerçek hikayelerde aranmalı kürt sorunu.
  • kürt sorununun cumhuriyet tarihi resmi ideolojisi izleğinde sebebinin kısa özeti:

    şuradan başlayıp;

    "efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: burada maksud olan ve meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız türk değildir, yalnız çerkes değildir, yalnız kürd değildir, yalnız laz değildir. fakat hepsinden mürekkep anasır-ı islâmiyedir, samimi bir mecmuadır. binaenaleyh bu heyet-i âliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller, yalnız bir unsur-ı islâm’a münhasır değildir. anasır-ı islâmiyeden mürekkep bir kitleye aittir. bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-ı millîmiz iskenderun’un cenubundan geçer, şarka doğru uzanarak musul’u, süleymaniye’yi, kerkük’ü ihtiva eder. işte hudud-ı millîmiz budur dedik! hâlbuki kerkük şimalinde türk olduğu gibi kürd de vardır. biz onları tefrik etmedik. binaenaleyh muhafaza ve müdafaası ile iştigal ettiğimiz millet bittabi bu unsurdan ibaret değildir. muhtelif anasır-ı islâmiyeden mürekkeptir. bu mecmuayı teşkil eden her bir unsur-ı islâm bizim kardeşimiz ve menâfii tamamıyla müşterek olan vatandaşımızdır. ve yine kabul ettiğimiz esâsatın ilk satırlarında bu muhtelif anasır-ı islâmiye ki, vatandaştırlar, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ile riayetkârdırlar ve yekdiğerinin her türlü hukukuna; ırkî, ictimaî, coğrafî hukukuna daima riayetkâr olduğunu tekrar te’yid ettik ve cümlemiz bugün samimiyetle kabul ettik. binaenaleyh menâfiimiz müşterektir. tahsiline azmettiğimiz vahdet, yalnız türk değil, yalnız çerkes değil hepsinden memzuc bir unsur-ı islâmdır. bunun böyle telâkkisini ve sui tefehhümata meydan verilmemesini rica ediyorum.” -mustafa kemal atatürk (1 mayıs 1920, bmm toplantısı)

    önce şuraya;

    "..ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. memleketiniz sizindir, türklerindir. bu memleket tarihte türk’tü, o halde türk’tür ve sonsuza dek türk olarak yaşayacaktır. gerçi bu güzel memleket eski asırlardan beri çok kere yabancı istilâlarına uğramıştı. başlangıçta türk ve turanî olan bu ülkeleri iranîler zaptetmişlerdi. sonra bu iranileri mağlûp eden iskender’in eline düşmüştü. onun ölümüyle memleketler paylaştırıldığı zaman adana kıtası da silifkelilerde kalmıştı. bir aralık buraya mısırlılar yerleşmiş, sonra romalılar istilâ etmiş, sonra doğu roma yani bizanslılar eline geçmiş, daha sonra araplar gelip bizanslıları koymuşlar; en sonunda asya’nın göbeğinden tamamen kaynayan türkler soyundan ırkdaşlar buraya gelerek memleketi, geçmiş ve asli hayatına iade ettiler. memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı. ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur. bu bereketli yerler koyu ve öz türk memleketidir. arkadaşlar, bu memleketin halkı üzerinde kimsenin hak ve yetkisi olmadığı gibi, bu memleketi dışarıya muhtaç ettirmemek de size ait olan bir görevdir.." -mustafa kemal atatürk (21 mart 1923, adana esnafıyla konuşma)

    sonra şuraya,

    "madde 88- türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “türk” denir."
    (1924 anayasası)

    sonra şuraya;

    http://imgur.com/kvw7yte -mahmut esat bozkurt (19 eylül 1930, milliyet)

    sonra na şuraya;

    “..kemalizm türkçülüğü, ziya gökalp türkçülüğünü reddetmez tamamlar. ziya gökalp için menşe birliği mevzubahs değildi, yabancı kaynaktan gelen fakat türk kültürüne temessül eden ve onunla kaynaşan her şey türktü. kemalizm türkçülüğüne göre ise “her türk asıllı olan türktür”; yabancılaşmağa yüz tutmuşsa, onu tekrar kültürüne döndürmeli, zira o türkün malıdır…
    …ethnide mümeyyiz vasıf olarak somatik, lengüistik veya kültürel vasıflardan her hangi biri hakim olabilir. somatik bir topluluk ise “ırk” (race) denilen ana esasa istinad eder… bütün reel topluluklarda somatik unsur esastır. t.c. sadece siyasi bir topluluk olmadığına göre, onun bünyesinde diğer iki topluluk şekillerini tetkik edelim. ziya gökalp türkçülüğünde… tam bir etni mefhumu yoktu, çünkü somatik amil nazarı itibara alınmamıştı… kemalist türkçülük ise, hem somatik hem ırk hem etni esaslarına istinad ediyor; kültür bahside dine büyük bir rol bırakmıyarak, onun oynıyacağı kültürel ve milli rol, başka amillerle telafi edilmiş bulunuyor. bu ekolü kuran ebedi şefimiz atatürk olmuştur…
    ….bugün hatay’da arapça konuşan halk aslen türk olup… kemalizm türkçülüğü bugün onlara kendi öz benliklerini, öz meşelerini bildirmiş ve onun içindir ki, ebedi şefimiz atatürk, yalnız ırk değil, etni ve kültür bakımından dahi türk olan hatay’ı türkiye cumhuriyetinin hudutları içine almayı tasarladı...” – agop dilaçar, 1940, alpin ırk, türk etnisi ve hatay halkı (akt. suavi aydın, 2003, 30'ların tezlerine geri dönüş: anadolu'da proto-türkler, toplum ve bilim, sayı 96, s.15)

    ardından bir şuraya uğrayıp;

    "madde 54- türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes türktür."
    (1961 anayasası)

    şuraya;

    "türk topraklarında yaşayan herkes türk’tür. türk, arap diye bir şey yoktur. türk olmayan varsa gidebilir" - cevdet sunay, cumhurbaşkanı (8 ocak 1967, cumhuriyet akt. nihal atsız, konuşmalar - 1, ötüken, 1967)

    ve haliyle şuraya;

    "..cevdet sunay’ın “türk topraklarında yaşayan herkes türk’tür” demesi türk milletinin asla kabul edemiyeceği bir düşüncedir. (...) anayasanın hükümleri ne olursa olsun, modern millet tarifi için ne uydurulursa uydurulsun, türk milletinin vicdanına çingenelerin türk olduğu inancı kabul ettirilemez. (...) demokrasi sayesinde şimdi bu çingeneler de birinci sınıf vatandaş olmuştur. gerçi onların memleketteki işi hırsızlık ve yankesicilikten ibarettir ama kanun karşısında vatandaşlarla eşittir ve devletimiz sosyal bir devlettir. bir değişiklik yapılmadığı takdirde, önümüzdeki yüzyılda çingenelerden en yüksek kademelere kadar yükselecek kimselerin çıkması elbette mümkündür.

    (...) bu çingeneler, toplum ahlâkını bozacak hangi işler varsa onda ustadırlar. istanbul polisinin başına bela olan hacı hüsrev mahallesi bunlarla doludur. bunların kadın ve kızları profesyonel yankesicilerden mürekkeptir. yedi yaşındaki kızların resimleri defalarca gazetelere geçmiştir. yedi yaşındaki çocuğa ceza verilemediği için küstahlıklarının sonu yoktur. ceza ehliyeti olan büyükleri ise bu işi daima gebe iken yaparlar. gebe kadın da tutuklanamaz. böylelikle istanbul’da bir çingene saltanatıdır gider.

    (...) şimdi türkiye’nin düzenini ve ahlakını bozan bu çingeneler için bir teklif yapsam da: “bunların hepsi anayurtları olan hindistan’a sürülsünler, hindistan kabul etmezse hakkarî vilayetine sürülüp yapabilecekleri işlerle uğraşmaya mecbur tutulsalar, yolları sayılı olan o dağlık bölgeden kaçmaları mümkün olmadığı için eğitim ve disiplinle adam edilseler” desem tabiî derhal kıyametler kopar ve “insan hakları”, “anayasa hukuku”, “özgürlük”, “demokrasi”, “cumhuriyet”, “vatandaşlık” gibi tekerlemelerle faşistliğimiz ve ırkçılığımız tekrar yüzümüze çarpılır, anayasa bilginleri olarak istanbul’da ali fuat başgil ve tarık zafer tunaya, ankara’da bülent esen bir hamaset heykeli gibi karşımıza dikilir.

    oysa ki ancak 50.000 geri kürdün yaşadığı ve barzanî’ye silah kaçakçılığı yaptığı o geniş bölgeye çingeneleri yerleştirip kaynaştırsak gelecek yüzyılda kimbilir ne insan güzeli vatandaşlar kazanırdık. ırkçılık düşmanları bu insan güzelleriyle evlenerek hilâli yükseltirlerdi.

    (...) fakat türkiye’deki azınlıklar yalnız araplarla çingeneler değildir. bir de kürt vatandaşlarımız vardır ki sayı bakımından hepsinden üstün ve dışardan desteklenmesi bakımından hepsinden talihli olduğu için üstünde durulmaya değer. (...) kürtler, türk veya turanlı değildir. buz gibi iranlıdır. konuştukları dil bozuk, ilkel bir farsçadır. tipleri de öyle. aralarına karışmış az sayıda türkler’in bulunması veya dillerindeki kelimelerin çoğunun türkçe olması bu gerçeği değiştirmez. (...) cevdet sunay’ın “türk topraklarında yaşayan herkes türk’tür” demesine göre bu dağlı vatandaşlarımızın da türk olması gerekir. değildir. ama, haydi kendimizi zorlayarak türk’tür diye kabul edelim. bir tarih öğretmeninin bıkıp usanmadan söylediği ve yazdığı uydurmaları kabullenerek dağlı vatandaşlarımız da türk’tür diyelim. diyelim ama neyleyelim ki onlar bunu kabul etmiyorlar.

    (...) şimdi, bu manzara karşısında türk devleti başkanının “türk topraklarında yaşayan herkes türk’tür” demesi boşuna bir iyimserlik olarak kalmıyor mu idi? orası öyle idi ama son cümlesi de çok güzel ve yerinde idi: “türk olmayan varsa gidebilir”.

    evet… kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler. biz bu toprakları oluk gibi kan dökerek; gürcülerin, ermenilerin, rumların kökünü kazıyarak aldık, yine oluk gibi kan dökerek haçlıların savaşçı şövalyelerine karşı savunduk. kürtler 1839 yılına kadar askerlik bile yapmadılar. viyana’dan yemen’e kadar her yerde türk ırkının kanı sebil gibi akarken onlar yaşadıkları dağlarda ve köylerde keçilerini güttüler ve fırsat buldukça hırsızlık ve yağmacılık ederek yaşadılar. iran’la yaptığımız savaşlara yardımcı diye geldikleri zaman da daima fırsat kolladılar ve türk ordusunun yenildiği çarpışmalarda bu sefer iran’la birleşip onu vurmaktan geri kalmadılar. birinci cihan savaşı’nda bize topyekûn ihanet eden ermeniler, yerleşik türk halkını vahşi bir kırgınla bitirmeseydi ve dağlarda, sarp köylerde yaşayan kürtler bu kırgından kurtulmuş olmasaydı bugün çoğunlukta oldukları illerde de azınlık olarak kalmakta devam edeceklerdi. fakat yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile türkiye’nin herhangi bir bölgesinde devlet kurmak hayalleri, hayal olarak kalacaktır. yunanlıların bizans, ermenilerin büyük ermenistan kurmak hayalleri gibi… onun için türk milletinin başını belaya sokmadan, kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. nereye mi? gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. iran’a, pakistan’a, hindistan’a, barzani’ye gitsinler. birleşmiş milletlere başvurup afrika’da yurtluk istesinler. türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman kağan arslan gibi önüne durulmadığını, ırkdaşları ermenilere sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin..." (nihal atsız, agy)

    o günden bugüne değişen pek bir şey yok. kozmetik bazı düzenlemeler mevcut olsa da ekşi sözlük'ün halinden anlaşılacağı gibi mesele, nihal atsız'ın 1967'de yazdıklarından bir adım ileri gitmiş değildir. ve atsız bir sebeple önemlidir: her türk milliyetçisinin içindeki, kendine bile itiraf edemediği gizli fantazmayı hiç üstünü örtmeden dile getirmiştir.
  • benim kurt sorunu hakkinda kafama takilan epey sey var. belki de bunlarin yanitlari apaciktir ve benim aklim ermiyordur. bilmiyorum. belki benden baskasinin da kafasina takiliyordur veya aydinlatacak birileri olur diye buraya not dusmek istiyorum.

    kurtlerin sorunu ne tam olarak? anadilde egitim, kendi kaderlerini kendilerinin tayin edebilmesine izin verilmemis olmasi vb. duzenli olarak kurtlerle bu konulari konustugum falan yok. gunluk mesgalem de politika degil. ama arada denk gelip sagdan soldan okudugum zaman, kurtlerin tam olarak ne istedigi konusunun cidden kafa bulandirdigini goruyorum.

    *eger "devletin yillarca ihmal ettigi" bolge olmak ise sorun, neden pkk devlet yatirimlarini zorlastiracak sekilde bolgeyi alt ust ediyor? neden devleti temsil eden birimlerin o bolgede islerini yapmasi bu kadar zorlastiriliyor?

    *turkiye cumhuriyeti, karma ekonomiye sahiptir. devlet eliyle oldugu gibi, ozel tesebbuslerle de girisimde bulunulur bu ekonomide. o halde, "devletin ihmali", konusu bizi "ozel tesebbusun doguya yonelmemesi" konusuna da getirir. eger kurtler, bolgeye ozel tesebbus yatirimlarinin da yapilip, bolgedeki nufusun tuketim araclarinin ve isgucunun artmasi istiyorlar ise, pkk neden bunu zorlastiriyor. the economist'te gecenlerde, pkk yandasi bir yorumcu, konuyla alakali olarak, "bir kurt kendi topraklarinda, kendi kaynaklarini somurmeye gelen yabanci bir somurgeci ozel tesebbuse neden karin tokluguna kolelik etsin. tabi ki gidip bombalayacak." dedi. simdi dusunuyorum da, benim topraklarim "istanbul" ve ben yillarca istanbul'da kopekler gibi emegimi somurttum para kazanabilmek icin. emegimi somurttugum adamlar da soydasim degil. o halde emegimi somurtmek yerine, kurumlarini mi bombalasaydim? oralarda calisabilme imkani yerine, elime bir baska yabanci somurgecinin verdigi silahla soydasim olmayanlari tarasa miydim? ne de olsa soydaslarimin emegi yabanci guclerin somurusu altinda? anadilde egitimi anliyorum da, su meseleyi anlayamadim yahu.

    * hem sonra, biz turk vatandasi olup da bunu dert etmeyenlerin kurtler icin "yabanci" olmasi cok koydu bana. cok samimi soyluyorum. seksen sonrasi dogmus kusaktanim. diyeceksin ki, doktrine olmussun, kemalist degerlerle buyumussun. dogrudur. olabilir. ama konu orada kapanmadi. benim gibi pek cok turk, kurtleri anlamaya, pkk'nin kurtlere ne fayda getirdigini gormeye calisiyor. esnek dusunmeye calisiyoruz. esneye esneye vardigimiz yer de, pkk'nin saldirilarina ragmen sakince dusunup, abi cidden ne istiyor bunlar ve mantigi nedir bu isteklerinin diye kendi kendimize sormak oluyor. sen bana "yabancisin, yabanci somurgesi gucsun" dedigin zaman, agirima gidiyor. benim sermayem yok. ben kucukken kurtleri turk sanirdim. kurtleri de turklerin pek cok kolundan biri sanirdim. azip azip kuduran turkler sanirdim. pek cogumuz da sizi bizden sandik be pkk'li. buyurken bize kimse senin bize "yabanci" oldugunu soylemedi. haindin evet, ama ailenin hain kardesiydin. iste bunun icin, elektrik yok bu koylerde dedigin zaman, e trabzonun, ege'nin de elektriksiz koyleri var diyebiliyorduk. cunku trabzonlu ve egeli ne kadar "biz" ise, sen de o kadar "biz"din.

    simdi diyorsun ki, meger "yabanci somurgeci guc"musuz biz. sen egeli kadar, trabzonlu kadar "biz" ve "-das" degilmissin.

    * peki yabanci kurt. madem bu kadar yabanciyiz, birbirimizin kafasini sikmeyelim hic deyip, bu kadar icice gecmisken, ayrilabilecek miyiz? turkiye devleti, kaynaklarini seninle didismeye ayirmaktan kurtulabilecek mi? genclerin hayatlari anlamsiz yere sona ermekten kurtulabilecek mi? yani sunu soruyorum, hayatimda hic gitmedigim ve gitmeye de buyuk ihtimalle niyetim hic olmayacak o topraklari senin otonomine verirse turkiye, yakasindan dusecek misin tamamen? bak "tamamen" diyorum? cunku dusmeyeceksen, turkiye'nin kazanacagi hic bir sey yok bu oyunda. savasmaya devam edebilir senin "yabanci" turkiyen.

    * hem sonra, uluslarin kendi kaderlerini tayin edebilme hakki gibi, marksin ogretilerini dustur ediniyorsun kendine. beni sahiden marksist bir kurdistan kurabilecegine ikna edebilir misin? ingiltere, fransa ve abd gibi azili kapitalistlerin bir uydusu olmayacagina dair bir tane kanit gosterebilir misin? yoksa marks sadece turkiye ile mudaceleni entelektuelize etme kalibin mi? pkk, marksist bir orgutlenme mi ve marksist cizgide mi hareket ediyor sahiden?

    isvec, finlandiyanin tepesindeydi yuzyillarca. sonra ruslara gonderdi finlandiyayi. sonra finlandiya bagimsizligini elde etti buyuk mucadeleler sonucu. simdi, isvec ile finlandiya arasinda hep tatli bir rekabet ve gecmise donuk igneli ama acitmayan kulturel espiriler olsa da, iyi dostlar. ayriliktan cok, birlikleri var. dilleri disinda da pek az benzemezlik mevcut. her iki ulke de, refah ulkesi. her iki ulke de, hayat standartlarini koruma kaygisindan baska milli bir kaygi tasimiyor.

    isvec ve finlandiya gibi olamayacaksak, ben boyle hayatin icine sicar ve bu entry'yi bitiririm.
  • bu konunun dönüp dolaştığı yer şu: o kadar şehiti boşuna mı verdik, boşuna mı öldü o gencecik insanlar, onların kanı yerde mi kalsın; son pkklı ölünceye kadar yayylaaalaar yaylalaarr...

    şimdiiii;

    batık maliyet, diye bir zamazingo var, bilenler bilir. o ana kadar bir projeye yatırmış olduğunuz para anlamına gelir kaba tabirle. ve yine bilenler bilir ki, gelecek planı yaparken batık maliyete önem atfettiğiniz anda sıçtınız demektir. çünkü "bu projeye 20 milyon dolar harcadık. projeyi iptal edersek çöpe atılmış olmaz mı bu para; bir şeyler elde etmeliyiz, bi 20 daha yatırın" diyip bir sonraki sene bu sefer 40 milyon dolar boşuna gitmiş olmasın diye bi 20 daha yatıran ve böylece bir kısır döngünün içine hapsolan, gigantik paralar harcadıktan sonra projeyi en sonunda iptal etmek zorunda kalan ama nerdeyse şirketi batıran yönetici plazadan budaklı meşe odunuyla kovulur.

    ama üzülmeyin. sizin için kariyer imkanları tükenmedi. hala bir genelkurmay başkanı veya ne bileyim bir başbakan falan olabilirsiniz.

    "bu kadar şehit verdik, bu kadar insanımız yaralandı, bu kadar paralar harcandı; karşımıza geçirip onları muhattap alırsak bütün bunlar boşuna gidecek" diye diye hepimizi soktuğunuz kısır döngüden çıktığımızda dönüp baktığımız bilanço hiç hoşunuza gitmeyecek. kan kanla yıkanmıyor. bir annenin yüzü, üç anne daha ağlayınca gülmüyor.

    anlayacaksınız da... çok geç olacak sanırım.