şükela:  tümü | bugün
  • george orwell havasında yazan yazar. (bkz: george orwell)
  • thomas bernhard'ın eğlendireni. tadı çok farklı ama genzinizde bıraktığı koku çok benzer.
  • amerikan halkının en çok etkilendiği kitaplar arasında mezbaha no: 5 (bkz: slaughterhouse-five) isimli eseriyle yer alan yazar.
  • kedi beşiği adlı romanını okuduğum yazar. enteresan, alışılagelmedik bir edebi üslubu var. düz okuma ile değerlendirirsek okuyucusunun hevesini bir nebze kursağında bırakıyor gibi. lakin çeviride kaybolmuş* fazlaca unsur barındırıyor. konuları da hem ilginç hem kurgudan seçiyor, haliyle ne kediye benziyor, ne de beşiğe benziyor.*

    diğer kitaplarını da okuyup göreceğiz.
  • parodiyi eserlerinde bu sıklıkta kullanan bir yazar daha görmedim tanımadım okumadım. şampiyonlar kahvaltısı tamamiyle amerikan tüketim toplumunun parodi yoluyla rezil edilmesidir.

    mezbaha 5 ise mevcut ideolojiyi ve resmi tarihi parodi yoluyla gömmektir.

    okunacak o kadar şey varken ikisini de okuyarak elime ne geçti henüz farkında değilim.

    ama ileride olabilirim kim bilir?
  • volkswagen 1988’de time dergisinde yayımlanacak bir reklam dizisi için pek çok saygın düşünürden yüz yıl sonrasına birer mektup yazmalarını istemiş. projeye katılanlar arasında yazar kurt vonnegut da varmış.

    işte, vonnegut'un mektubu:

    m.s. 2088’in bayanları ve bayları,

    bana, geçmişten miras kalan bilgece sözlerin hoşunuza gidebileceği ve yirminci yüzyılda yaşayan bazılarımızın size böyle sözler göndermesinin iyi olacağı söylendi. shakespeare’in hamlet’indeki polonius’un tavsiyesini hatırlar mısınız acaba?

    “hepsinden öte önce kendine doğru ol.” ya da st. john the divine’da (incil, vahiy) geçen, “tanrı’dan korkun, o’nu yüceltin! çünkü o’nun yargılama saati geldi!” emrini? yaşadığım yüzyıldan size ya da aslında herhangi bir zamanda yaşayan herhangi birine verebileceğim en iyi öğüt sanırım, içkiye tövbe eden bir alkoliğin ettiği dua olacaktır. “tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenebilmem için huzur, değiştirebileceklerim için cesaret ve aradaki farkı anlayabilmem için akıl ver.”

    bizim yüzyılımız, öncekiler gibi bilge sözlerin bolca sarf edildiği bir dönem olamadı bence çünkü insanlığın vaziyetiyle ilgili en güvenilir bilgiye ilk biz ulaştık. kaç kişiydik, ne kadar besin üretip ne kadar toplayabiliyorduk, ne kadar hızlı üretiyorduk, bizi hasta eden şeyler nelerdi, neden öldük, yaşam formlarının bel bağladığı havaya, suya ve toprağa ne kadar zarar verdik, doğa ne kadar acımasız ve saldırgan olabildi gibi, gibi… tepemize çöken bunca sorunun arasında, kim kalkıp bilgeliği mumyalayabilirdi ki?

    beni en çok şaşırtan ise doğa’nın hiç de doğa tutkunu olmadığı gerçeğiydi. gezegeni yerle bir ederken de, ortalığı yatıştırıp her şeyi farklı bir biçimde bile olsa yeniden bir araya getirirken de yardımımıza ihtiyacı yoktu ve biz canlılar, onun bunları yaparken hiçbir şeyi geliştirmediğini, sadece değiştirdiğini görüyorduk. yıldırımlar düşürüp ormanları ateşe veriyordu. tarıma elverişli arazilerin üzerine lavlar döküp, uçsuz bucaksız yollar açıyordu. buraların büyük şehirlerdeki otoparklardan farkı kalmayınca da yaşam yok oluyordu. daha evvel buzul parçalarını kuzey kutbu’ndan koparıp asya’ya, avrupa’ya ve kuzey amerika’ya sürüklemişliği vardı. doğa’nın günün birinde bunlardan vazgeçeceğini düşünmemiz için hiçbir neden yoktu ortada. şimdiyse afrika’daki çiftlikleri çöle çeviriyor. gelgit dalgalarını dev tsunamilere dönüştürmesini ya da tepemize uzaydan meteorlar yağdırmasını bekler hale geldik. yalnızca evrimin nadide örneklerini yok etmekle kalmıyor aynı zamanda okyanusları kurutup, kıtaları da boğuyor. eğer ki insanlar gerçekten doğa’nın onlara dost olduğunu düşünüyorlarsa başka hiçbir düşmana ihtiyaçları yok demektir.

    evet, yüzyıl sonrasının insanları olarak sizler bunu gerçekten anlamalısınız ve dahası bunları torunlarınıza da anlatmalısınız. mevzu belli bir sayıdaki canlıya, belli bir yerde, belli bir zamanda, belli bir miktarda yiyecek sunmaya geldiği zaman doğa acımasızlaşır. hem siz, hem de doğa böylesi bir nüfus artışı karşısında ne yaptınız peki? biz buralarda, 1988’lerde kendimizi yeni bir tür buzulmuş gibi görüyoruz. sıcak kanlı ve zeki… durdurulamaz… her şeyi çabucak yalayıp yutan, ardından pat diye sevişen ve çoğalan…

    düşünüyorum da, doğa’yla birlikte bunca insana yiyecek yetiştirmek için yaptıklarınızı dinlemeye dayanabilir miyim emin olamıyorum.

    ayrıca üzerinizde denemeyi düşündüğüm çılgın bir fikrim var. şöyle ki, başlıklarında hidrojen bombaları olan füzeleri birbirlerine bakacak şekilde çevirip ateşleyerek, zihnimizi yukarıda belirttiğim ciddi sorundan bir an olsun başka yöne kaydırabilir miyiz? – doğa bize karşı daha ne kadar zalimleşebilir ki? doğa dediğin, doğa değil midir?

    sanırım artık içinde bulunduğumuz karışıklığı daha büyük bir duyarlılıkla tartışabiliriz. umarım kör cahil optimistleri lider konumuna getirmekten vazgeçmişsinizdir. o tarz tipler yalnızca mevzunun tam olarak ne olduğu hakkında herhangi bir fikriniz bulunmadığında faydalı olurlar — tıpkı son yedi milyon küsür yıldır yaptıkları gibi. zira benim zamanımdakiler, elle tutulur işler yapabilecek büyük kurumların başına geçip, büyük felaketlere yol açıyorlar.

    şu an ihtiyacımız olan liderler ise inatla yaşama tutunarak, doğa’ya karşı nihai bir zafer kazanacağımızı iddia edenler değil, doğa'nın hırçınlığını ve makul ateşkes koşullarını dünyaya gösterecek kadar cesur ve zeki olanlardır. ateşkes koşulları ise şunlardır:

    1. nüfusunuzu azaltıp sabitleyin.
    2. havayı, suyu ve toprağı kirletmekten vazgeçin.
    3. savaşa hazırlanmayı bırakıp gerçek sorunlarınızla ilgilenin.
    4. hâlâ yapabiliyorken çocuklarınıza ve elbette kendinize etrafınızdakileri öldürmeden küçük bir gezegende nasıl yaşayabileceğinizi öğretin.
    5. bir trilyon dolar harcarsanız bilimin her şeyi çözeceğine inanmayı bırakın.
    6. siz ne denli yıkıcı ve savurgan olursanız olun, torunlarınızın bir şekilde başka gezegenlere göç edip düzgünce yaşayacağını düşünmekten vazgeçin. bu hem zalimce hem de aptalca.
    7. ve bunun gibi falan işte.

    yüz yıl sonraki hayat hakkında çok mu karamsar görünüyorum? bunun sebebi belki de bilim insanlarıyla çok fazla, siyasetçilere konuşma metinleri yazan tiplerle ise çok az vakit geçirmemdir. kim bilir m.s. 2088’de belki de, tüm hayatlarını tek bir çantaya sığdıran evsizlerin bile cebinde roketler ya da helikopterler falan vardır. herkes, dünya üzerindeki her şeyi birbirine bağlayan bilgisayarların tuşlarını tüm gün parmaklayıp, portakal sularını astronotlar gibi pipetlerle içiyorlardır.

    sevgilerle,

    kurt vonnegut

    sabitfikir'den alıntıladım. onların dediğine göre kaynak; letters of note. letters of note da kaynak olarak time'ı göstermiş. çeviren ise sevgi demir.
  • player piano isimli distopya türündeki romanı için bilimkurgu kulübü'nde yayımlanan şu incelemeye göz atabilirsiniz.

    bu harikulade romana herkes ulaşabilsin diye yakında yeniden basılmasını umut ediyorum.
  • ne zaman büyük acılara yakın olsam bu büyük yazar gelir aklıma. hicivle sardığı anlamsızlığı... bir de aklımdan hiç çıkmayan o cümlesi:

    "güzelim dünya
    seni kurtarabilirdik,
    ama öyle kahrolası adi
    ve tembeldik ki..."
  • başlıca slaughterhouse-five ve player piano gibi iki müthiş eserin yazarı.

    ilk yazdığı kitap olan otomatik piyano çıktığı dönemde fazlaca tutulmuş fakat ciddi anlamda huxley'in etkisinde kaldığı yönünde eleştirilere tabi tutulmuştur, bunun üzerine bir söyleşide ; " 'otomatik piyano'yu yazarken olay örgüsünü gururla aldous huxley'in 'cesur yeni dünya'sından ödünç aldım, o da zaten gururla yevgeni zamyatin'in 'biz' inden ödünç almıştı." demiştir, böylede delikanlı adamdır kurt reis.

    her ne kadar kendini bilimkurgu yazarı olarak tanımlamasa da bana kalırsa kendisinin en başarılı olduğu şey hicivdir.
  • ''...amcam alex vonnegut bana çok önemli bir şey öğretmişti. işler sahiden iyi gittiğinde mutlaka fark etmeliyiz, derdi. büyük zaferlerden değil, basit anlardan bahsediyordu. bir ağaç gölgesinde limonata içmek ya da fırından gelen ekmek kokusunu almak veya balık tutmak yahut karanlıkta dikilirken, belki bir öpücüğün ardından konser salonundan gelen müziği dinlemek gibi... bu tür zamanlarda yüksek sesle, ''daha ne olsun?'' demek çok önemlidir, derdi.''