şükela:  tümü | bugün
  • akla gelmeyen ancak yaşanılabilecek büyük acılardan biriymiş kuzenin ölmesi.
    bu haberi duyduğumda, çaresizce amcama ne diyeceğimi düşünerek, abisini nasıl teselli edeceğimin sancısıyla, ama bunlar bir kenara artık onu bir daha görememenin acısıyla, nasıl olur, neden bu yaşta insan ölür düşüncesiyle yola koyuldum.
    ama hiçbirşey kalmıyor yüzleşme anında. ağlanıyor ağlanıyor.. bir yere varamayacağınızı bile bile, delicesine ağlıyorsun o kadar... tekrar sarılıp tekrar ağlıyorsun.
    her ölüm gibi kabullenmeyle son bulsa da o acı kalacak bir yerlerde. ailesinde daha derin olsa da, o acı kuzenlerde de kalacak cinsten bir acı...
  • kardeş gibi birlikte büyüdükten sonra karşı tarafın bu şekil gidişini kabullenmenin zor olduğu durum.
    kaza anını duyduğunda bile "salak naptı yine? kırık falan var mı peki? aptal bu çocuk ya." diye azarlı bir şekilde cevaplarken annenin "aslında pek ufak bir kaza değilmiş geçirdikleri, durumları kötü değil merak etme ama uyutuyorlar şimdi." demesiyle boğazdaki yumrunun oluşması saniyelik olay. geleyim mi bak anne diye sorularının yok sınavlarını bitir pek oyalanmadan gel demelerle cevaplanması, her gün uyandırdılar mı iyi mi diye sorarlarken 4 gün sonra arkadaşını kaybettiğimizi öğrenmek... rüyada görmeye başlamak sonrasında... ayakta, gezerken, seni özledim lan diye sarılmışken görmek ve iyi olacağına inanmak. hastaneye gittiğinde ise yoğun bakım kapısında bekleyen teyzeye güç vermek zorunda gibi hissetmek. ha bugün ha yarın ilacı kesecekler ve artık uyanacak diye kapılarda beklemek. bir gün olsun bile ailesinin kapıdan ayrılmadığını bilsin diye günde 5 dakikalık görüş anında annesinin "hepimiz seni bekliyoruz bak." diye kulağına söylemesi, yanına girmek isteyip göreceklerine cesaret edememek derken ilk karşılaşmayı tomografiye indirilirken yaşamak... cesareti toplayıp yanına girdiğinde heyecandan ölecekmiş gibi hissetmek eğilip "ben geldim" dediğimde tutan koluyla elime uzanması, ikimizin de sadece titreyip benim ona bir şey söylemeyi akıl edememem ve 90 gün boyunca orada durup kapıda bekleme gücünü bulamadığım için kendimden nefret etmem... oradan çıkarttıklarında öyle üstün örtülmüş halde giderken izlememe bile izin vermemeleri ve içinde eşyaların olan adının yazılı olduğu bir poşetin yanımızda kalakalması... sala verilirken bu sefer senin adının okunması, dualar okunurken "tolga" nın öncesinde "merhum" demelerine her seferinde sinirlenmek. rüyamda bazen, "çok yorgun hissediyorum, yatmaktan sırtım ağrıdı artık." bazen, "çok acıktım, annemler yemek hazırlasın." demelerin. kavga dövüş birbirimizi sevmelerimizin aynısını bir başkasıyla yapamayacağımı bilmem ve sesini duymadığımız bir yılın geçmiş olması. seslenişlerini unutmamak için arada senin söylediğin gibi kendi kendime seslenmem.. belki de kabullenemediğim için mezarlıkta seni görmek istememem ve çok özlediğimi bilmeni istemem... sadece belki biraz olsun böyle mutlu olma ihtimalin vardır düşüncesiyle her gece rahat uyu diye dua etmem ve anlamsızca yan yana dizilecek bir sürü kelimenin, duygunun bir türlü toparlanamaması. mutlu ol.
  • kabullenemediğin, konduramadığın, kendini ya da etrafındakileri avutamadığın, gencecik bir kız için yazılmış kader(!).
    aptal bir trafik kazasında, üç gün önce kuzenimi kaybettim. inanmak istemedim; önce yoğun bakımda durumu kritik dediler sonra da gerçeği öğrendim. tahmin bile edememiştim saklandığının. bu kadar karamsar bir insan olarak ben, yoğun bakımda dediklerinde kurtulacağını düşündüm öğrenene kadar. meğer zaten.. söylemek bile istemiyorum..
    benim yaşımda, bu kadar naif bu kadar güzel ve temiz bir kıza ölümün yakışmaması mı, yoksa daha yapamadığımız tatil planları, paylaşamadığımız hayat sırlarımız mıydı en çok üzen bilemiyorum.. kazayı yapan eniştem kendinde değil, halam tükenmiş, her gazetede farklı yazılar, fotoğrafların.. dünya birden tersine döndü hepimiz için ve uyanamadığımız bir kabus gibi kilitli kaldık tüm olanların içinde. kalbimin üzeri 3 gündür ağrı içinde, duygusal acının fiziksel ağrıya dönüşmesi böyle midir, gözyaşlarım tükendi mi daha çok mu var çözemiyorum. nasıl bir kader, nasıl bir acı hem bizim hem annesi babası için derken, düşünüp düşünüp çıkamıyorum içinden.
    dünyada gördüğüm en güzel, en güleryüzlü ve en içten insanlardan birinin yokluğu bazı şeyleri daha çok çarptı yüzüme. her ölüm acı, her ölüm zamansız, sırasız ölümün adı yok. insanları üzmenin anlamı yok. hayatı temel hırs olarak görmenin hiçbir anlamı yok.
    annen her gün parçalanıyor, babanın neler hissettiğini bir kendi biliyor, belki her şey gördüğüm bir damla gözyaşında saklı berilim.. sen uyuyordun ya; şimdi daha huzurlu uyuyorsun. seni seven yüzlerce insan vardı yolculuğunda. o güzel gözlerinle, yüzünle ne kadar insan kazandın 28 yılda, için rahat olsun..
    seni her zaman çok sevdim. her zaman da çok seveceğim.. mekanın cennet olsun..
  • bana 16 yıl önce buz gibi bir aralık sabahı, "kalk kurabiye, yola çıkıyoruz, abin* ölmüş.." diye verilen haber.

    gencecikti daha, 24 yaşındaydı. ailenin ilk erkek torunu, annesinin bile mezuniyetini görmeden son nefesini vermediği başarılı bir öğrenci, adam gibi bir adamdı. onu kaybedene kadar, ölümün sadece yaşlılar için olduğunu düşünüyordum.

    annesini o yılın şubat ayında, bir cumartesi günü kaybetmiştik. cumartesi ölen, en sevdiğini hemen yanına alır derler ya, yengem 9 ay sonra aldı yanına oğlunu.

    babam çok severdi onu, hiç sahip olamadığı erkek evlattı kuzenim onun için. benim içinse hep bir abi, düzgün bir erkek rol modeliydi.

    kendi parasını biriktirip aldığı deri montunun cebinden babamın numarası çıkmıştı. jandarmadan sabahın köründe gelen telefon yüzünden hala gece yarıları ve sabah erken saatlerde çalan telefonlardan korkarım.

    çok düzgün kullanırdı arabayı aslında, ama ecel bu dinlemiyo hiçbirşeyi, canımızı bir trafik kazasına kurban veriyoruz..

    kuzenin ölmesi, büyük bir hasretin başlangıcı, bir babanın hala o kazanın olduğu yerden geçerken buz gibi soğuğa bile aldırmadan arabadan inip uzaklara dalmasına, bir kızkardeşin düğününde hüngür hüngür ağlamasına, bir amcanın ondan her bahsedilişte dolu dolu olan gözlerini herkesten kaçırmasına şahit olmakmış.

    bir de ölümün bir nefes kadar yakın olduğunu, yaşla değil ecelle geldiğini daha küçük bir çocukken anlamakmış.
  • yıllardır görüşmüyor olsak da çocukluğumuzun nice anısını beraber taşıdığımız kişinin kaybıdır. ilk duyulduğunda tam kavranamasa da durum, telefon kapatıldıktan sonra tüm gerçekliğiyle çöker insanın içine. neden görüşmediğini sorgularsın bol bol. geride bıraktığı iki küçük çocuk, gencecikken sona eren bir yaşam...

    şu trafik denen bela zaten almıştı bir kuzenimi elimden. ikincisine ne gerek vardı.

    ruhun şad olsun ümmühan hemşire.

    http://www.personelsaglik.com.tr/…-oldu-h14849.html
  • o lanet saldırı olmadan bir önceki akşam konuştuk telefonda. "gelemiyorum canım ankara'ya. izin alamadık, tunceli uzak, otobüse binsek günübirlik yetişemeyiz. söz, istanbul'da senin balkonda ya da deniz kenarında içeriz rakımızı. yine de çok istersen ben gelirim" demiştin. "ya ne olacak be? ankara'da görüşüp, ne yapacağız mis gibi istanbul'da evim varken" demiştim sana. şimdi içimi keşkeler tüketiyor. keşke o 3 eylül günü için "ya nasıl gelemezsin, gel sensiz olmaz. cem'le beraber gelin, cumartesi zaten" deseydim diye parça parça bölünüyor ruhum.

    hani biz çocukken odadaki kütüphaneye tırmanmışken kütüphane devrilmişti de ablamla, sen altında kalmıştınız. babamla, amcam gelip kızacaklar diye korkarken sizi kütüphanenin altından çıkarıp "yavrum sizin kılınıza zarar gelse biz ne yaparız?" diye başlayan cümleler kurmuşlardı. bu sene ölüm yıl dönümünde geldi o anı aklıma, taptaze... kütüphanenin altında hissettiğin korkuyu sırtından, kalbinden vurulduğunda da hissettin mi acaba? o kalbine giren kurşun ilk miydi acaba? çok canın yandı mı eşinin, sevgilinin gözünün önünde vurulduğunu gördüğünde acaba?

    empatisini bile kurmamalı insan, empatisini kurmak bile yakıyor içini. biz nasıl yaşıyoruz o muamma...

    (bkz: 4 eylül 2011 tunceli pkk saldırısı)
    (bkz: dilay turan kerman)
    (bkz: cem kerman)
  • hiç beklenmeyen bir anda gelip aldı ölüm elimizden onu. aniden genc yasta kalp krizinden vefat etmesi 2 gün önce şok etkisi yarattı bütün ailde. kimse konduramıyor sana, kimse senin gibi bir insana yakıstıramıyor.''' sarı oğlanımız gitti'' diye aglıyor herkes yoklugunda.

    öldüğüne inanmıyorum senin, o güzel gömlegini giyiceksin parfümünü sıkıcaksın arabana atlayıp geliceksin gibi her an. sanırım yeni idrak etmeye basladım artık olmadıgını, içimde burukluk hiç dinmeyecek gibi sanki.

    huzur içinde uyu sarı oğlan. sana, yeryüzü dayanabilmek için agır geldi, şimdi o agırlıgın üstüne kendi yoklugunun ağırlıgınıda koydun, omuzlarımız bir nebze daha cöktü.......olsun.
  • anneanneler, babaanneler, dedeler, amcalar, dayılar ölür. ölmek yaşamanın doğasında vardır ama kuzenler? kuzenler nasıl ölür ki? henüz damatlığını giyememişken, düğününde giyeceğin elbiseyi hayal ederken yanına yakıştıramadığın gelin adaylarının dedikodusunu her kahve faslında yenge kişisi ile konuşurken bir gece yarısı haberi gelir. "uyan, serkan abin öldü" derler. henüz ayılamadan son konuştuğunda "fıstığım naber" deyişi kulaklarında çınlar. otopsi sonrası parçalanan bedenini görmemeyi dilersin, sen kaçtıkça tüm haber sitelerinde onun ölüm haberi seni köşe bucak kovalar. canice öldürülen gencecik insana mı yanasın, "namus" kavramı adı altında 2014 yılında hala daha adam öldüren akbabalara mı yanasın bilemezsin. çocukluk anılarını da onunla beraber toprağa vermek istersin, önce sesi sonra resmi yavaş yavaş silinse de zihninden hatıralar her daim daha dün gibi canlı kalacaktır tek bildiğin budur.

    nur içinde yat abicim... seni öldürenler cezasını er ya da geç bulacaktır.
  • yirmi yaşında bel ağrısı ile gittin hastaneye. rahminde kitle olduğu anlaşıldı. apar topar ameliyata alındın. kitlenin kötü huylu olduğu söylendi. rahim kanseri olduğundan şüphe edildi. önce sadece kist alındı, ileride anne olmak isteyebilirsin diye. baktılar ki olmuyor, rahmin tamamen alındı, anne olma ihtimalin ortadan kalktı. çok üzüldün. hiçbir şey yolunda gitmedi. bu kez lenf kanseri olduğun anlaşıldı. daha fazla üzüldün. başka bir şehirde tedavi görmeye başladın. iki yılda neredeyse yirmi kür kemoterapi aldın. her kemoterapide bir başka organın iflas etti. yetmedi. kanser hücreleri iliklerine sıçradı. kan kanseri oldun. lösemiydin. günbegün eridin. yirmi iki yaşında, kasım ayının on altısında kapattın gözlerini.

    yirmi iki diyorum, yalnızca yirmi iki yıl yaşadı benim canım.

    ziyaretlerimin birinde, "zayıflamış mıyım abi?" diye sormuştun bana. "hayır, gayet iyi görünüyorsun." deyince, "olur mu abi? tam 9 kilo vermişim." demiş ve gülmüştün. şimdi canlandırıyorum da zihnimde: nasıl ecem nasıl? nasıl gülebiliyordun, nasıl dalgaya alabiliyordun bizi ve kendini. nasıl bu kadar güzeldin ve nasıl bu kadar güzel gülerdin? neden ecem neden? neden bu kadar çok gülerdin? yoksa bilerek mi yapardın? her şeyin farkındaydın da ölüme güle oynaya mı gitmek istedin? oysa ne kadar çok acı çektin. günlerce uykudan uyanamadın, aylarca yataktan doğrulamadın. yine de her gördüğümde seni gülerdin. hep gülerdin. keşke bağıra çağıra sorabilseydim sana: "ecem, sen nasıl böyle gülerdin?"

    bir gün bile, bir kere bile öleceğine ihtimal vermiyordum senin. ilk kez "ecem" ile "ölüm" kelimelerini aynı cümlede duyduğumu hatırlıyorum da. ahh ecem'im ah... böyle bir şey mümkün mü diye düşünüyordum içten içe. o günden sonra benim için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. sonra alıştırdılar yavaş yavaş bu fikre bizi. sonunda, nihai sonucu bilir hale geldim ama asla kabullenemedim.

    öyle ki, bugün sorsanız, "ecem öldü." deseniz, yine inanmam. inanamam, bu hayatın böylece acımasız olduğunu düşünemem. ciddiye alamam, bu durumu kabullenemem. kabullenirsem, sanırım ben de yaşayamam. belki canıma kıyamam, böyle bir şey değil kastettiğim, ama yaşayamam işte. tüm uğraşlarımı bırakırım, tüm hayallerimi bir köşeye iterim, tüm ilişkilerimi bitiririm. geleceğe dair en ufak bir umudum kalmaz. yaşamak mı denir böylesine? hayır, yaşayamam.

    çok farklı düşünüyorum ecem, çok. belki dokunamayacağım sana, ağrıyan yerlerine masaj yapamayacağım, ellerini ve alnını öpemeyeceğim belki, belki sarılamayacağım sana ve asla konuşamayacağım bir daha seninle, duyamayacağım "abi" deyişini ama sen hiç tükenmeyeceksin içimde; çünkü seninle birlikte doğdum, büyüdüm. nasıl silinemezse zihnimden çocukluğum, öylece kalacak ecem bende.

    doğduğun günü hatırlıyorum. tam 23 yıl önce bugün, doğduğun günü hatırlıyorum. ben 4 yaşındaydım ama hiç unutmuyorum. seni ilk gördüğüm anı hatırlıyorum.

    çevremizdeki istisnasız herkes, hepimiz hak ettik de ölümü, sen bir kere bile, hani nasıl denir, ucundan köşesinden bir kez bile hak etmedin bu sonu. ama işte hepimiz yaşıyoruz da; bir sen öldün.
  • to şiya / çu / sen gittin

    ölüm haberlerini duyduğumuz o an dünya duruyor zannediyoruz ya hani durmuyormuş. tüm acımasızlığıyla dönüyormuş. haberi aldığın o an yaşadığını veya kısa süreliğine öldüğünü hissettiren o an belleğinde onarılmayacak bir acı eşiği açıyor.

    hiç birimiz canlı çıkamayacağız bu dünyadan biliyorum ama sıralı ölüm diye bir şey vardı. ve senin anarşist bedenin bu kurala uymadı.

    bir sabahın serinliğinde bir ambulans girdi köy yoluna. tozu dumana katarak ilerleyerek durdu tahta kapının önünde. kadınlar başlarında ki tülbentlerini savurarak, dizlerine vurarak ağıtlarla koşmaya başladılar penceresi naylonla kapatılmış bu eve doğru. uzaklardan duyulan lımın lımin daye sesleri, uyuyan bebeleri, uyuklayan yaşlıları korkuyla uyandırdı . atlar huzursuz.. köpekler durmadan havlıyordu..

    üst üste konmuş taşlarla bezenmiş iki üç odalı, sarı ışıklı bu evlerin karşısında ayrık otlarıyla dolu bakımsız bir köy mezarlığı var. ağaçsız, kuşsuz öylesine yalnız. bir çukur kazıyorlar senin için. henüz 22 yıllık bedenini ve yaşanmamış bir ömrü gömmek için. bunu düşünmeden kazıyorlar öylesine mağrur. her ölüm duyulduğunda inanılmaz gelir. inanmaz insanlar tanıdıklarının ölümlerine. inanmıyoruz. yaşanmamış her düş tamamlanamadığı için genç ölümler daha bir acıtır..

    yarım kalan gülüşlerin hesabını hangi devlet verebilir? hangi hukuk sistemi acımı hafifletebilir? kurulan düşlerin tamamı sabahsız uykularda artık.

    otopsi kesiklerine bakmak bile canımı acıtmaya yeterken kalbinden vurulmuş olman çıldırtıyor insanı. su damlaları hafifçe süzülüp kirpiklerinden toprağa düşüyor. ayaklarım varmıyor yanına geleyim. biraz uzaktan izliyorum çaresizce. elimi uzatsam kalkar mısın? mucizelere inanmak istiyorum. zaman dursun istiyorum. istediklerim gerçekleşmiyor diğer tüm istediklerim gibi. sanırım ruhum ilk defa bu kadar keskin bir acıyla karşılaşıyor. ölümün kokusu bu muymuş? beyaz bir çiğdem açmış sanki saçlarında. güneş vuruyor yüzüne. parlıyor. parladıkça gözlerim doluyor. evin önüne öylece uzatmışlar seni. benzin soluk. tenin bembeyaz karlar yağmış sanki üstüne. kanın çekilmiş. yapraklarına çiğ düşmüş. nisan ayında gidilmez be çocuk baharda gelinir gidilmez. anlatamıyorum bunu sana. doğduğum ayı artık sevmiyorum.
    çocukluğunun geçtiği evin içindesin. son kez. son olması mı , yoksa bir daha olmayacak olman mı daha acı tahayyül edemiyorum. acıları yarıştırmak beyninim hüzün defterine birkaç sayfa daha eklemesine neden oluyor. her anason kokusunda hatırlayacağım asla unutmayacğım şimdiden belli.

    köy evinin dağınıklığı gibi ruhum. yorganların döşeklerin alalacele toplanmış o köhne görüntüsü , yamalı bir örtünün üstünde her şeyden habersiz uyuyan sarı bir kedi. birbirinden farklı desenli tabaklar tozlu rafta yoksulluğun o çaresiz yanını anlatırmış gibi dizilmişler. saatini ve kareli kanlı gömleğini arka odaya koymuşlar bir poşetin içine. kimse yanına yanaşamıyor poşetin. hayatımızın bir bölümünü siyah naylon poşete koymuşlar sanki.. hiç unutamayacağım bir görüntüyü daha kaydediyorum bellek çekmeceme..böyle acı hatıralar hiç olmadık yerlerde zamanlarda aniden ortaya çıkarlar biliyorum.

    tüm cesaretimi toplayarak odaya geliyorum yanına.son defa yüzünü görmem gerek. biliyor musun güldüğümüz anlardan biri geliyor o an aklıma. gülümsüyorum. sen de gülümsüyor gibi duruyorsun. aslında gülümsemiyorsun ama öyle duruyorsun. dudağının kenarından hafif bir kan damlası var. siliyorum mendille. bir damla kan damlası insanı ne kadar acıtabilir diye düşünüyorum. bir mendil niye kanar’mış şimdi daha iyi anlıyorum.

    ağzının kenarından usulca kızıl kızıl karanfiller topluyorum mezarına koymak için. seninle bu ülkenin özgürlüğü için mücadele edecektik. bunu kimse bilmiyor. du. son ve en ciddi konuşmamızda bu kararı vermiştik. şimdi ise mezarındayım. senin bir mezarın olacak ha hayretler olsun diyorum.

    hafifçe eğilip öpüyorum yanağından. buz gibisin. sıcak elimi değdiriyorum yanağına biraz ısın diye. uyansana diyorum kulağına. uyanmıyorsun çok sinirleniyorum. dışarıya çıkıyorum. gökyüzü üstüme çöküyor altında kalıyorum..bulutlar üstüme düşüyor uyanmayacağını fısıldıyor. bizim buralarda yıldızlar da bulutlar da insana çok yakın.. elini uzatsan değecek gibi dururlar. kendimize uygun bir bulut seçip üstünde oturup sigara içip özgürlük hayalleri kurardık. yıldızlara bakıp türküler söylerdik. bulutlara küsüyorum. sana da çok kızgınım. yıldızlarda artık umrumda değil. ben yeryüzünde sen gökyüzünde içiyorsun sigaranı.
    veda vakti.

    çıkıyorsun koşuşturduğun evinden eller üstünde.. son kez dönüp bakıyorsun evinin yanında ki okuluna..bahçesine.. kargacık burgacık yazılarla yazdığın defterler, yokluktan gazete kağıdıyla kapladığın kitaplar pencerenin önünde duruyor öylece öksüz. rüzgar vurdukça kapakları havalanıyor sayfaları uçuşuyor. etrafı yosunlarla kaplanmış su getirdiğin çeşmenin önünden geçiyoruz şimdi. sevdiğin kızı görmek için sayısız kez başında beklediğin çeşme uğurluyor seni. su yürüyor bizimle. yürüyoruz beyaz taşlarla kaplanmış ölüler diyarına. yürüyoruz yürüdükçe kolum kanadım kırılıyor. yürüdükçe yürüyenler senle ölüyor sanki. gözyaşımın bittiğini düşünüyorum yer yer..sonra ki yıllar anlayacağım ki bitmiyormuş gözyaşı. yanaklarım tuzlu suyun etkisinden gergin. bir an geliyor anlayamıyorum nereye yürüdüğümüzü. çok kısa bir an sonra dehşetle hatırlıyorum. bastığın yeşillikler, terini akıttığın tarla, ineklerini getirdiğin yaşlı amca, sütünü taşıdığın teyze, birlikte oyunlar oynadığın çocuklar, gülüştüğün arkadaşların, yalnız bıraktığın kardeşlerin, annen baban , çok sevdiğin hala diye seslendiğin teyzen..hepimiz arkadan yürüyoruz. bizi arkandan sürüklüyorsun o çukura doğru.

    son anlar. arapça dualar, türkçe haykırışlar ve zazaca ağıtlar..dünyanın bütün dilleri toplanıp gelse anlatamazlar acımızı.

    beyaz çok yakışırdı sana. çok yakışıklı oldum dimi derdin takılırdın bana..yakışmış derdim. beyaz bir örtüyle sarmalamışlar şimdi seni. bu sefer hiç yakışmamıştı işte. apaçık ortadaydı yakışmadığı. hiç yakışmadı bu yaptığın diyordum. duyuyorsun biliyorum. kapatıyorlar üstünü kara toprakla. birazdan bırakıp gideceğiz seni. bu düşünce insanı kahrediyor. üzerine sayamayacağımız kadar yağmur kar dolu yağacak. su yürüyecek bedenine..

    bırakıyoruz. bir daha bu topraklara adım atmayacağım diyorum. direniyorum. 7 yıl sonra gidebiliyorum. adım atar atmaz mezarına gidiyorum. mezar taşının rengi solmuş. toprağına su veriyorum. ulaşır mı çürümüş bedenine bilmiyorum. içimde ki acı dinmemiş anlıyorum. acılar genelde dinmezmiş daha iyi anlıyorum. ayaklarımı ve burnumu çekerek ayrılıyorum beyaz taşlı ölüler diyarından.. mezarlıktan çıkarken dönüp arkama bakıyorum ve kafka’nın ölüm hakkında söylediği şu cümle geliyor aklıma “ölümün olduğu bu dünyada hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.”