şükela:  tümü | bugün soru sor
  • şükrü erbaş'ın yeni kitabı. kitap içeriği için şiir-hikaye olarak adlandırılan bir tür olarak bahsediliyor. ve ilk baskısı tam 10 bin basılmış ki bir şiir kitabı adına umut verici. umarım ilgi de aynı doğrultuda olur.
  • sukru erbas'in bence ismi en guzel olan yeni kitabi. icinde yine hatice'si var. sukru erbas benim icin olumden sonraki boslugu en iyi ifade eden sairdir.
    (bkz: #67072861)
    bir yokluk harfe sese ancak bu kadar donusebilirdi. ben yasiyoruz sessizce'yi de bu muhtesem kitabini da aglamadan okumayi basaramiyorum. sevdiginiz birini kaybettiyseniz, olum acisini tattiysaniz, icinizde birikti ve kaldiysa o ates; lutfen suktu erbas okuyun..onun icindeki atesin bir nebze bile sondugune inanmiyorum, boyle bir yetenek bahsedilmis acisini kagida dokebiliyor sadece.

    bu kitabi okudugumda askina o kadar saygi duyup hayran oldugum adama keske sevmeseydin bu kadar dedim icten ice. cunku kaldiramayacak kadar aci cekiyor belli ki. ben okurken kaldiramiyorum sen nasil yasiyorsun sukru erbas. nasil yaşıyorsun'un cevabini aldim gerci. kavusacaginiz gunu bekleyerek hic unutmayarak 'yasiyorsun'...

    "...govdem bir yasama acisi, gelecegim yanina
    tasa, toprağa, ota, bocege
    karisa donuse yeniden baslayacagiz hayata." diyerek 'hayata katlanmak icin en guzel buyu' dedigin hayalin ile yasiyorsun..

    ben susayim sadece bir yazisiyla o konussun;

    "...akrep de yelkovan da iki kasinin arasinda durdu. simdi dunya herkesten yapilmis bir gonul yorgunlugu. simdi dunya soguk.

    ...sen bir basma entarisin ki gittigin her yer eteklerinde cicekleniyor. gulmuyorsun da gokyuzu yildizlarini dokuyor ustumuze. komur kokularini sevdigim kadin, sen ne zaman buyudun. ne zaman butun sarkilarin kederi oldun. o yoksulluk icinde bizi ne zaman doğurdun. nasil sevdin bu kadar yalan insani. kopukler, gamzeler, menevisler... ölümü nerende sakladin.

    simdi dunya evlerde bir ayrılık ayini.

    sen evden ciktin ya, once duvarlar nemlendi. cati, odalara indi. pencereler birer orumcek agi. esik çoktan daragaci. sokaklar zuluflerinden esmiyor artik. zaman esyada boguldu. ev degil, yaprak döken bir hatira. yalnizlik her yerden ses veriyor. bunaldim diyorum, herkes biraz daha kabugunun icinde. bir elim otekine cirpiniyor. insanin yalniz ağlaması ne kadar acıymış.

    sen evden çıktın ya, kırk beş yıl çıkmıyor işte..."

    fikrimce, şu dünyada şükrü erbaş'ın hatice'sini sevdiği kadar sevmek ve sevilmek kâfidir, muazzamdır...
  • şükrü erbaş'ın "şiir-hikaye"lerinden oluşan bir başka muazzam kitabı. yazar yoksunluğunu, özlemini, günün toplumuna eleştirisini, varoluş açmazını, zaman kavramını "şiir-hikaye"lerine taşımış ve insanda duygu yoğunluğu yaratmayı her daim yaptığı gibi başarmış. şiirlerinden daha mı güzel hayır ama ben şahsen bu tarzda (şiir-hikaye) yazdığı "şey"leri bir hayli beğendim; sesli okuması da hayli kolay ayrıca ve dahi etkilerini bir hayli arttırıyor sesli okumak her şairane metinde olduğu üzere.umarım pek çok kişi okur da eli sıcak mı diye yüreğine koyma imkanından mahrum insan sayısında bir artış olma ihtimali vuku bulur.
  • "kötü bir yalnızlık seni incitmesin diye avuçlarındaki hayat çizgisinden sessizce öptüm." *
  • daha ne olsun, diyor ozan, sahi daha ne olsun?

    zaman değil, bir sonsuz hüzün, dedim, usulca doğrularak. yazarken, yaşarken… bir çınlama, bir ân, beşinci mevsim, on üçüncü ay, sekizinci gün. belki de bir yetinmeme ruhu, gizli bir geçicilik acısı. içimizde dışımızda bir boşluk. geçer ve yoktur. her şey yabancıdır artık. hem acı hem arzu, hem hayal hem hatıra, hem unutuş hem kırbaçlı bir bellek. eşyalar, ağaçlar, kuşlar, dağ başları, lambalar, ay ışığı, ırmaklar, sesler, parmaklar, çocuklar… gövdemizde çiçeklenen ne varsa, kalbimizde yaprak dökmektedir aynı anda. zaman hüzündür…

    gelecek, öyle mi? gelecek yok. gelecek zaman değildir. hayal bile demek zor. kuşkudur. rengi, kokusu, sevinci, acısı ulaşmamıştır bize. gizli bir ölüm korkusu belki de. uzansak dokunacağız sanki. uzakta gördüğümüz her şeydir. gelir, gelir ve bir türlü gelemez. hayata katlanmak için yarattığımız en güzel büyüdür. bir çeşit dünya cenneti. geldiğindeyse zaten geçmiştir. biz yine uzaklara bakıyoruzdur.

    zaman insandır. pervane olduğumuz kalabalıktır. börtü böcektir. yoksa biz yalnızlığı nereden bileceğiz. yoksa biz yaşadıklarımıza nasıl dokunuruz. yoksa biz nasıl severiz insanı. yoksa merhamet duygumuzu kim verir bize. güneş korkutur. ağaç korkutur. yağmur korkutur. kediler bile korkutur bizi. peki, bu dünya ne, öyle mi? bizim varlığımızda varlık bulan bir özge zaman. gövdemizde soluk alan sonsuzluk. tepeden tırnağa bize dönüşmüş her şey. tepeden tırnağa her şeye dönüşmüş biz. biricik özgürlüğümüz. emeğimiz. aşkımız. hüznümüz. dokunduğumuz her şey.

    daha ne olsun, daha ne olsun…
  • can sıkıntısı*

    evler donmuş. ağaçlar donmuş. rüzgâr donmuş. sesler donmuş. kediler, köpekler, serçeler, güneşler donmuş. camlar yok. duvarlar erimiş. çatı göğe çekilmiş. yol eşikte kayıp. insanlar ağızlarındaki son harfi bütün zamanlara yayarak yaşadıklarına inanmaya çalışıyorlar. eşyalar zaman dışı birer yaratığa benziyor. her şey, ölümden sonra da sürecek bir yoksulluğun erken fotoğrafı. yaşamak yer çekiminden kurtulmuş da boşlukta dönüp duruyor. bir sonsuz tekrar, tanrıyı bile hükümsüz kılıyor. öyle bir can sıkıntısı ki, insana, anlamsızlık duygusunu bir yaşama belirtisi olarak sevdiriyor. ‘biçim veremediğimiz şeylerin biçimini almak’ yeni zamanın ruhu oluyor. giderek her şey bir kötülük kaynağına dönüşüyor.

    hevesle yılgınlığı, can sıkıntısıyla öfkeyi bir tahterevalli gibi kalbimize kuran dünya… kocaman bir kasabasın sen biliyor musun… belkemiği olmayan bir kasaba. geldiği yere de, gittiği yere de ait olmayan bir kasaba. tozlu egosunu dünyanın üstüne örten bir kasaba. kayıtsızlığıyla gurur duyan bir kasaba. bütün güzellikleri günaha çeviren bir kasaba. nasırlaşmış parmaklarıyla şiir yazmaya kalkan bir kasaba. babasından devraldığı kötülüğü, çoğaltarak çocuğuna devreden bir kasaba. kapıkulu kültürüyle insan seven bir kasaba. kimsenin canının sıkılmadığı bir kasaba...

    ey özlenen zamanla şimdiki zaman arasında çırpınan yeryüzü… senin mutsuzluğundan başka bizi bu cehennemden çıkaracak bir bilgi var mı, gözyaşlarıyla sulanmış o derin yalnızlıklarında…
  • dönüp yine insana....*

    önce dinledim. bu çok uzun sürdü. sürer hâlâ. herkes güzel konuşuyordu. kıskanıyordum. öfkeyle tevazu büyülü bir beşikti. bunun hayranlık olduğunu bilmiyordum. o güzel sözleri söyleyenler de bilmiyordu. cümlesi olmayanların canı sıkılmıyordu hiç. insan iyiliği öğrenmeden bilirmiş de, kötülük için zaman gerekirmiş. şimdi bile kime söylesem, uzak uzak bakıyor. yalnızlık böyle saçaklanıyormuş…

    önce insana inanıyor insan. sonra harflere, seslere, renklere. akşamlar herkesi alıp götürürken sessizce büyüyor. sabahlar bütün yatakların yaprak dökümü. anne uzun ağlıyor. baba tenhalar evliyası. bahçe, ilk harfimiz, akasya hayal, kayısı sonsuz bir kader. insan erken öğreniyor gözyaşını. harfler ıslanıyor. renkler terk ediyor. sesler çok eski bir mezar.

    sonra gidip yazıyor. şarkı söylüyor. elini ocaklara tutuyor. soğuduğu kim varsa ona tutunmaya çalışıyor. hatta gülüyor. kedere sığınıyor. ölümü seviyor. eşiği öpüyor. kirpiği sonsuzluk sayıyor. bir kadın bütün tanrıları doğuruyor. bir çocuk bütün kadınları seviyor. birden ışıyıveriyor, yazının hapishanesi yaşamanın hapishanesinden güzeldir, büyüktür. sarkaç ağırlaşıyor. içinde bir yatışmaz acı. kalkıp bir çocuğun ellerinden tutuyor.
  • "seni sevmenin kapanmaz yarasıyım."