şükela:  tümü | bugün
  • paul nizan' ın 1938 yılında basılan ve türkçeye fesat adıyla çevrilen romanı. benim nick de buradan geliyor işte.
  • türkçe'ye fesat adıyla kazandırılmış bir paul nizan kitabı.
  • "yeryüzünde hiçbir şey, yargılama gerekliliğinden daha ağır değildir."

    "aşkın da hayatı vardır, hayat gibi o da devam eder."

    baklayı ağzından geç çıkaran bir roman. bir komiserin sözleriyle:

    "polisin meslek sırrı 'tarih yoktur'a dayanır. bütün öğretmenler yalan söylediler, hepsi. tarih yapmakla uğraşan güçler yoktur. akademi üyeleri manevi güçlerden, marksistler ekonomik güçlerden bahsederler, içinden çıkmak mümkün değil, ya bousset'ler vardır ya da bousset'ye karşı olanlar. kimileri de kleopatra'dan, rastlantıdan söz eder. haspanın burnu biraz daha küçük olsaymış dünyanın durumu daha değişik olurmuş, falan filan. kleopatra'nın burnu ve cromwell'in sidik torbası üzerine hesaplar, beş aşağı beş yukarı hepsi aptalca şeyler. polis dünya görüşünün ilk taslağını veren yazar pascal'dır. büyük olayları küçük rastlantılar ve küçük insanlar yaratırlar. büyük çoğunluk ve öğretmenler gerçek ilişkileri hiçbir zaman göremezler çünkü sebeplerle sonuç arasında gözle görünür bir orantı yoktur ve bütün belirtiler karışıktır. rastlantının gizli taraflarını, küçük insanların sırrını kimse bilmez.

    rastlantılara egemen olunabilir. hiçbir şey tabiata bırakılmaz. kimsenin nüfuz edemeyeceği, usulüne uygun biçimde korunan bir sessizlik içinde çalışılınır. benimki gibi kişiliksiz bir büroda oturan örümceklere ya da hesap makinelerine benzeyen silik insanları düşün, bizi sevmeleri için zaman zaman hayal ettiğimiz dedektiflerle hiçbir benzerlikleri yoktur: gençlikleri, büyük arzuları, zayıflıkları, öfkeleri, cinsel tercihler, tutkuları ile siyaset adamları hakkında bilinmesi gereken ne varsa, biraz şişirmeyle de olsa, aşağı yukarı hepsini içine alan dosyalar vardır ellerinin altında. bu yoğun bilgi yığını, siyasal ve özel şantaj araçlarından daha özel bir imkan düşünemiyorum ben, ister kullanırsın, ister kullanmazsın, sana kalmış bir şey. bu yüzden gerçek güç sendedir, tarihsel olaylar yaratırsın, kartları karıştırırsın. bir dokunuş her şeyi değiştirir, kimse bir şey bilmez. şu fransa'yı yöneten büyük adam var ya, biz iktidarına izin verdiğimiz için yönetir fransa'nın işlerini. falanca ihtilalci lider ise bizden biriydi. villiers de l'isle adam, arafın olmamasının kilisenin sırrı olduğunu söylerdi; bizimkiyse tarihin olmaması. bu sırrı bütün yönleriyle değerlendirmek için bir fırın ekmek yemek gerek. sen daha gençsin henüz.."

    paul nizan, avluların saklanmak ve öpüşmek için kullanıldığı zamanların paris'inden dört gence, bugünün devrimci ruhlarının bu kitabı neden okumadıklarını izah ettiriyor, koca bir nokta. ve günümüz direnişçileri okumamakta hala direniyor. diren okumamak!

    bu ve benzeri onlarca yüce gönüllü ve gönüllü yüce alıntıdan sonra rotayı değiştirelim. fesat, gençlerin dünyasından konuşan bir siyasi roman olsa da, içinde kendinden buyuk bir başka roman barındırır ki aktarmadan edemem: sevimli küçük kontes kamenskaia ince sesi titreyerek, ellerini kollarını heyecanla oynatarak ve sanki geride bıraktığı yılların hüzünlü görüntüleri hızlı çekim gökyüzünde kayıyormuşçasına yıldızlara bakarak anlatıyor olmalı:

    "kontesin serüvenlerini bütün konuklar biliyordu ama çok hoş bir söyleyişi olan küçük kontesin ağzından birkaç şiddet öyküsü dinlemekten de her zaman hoşlanırlardı. bir kez daha anlatmaya başladı: evlendiğimiz akşam kocam beni kiev ilindeki evlerinden birine götürdü. korkunçtu, köylüler bize hakaret ediyor, saldırıyorlardı, içlerinden biri atlardan birinin başına balta savurdu. sabahleyin erkenden, parkın küçük kapısından kaçtık, bizi kiev'den getiren dört atlı araba ahırda kaldı. kiev'de kocamı kaybettim ve iki yıl ondan haber almadım. bolşevikler tarafından tutuklandım ama mahkemelerinde yargıçlık yapan ve belki de bana aşık on yedi-on sekiz yaşında bir yahudi hayatımı kurtardı, bu sırada biri devrimden önce şarkı söylediğimi hatırladı, gülünç propaganda filmlerinde roller verdiler bana. sonra bir defa daha tutukladılar. içinde on dört kadının yaşadığı yemyeşil, korkunç bir binada kalıyordum. penceremin önünde tüfekle ateş edildiğini duyuyordum, hiç şüphesiz insanları kurşuna diziyorlardı ama pencerelere tahta çivilediklerinden hiçbir şey göremiyordum, sadece yukarıda karlı bir dam görüyordum, sabahları kiev'in kızıl güneşi doğunca kargalar karın üzerinde yuvarlanıyorlardı yağmur oluklarına kadar. hava nasıl da soğuktu ve nasıl da açtım! ama moroussia isimli bir kadın gardiyan sayesinde her zaman kokain bulmak mümkündü. hayat nasıl da korkunçtu tanrım! nasıl korkunç! bir gün beyazlar bizi serbest bıraktılar. on üç aydır sıkıntıya öylesine alışmıştık ki sokaklar korkutuyordu bizi. dostlar karnımı doyurdular, annemin bana verilmek üzere bıraktığı incileri verdiler ve pek tabii ki bu felaket içinde ölmüştü zavallı annem..."
  • “yalan. söylediğini söylemez görünmeyle söylenen. iyi niyetle susulan: “susmaya hakkım var: bu susma sayesinde verimli olacağım bir gün. tek yargıç benim.” geleceğe dönük yedeklemeler. edebiyatta. aşkta.

    büyüklüğün katılmaktan çok katılmamakta olacağı bir çağ düşünüyorum. kendisini koşullara uymuş hissetmenin bazı övünçleri olacağı bir çağ. şimdiye kadar tüm insanî büyüklükler olumsuzluklardaydı sadece. umutta. us, her zaman, yalnızca umut adına yadsır. insanların hiç umutlanmayacakları bir çağ düşünmek.

    bu gençlik, vaktini bir düş durumunda geçiriyor; simgelerinin ve imlerinin türetilmesiyle iyicene doymuş. eyleminin izlerine ve sonuçlarına kayıtsız. yaptığı davranışlardan birinin, kendi düşlerinin havasını taşıması ve orada kendisini bulması yetiyor ona. eylemlerinin, çok yüksek nitelikli gerçek diyebileceğimiz bir katsayısı yok, işte bunun içindir ki acı çektirmekten asla korkmuyor. rosen'e dedim ki:

    — peki ya, her şey kötü gitseydi de arkadaşınız gerçekten kodese tıkılsaydı, harp divanına çıkarılsaydı?
    — peki sonra? dedi. sonunda işin ciddi olduğunu, oyuna gelmeyeceğini anlardı.
    — söylevleriniz, tutkularınız ve başarılarınız arasındaki sapma bana gene de son derece gülünç geliyor.
    — aklınız ermiyor da ondan.

    savaştan önce alfred de tarde ve massis döneminde ciddi miydik? babalarını uzaklara götüren savaş, sorumluluktan kuşkuya varıncaya kadar neler almıştı bu kuşağın elinden.

    çok haklı rosen. hâlâ oynuyorlar, bir hiç eğlendiriyor onları. dayanma güçleri yok, bir çocuk kararsızlığıyla durmadan oyun değiştiriyorlar. kendi mutluluklarını bilmiyorlar.

    eğer zaman tersine döndürülebilse, anlam değiştirilme olanağı bulunabilseydi, o zaman, hayatın uyarlılığı anlaşılmaz ve aşağılık olmaktan kurtulurdu. değiştirilebilecek anlam yoktur, tek bir anlam vardır, zorunlu olarak, tek anlam ve anlamsızlık... hayatın başlıca konumu, olasılıklar ve seçim bakımından çoktan aşılmış ve çoktan gerçekliğini yitirmiş bir yol kavşağına bir daha kesinlikle geri dönemeyebilmekten ibarettir: bütün yollar aynı yönde ilerler. bu durum, saçma olduğundan çok korku vericidir, düşünülmeye hiç dayanamaz.

    anlam üzerine oynanan saçma bir cinas oyunu anlayışında, bir anlam'ın yerine yön konulmak istendi her zaman. ama varlık hiçbir şeyle bağıntılı durumda değildir. hayattan ölüme doğru tek yönlü gidişte bir anlam ilişkisi bulmayan isteyen her anlayışın yazgısı başarısızlığa uğramaktır.

    yok olalım! toptan kılık değiştiriyoruz, yazgısı yoktur insanın.

    insan, kendinden yana tanıklık edecek, öfke eylemlerinden başka bir şey üretmedi henüz: en eşsiz düşü, en önemli yüceliğidir, tersine çevrilmeyeni tersine çevirmek. tüm fizik ve tüm sanayinin tek bir amacı vardır: azalan enerjiyi yükseltmek, en düşük biçimlerden en soylu biçimleri yaratmak, başarısızlık ve dağılmaları geciktirmek. verimin kayıpları ve değersizlikleri ne olursa olsun.

    öfke sayesinde ölümü geciktirmek. özel hayatta. siyasette.

    santé cezaevi'nin karşısındaki bir duvarda okundu:
    — çocukları kırbaçlayan kadın kendine âşık eder.

    martyrs sokağı'nda, pembe korseler, ipek çoraplar dolu bir vitrinin önünde, koltuğunun altında yeşil bir bez tutan bir adamdan duydum. kendi kendine konuşuyordu:
    — doğadan söz etmek istiyorum. ben saçtan yoksunum, sizse teneke parçaları icat edip uçmaya kalkışıyorsunuz!

    bundan iki ay kadar önce, kapısının önünde bir kiracı ile sohbet eden bir kapıcı kadından duyuldu:
    — gelip geçiciyiz, diyordu. bütün bunlar evrime bağlı.

    öfkelenmeyecek kadar tembelim.

    poe, arnheim malikânesi'nde şunları yazıyor: “...şimdi bile, içinde bulunduğumuz bilgisizlikte ve toplumsal koşulların büyük sorununa ilişkin insan düşüncesinin çılgın durumunda, insanın, birey olarak, alışılmamış ve son derece beklenmedik bir ortamda mutlu olabilmesi olanaksız değildir.”
    gene çok özenişli. elli ya da yüz yıl sonra, mutluluktan kesinlikle vazgeçilecek.

    bereket versin, çocuğum yok: yaşlandığımı görmüyorum. ama her gün değersizleştiğimi hissediyorum. tek umut kendime yeniden başlamak olacak.

    bir erkek, kendisine ancak bir kadınla başlar tekrar. ya da savaşla, devrimle. kitaplar yazalım.”
  • paul nizan'ın, 1920lerin sonlarında paris'te geçen romanı.

    arka kapağında sartre şöyle demiş: "nasıl marks'ta, özellikle mal fetişizmini çözümlediği ilginç bölümlerde, ekonomik kavramların bir fenomenolojisi varsa, onun gibi nizan'da da, hareket halindeki bir kavram olan gençliğin, toplumsal ve tarihsel verilerden kalkarak yapılmış bir saptaması ve betimlemesi vardır, o da bir fenomenolojidir. kitabının büyük değeri bu karmaşık tarih ve çözümleme payının varlığından doğuyor."

    güzel bir değerlendirme, fakat nizan'ın kitabının sınıfsal yönüne girmiyor sartre. burjuva gençlerden bahsediyor kitap. devrim fikri aynı zamanda sınıfsal bir kopuş, kitabın ikinci kısmındaki aşk da öyle. pluvinage'ın (gruptaki küçük burjuva, asla güvenilmeyen) üçüncü kısımdaki hikayesi ise sınıflarına ne kadar bağlı olduklarıyla ilgili.

    kitabın arka kapağında bir de "sosyalist fransız edebiyatının en güçlü yazarlarından" denmiş nizan için; kitabı okuyunca ve nizan'ın komünist partiye üye olduğunu bilince komik bir niteleme. çünkü bahsettiğim bu sınıfsal hava sosyalizm - komünizm tartışması yapılırken de var; sosyalizm burjuvaların sınıf pratiklerinden vazgeçmeden biraz da oyun olsun diye kurguladıkları bir fikir olarak nitelenmiş. ancak komünist parti etrafında pluvinage rosenthal'e denk; onun dışındaki herhangi bir ortamda hor görülmeye mahkum. bourdieu'yu düşünürsek, fransız siyasal alanının hangi değerlerle işlediğine dair de bir fikir veriyor kitap.

    bunun dışında kitabın diliyle ilgili de 1-2 laf etmek gerek; her şeye hakim bir anlatıcı var karşımızda. genç olmuş, gençliğin tecrübesizliğini bilen; bu nedenle biraz ironik, yer yer güldüren bir üslubu var nizan'ın. örneğin şu pasaj:

    "on yıl sonra olsaydı, tasarılar yapmazdı bernard, hiç kuşkusuz onu sabırla ele geçireceğini hissederdi. ama bir genç insan, geleceği zorla boyunduruk altına almak, güvenceler, vaatler elde etmek istediği hayatında, kendini boşlukta sanır: her şeye sahip olmadığı zaman, her şeyi zorlayacak, soyulduğunu sanacak yüreği olan tek varlık odur. daha sonra, yeryüzünde anlaşmalardan, değiş tokuşlardan başka bir şey olmadığını anlayacaktır."
  • paul nizan abimizin gelgitli bir radikalleşme eğilimi gösteren genelde burjuva veya küçük burjuva ailelerden gelen solcu gençliğe, ruh hallerine, amiyane tabirle emmeye gelmekle gömmeye gelmek arasındaki gelgitlerine dair yazdığı biraz komedi biraz trajedi bol bol gerçekçilik içeren romanı. hani insanı okurken siktir amk-vay amk-hay amk döngüsüne sokan kitaplar vardır bu da onlardan biri. paul nizan abimizde sezilen hafif taşak geçme dürtüsüne rağmen goşizm onurumuzdur, orası ayrı.

    1975'te bilgi yayınevinden fesat adıyla çıkan özdemir ince çevirisinden beğendiğim bir parçayı paylaşayım da ayıp olmasın.

    "bernard yıkandı ve çok sigara içmiş olduğunu ve acıktığını düşünerek yattı; sonra belli belirsiz şekilde devrimi, belirli şekilde ailesini,büyük salondaki eşyaları,buzdolabında yiyecek bir şeyler bulunması gereken mutfağı düşündü. paris'i barikatlarla donatmak, yarın kendisini birkaç haftalığına babasından, annesinden, ağabeyinden, yengesinden ve hizmetçilerden uzaklaştıracak trene binmek ya da sadece mutfağa inmek arasında kesin bir karara varmaksızın, bir şeyler yapması gerektiğini düşündü ama çok uykusu vardı ve uykuya daldı."

    not: yayınevi ve çevirmenin mk orası ayrı.