şükela:  tümü | bugün
  • 1928'de yapilmis jean epstein imzali* the fall of the house of usher* uyarlamasi.
  • "usher evi'nin çöküşü" (bkz: the fall of the house of usher) adlı edgar allen poe öyküsünden uyarlanmış 1928 tarihli jean epstein filmi. daha pek çok kez sinemaya uyarlanmış bu öykünün sanırım ilk uyarlaması. en azından günümüze kadar ulaşan.

    eap'nin öyküsünü okuduğumu biliyorum ama kısa kısa hikayeleri ardı ardına okumanın bir dezavantajı olarak hikayeyi hiç hatırlamıyorum. halbuki sözlüğe hakkında bir iki satır bir şey yazsam hiç unutmayacağım. bak morella hakkında iki çift laf etmişim ve hiç unutmuyorum artık. zaten son yıllarda sözlüğe yazma nedenlerimin en başında gelenlerinden birisi de budur. "aç kitaba bak, hatırlarsın" diyebilirsiniz ama bakamam. çünkü okuduğum hiçbir kitabı evde tutmuyorum, veriyorum. varsın bakamayayım. şimdi bu konuya tekrar girmeyelim, burada girilmişi var (bkz: kitaplığı olmayan ev/@ronesans adami). peki okuduğumu nereden biliyorum? çünkü eap'nin bütün hikayelerini barındıran ve her kitaplığın olmazsa olmazı o set bende de vardı. hani sırtlarının yanyana gelmesi ile eap'nin portresi oluşan beşli kitap seti. daha çok bir moda seti, bir ev dekoru.

    filme konu olan sürreal malikanenin iç mekanları inanılmaz etkili bir şekilde aktarılmış filme. fritz lang'ın almanya dönemine ait sessiz filmleri gibi, sembolizmin dibine vurmuş bir film. eminim bu kasvetli atmosfer en az film kadar, hatta çok daha etkili bir şekilde anlatılmıştır kitapta da. tipik eap atmosferini hemen hissediyorsunuz filmde. aslında çeviri eserlerde okuduğumuz da birer çeviri nihayetinde. ne bir rus'un dostoyevski'den aldığı tadı alabiliriz, ne de bir alman'ın kafka'dan aldığı tadı. ne de onlar alabilirler peyami safa'dan alabildiğimiz tadı. o hakiki tadın sadece bir aroması aslında bize o haliyle bile çok güzel gelen lezzet. bu yüzdendir ki, telif eserlerin değeri çok daha başka benim gözümde. ve yine bu yüzdendir ki, bir peyami safa'nın verdiği tadı, ne dostoyevski verebilir bana ne de bir başkası.

    bu tür filmleri seviyorsanız ve özel bir ilginiz varsa zaten sevecek ve ben ne dersem diyeyim izleyeceksiniz filmi. bu dönemden kopuksanız ve ilgi alanınızın dışındaysa daha yarım saat dolmadan bırakırsınız izlemeyi. onu da sizin bakış açınızla söyledim. aslında daha 10 dakika bile olmadı. buna "sinemada rölativite" diyoruz. ben bu tarz filmlerin bir hastası olarak iki kere seyrettim filmi. ilk olarak bir eski bir kopyadan daha sonra da restore edilmiş bir kopyadan. tabii ki tek fark sadece görüntü kalitesi değildi. kullanılan müzikler de tamamen farklıydı. bu tür sessiz filmlerin kendi özel müziği olmadığından müziklerin sürümlere göre farklılık göstermesi gayet normaldir. bilmeyenler için hatırlatayım; vakti zamanındaki sinema gösterimlerinde -hepsinde olmasa da- salonda bulunan canlı bir orkestra eşlik edermiş filme. ve bu iki farklı kopyada da gördüm ki müzik seçimlerinin film üzerindeki etkisi inanılmaz. hangisini bulursanız izleyin ama imkanınız varsa restore edilmiş olanı öneririm. ya da benim gibi bir rahatsızsanız ikisini de izleyin.