şükela:  tümü | bugün
  • spoiler içerir

    3 saate yakın süreli hayli yoğun ve hazmı zor bir film la dolce vita (tatlı hayat). günümüzün değme oskar ödüllü filmlerini yanında fast food bırakacak kadar fazla iyi, zamanının hollywood filmlerinin fersah fersah ötesinde olduğu gibi hala daha güncelliğini koruyan zamansız bir başyapıt

    fellini filmde büyük bir ustalıkla şok ve dehşet teknikleri kullanmaksızın derinden tesir etmeyi başarıyor. öyle ki, filmin sonlarındaki istismara fazlasıyla teşne orji sahnesinde dahi faydalanmayı çoktan hak ettiği fonksiyonel hamlığa hiç angaje olmadan, film boyunca estetik sınırların dışına asla çıkmadan sağlıyor bu etkiyi [tam tersi, bu tür bir hamlığı hak edip yerinde ve bonkörce kullanan son derece iyi filmler de var elbet. mesela a clockwork orange akla ilk gelenlerden]

    geleneksel anlatıyı terkeden tarzıyla oldukça devrimci olan film çok katmanlı ilerlerken, her izleyenin bu katmanlar arasından farklı mesajlar çıkartmasına izin verir bir yapıda. böylelikle birbirinden çok farklı okumalara olanak vermesine rağmen bunu david lynch'vari bir "bakın ne metaforlar ne yapbozlar serdim önünüze! çözün çözebilirseniz!" küstahlığıyla değil tam aksine çok incelikli ve duru bir anlatımla kotarıyor. sinematografi açısından siyah beyaz bir film için fellini filmlerinde yabancısı olmadığımız olağanüstü görkeminin yanında bu bakımdan hayli mütevazi de

    izleyip kolayca unutabilmek ne mümkün. başından sonuna değin human condition ile kıyasıya güreşirken izleyeni bir yerden yakalamaması olanaksız. seyrederken etkisini azar azar zerkedip bünyedeki dozunu gitgide arttıran ve seyrettikten sonra kafayı kurcalamayı bırakmayan bela bir eser bu.

    ***

    isa mesih dünyaya tekrar gelir ve roma'yı kutsamak üzere yola çıkar. ama karşısında bulduğu 50'lerin savaş sonrası post-faşist bereketin hedonizmiyle coşmuş roma'sı hani, çok şükür tam zamanında göğe yükselip kılpayı farkla muhatap olmamayı garantilediği, gigantik orjilerin ardından kusma odalarında rahatlanan caligula zamanlarının roma'sı kadar kokuşmuş olmasa da yine de pek iç açıcı halde değildir..

    kırsalda doğup büyümüş orta halli bir iyi aile çocuğu olan marçello, edebiyat kariyerini bir kenara iterek hızlısından bir magazin gastecisi olup roma cemiyet hayatında namını yürütmüştür. roma jet sosyetesinin kalbi via veneto'da atmaktadır ve caddenin janjanlı kafelerinde marçello'yu tanımayan yok gibidir.

    marçello, etrafını kuşatmış bu tatlı hayatın içindedir içinde olmasına ama aslında bir o kadar da dışındadır. yabancısıdır bu hayatın; gelip geçici bir misafiridir ancak. tüm bu magazin yüzleri, yıldızlar, yüksek cemiyet mensupları (bkz: the aristocrats) onu pek yadırgamadan aralarında barındırsalar da hakikatte karşılıklı fayda ve istismara dayalı bir parazitik ilişkidir onunla tatlı hayatınki ve içten içe kemirmektedir bu durum marçello'yu

    kendi içinde bu ikilemlerde devinen marçello'nun inişli çıkışlı hayatına daldığımız yedi günde roma'nın yedi tepesinde güneş ufukta yedi kez batıp yedi kez doğarken, marçello kah tırmanır merdivenleri çıkar katedral tepelerine seyreder alemi, kah iner merdivenlerle izbe bodrum batakhanelerine aleme maskara eder kendini.. ve bu ayağını yerden kesen gelgitlerin şiddeti giderek sertleşirken marçello her geçen günle birlikte biraz daha merkezinden uzağa savrulur

    zaten hırslı bir magazinci olarak tatlı hayatın birinci elden tanığı olup, "iş icabı" o parti senin bu klüp benim dönenirken kendini kaptırmamak, bir yerden sonra kontrolden çıkmamak mümkün müdür?

    hemen her birimiz başta anita(lar)ı çok yüzeysel ve derinliksiz, adeta kocaman bir porselen bebek kadar güzel ama bir o kadar da sahte görüp küçümserken bir yandan da zaman içinde o etrafa saçtığı dizginlenemez tutku seline kapılmış, bitmek tükenmek bilmez enerjisine imrenirken, albenisiyle efsunlanmış bulabiliriz kendimizi.

    biliriz, maddalena herkesle düşüp kalkıyordur ama bu onu divaneler gibi arzulamamıza engel olmaz işte bir türlü. uzaktan uzağa işim olmaz diyerek ego bilerken, marçello gibi onları yanıbaşında en dokunulası halleriyle bir nefes ötede bulunca daha beter eşşekten düşmüşe dönmemenin imkanı var mı ki

    marçello'yu ziyarete gelen kendi halindeki yaşlı pederi bile onunla geçen bir gece sonunda zıvanadan çıkıyor. geçirdiği küçük çapta krizin ardından neye döndüğünü farkedince dehşete kapılıp bu kadar kısa sürede onu bu hale getiren hayattan ve şehirden kaçarak uzaklaşıyor

    marçello arada belki kurtuluşu dinden umuyor ama farkediyor ki o da fos. o da insanların insanlara bir büyük oyunu... anlıyor ki aslında kutsal bakirenin "mucize" çocukları kendi uydurdukları masallarla biçare ve cahil yığınları peşlerine takmışlar; herkesle dalgalarını geçerlerken arada küplerini dolduruyorlar

    geçmişiyle günceli, anaç nişanlısıyla uçarı kaçamakları, idealleriyle arzuları arasında bocalarken steiner'ın hayatı ona bir çıkış yolu olarak gözüküyor. steiner'a, ona tapan zarif eşine, iki mükemmel çocuğuna, "ödün vermediği" erdemine, başarılarına.. öykünüyor. kendince idolize ediyor steiner'ı ve hayatını. kaybolduğu suların ortasında feneri olarak onun ışığında ilerlemeye, onun tavsiyelerine uyup romanını yazmaya gayretliyor. ne de olsa steiner'inkidir herhalde huzuru bulacağı merkez. çocuk kahkahalarıyla şenlenen günler, muhitten nezih dostlarla(?) yapılan manalı(?) derin(?) sohbetlerle renklenen gecelerdir herhalde kovuğunu bulacağı hayat

    *"bazı geceler karanlık ve sessizlik üzerime çöküyor. dinginlik ürkütüyor beni. sanırım en çok ondan korkuyorum. aslında aldatıcı bir örtüymüş gibi geliyor.. altında cehennemin yüzünü saklayan"
    (bkz: the certainty of chance)

    "...kurtuluşun bu dört duvarın arasında değil. bana benzeme" uyarılarına rağmen idolize etmekten vazgeçmediği steiner'ın trajedisiyle beraber o kafasında kurduğu dünyadaki cennet imgesi de çamurlara bulanıyor. tutunacak dalı kalmayan marçello ortasına düştüğü girdabın dalgasında kaybolmaya başlıyor.

    zaman zaman masumiyet ete kemiğe bürünüp onun ayaklarını yere bastırmaya çalışsa da sesi marçello'ya giderek daha cılız geliyor..

    çığrından çıktığı ve çıkarttığı orji sırasında kendi gibi kırsalda yetişip şehirdeki tatlı hayatın rengine kanmış cahil kezbanı hınçla yerlerde süründürürken görüyoruz ki artık tamamen kendisinden tiksinen sefil bi yaratığa dönüşmek üzere marçello

    ve sonunda toplumun yeni idollerine direnemeyen eski tanrı beyaz bayrağı sallayıp "gözleri açık" ölmüş, tanınmayacak bir halde karaya vurmuşken, masumiyet hala pes etmeyip marçello'yu son bir kez daha yolundan döndürmeye çabalar ama marçello artık onu duyabilecek durumda falan değildir.. tatlı hayatın sonu gelmeyen boşluğunda serbest düşüş devam eder

    ***

    ama kim bilir onun için gerekli bir metamorfozun henüz daha başlarıdır belki bu; sancılı bir yeniden doğuş sürecidir yaşadığı. belki sonra sonra o iyiden iyiye çevresini saran parıltılı hayatlar, cilalı insanlar onun kendine yepyeni bir yol çizmesinde, bir "büyük" yönetmene dönüşmesinde köşe taşları olacaklardır. belki sinemaya adını altın harflerle yazdıracak filmler çevirir o, büyük başarılar yakalayıp cinecitta'nın altın çocuğu olur. hatta belki maddalena'yla gerçekten evlenirler bile

    (bkz: otto e mezzo)

    lakin acaba sonunda bütün bunlar, tüm bu başarı şan şöhret onu kendiyle barıştırmaya yeter mi? tatlı hayat ona gerçek mutluluğu bahşedebilir mi sonunda? yoksa düşüş ancak son nefesle mi nihayete erer? ancak son nefesin ardından mı gerçek huzur bulunur?
  • efenim la dolce vita kanımca çok erkek bi filmdir. ha bu kötü birşey midir? değildir tabü kü.

    --- hafifspoiler ---

    filmdeki medya ve toplum eleştirilerini bir kenara bırakalım ve şahin bakışlı marcelloya bakalım. amcam güzel gösterişli ünlü paralı kadınları sevmekte, onları sevmeyi sevmekte, onlarla en dolcesinden bir vita parçası yaşamaktan büyük zevk almaktadır. lakin evleneceği kadın olarak seçtiği kişi fazlaca domestik, anne gibi bir bağyandır. yeri gelir zorla muz, zorla haşlanmış yımırta yedirir marcello'ya. bu noktada (aman dikkat hunharca genelleme yapıyorum) erkeklerin evlenilecek ve eğlenilecek kız sorunsalını görüyoruz. gönül eğlendirmekten kopamaz, ama bi yandan da bağlılık ve güven arar. lakin bağlılıktan anladığı şey sadece kadının bağlılığıdır. bunu daha sonra boğulma olarak tanımlasa da aslında bundan da vazgeçemez. çünkü elini tutup huzurlu bir şekilde uyuyabildiği yer domestik kadın emma'nın yanıdır. özenir aslında herşeyin bir düzen içinde olduğu, korunaklı bir hayat yaşamaya. lakin daha sonra bu sığınak dediği yerde tutsak olmaktan korkar. pek sevgili arkadaşı steiner'da kendi geleceğini görür. daha da korkar ve göreceli olarak daha tatlı olan hayatı seçer. lakin neyi seçerse seçsin iki ucu boklu değnektir hayat. işte budur. hayatı ve erkek milletini en bi güzel şekilde genellemiştir fellini. öpüyoruz.
  • orta sınıf bir taşra ailesinden çıkıp geldiği roma'da, sınırlı entelektüel yapısına rağmen kendini aniden yüksek sosyetenin sofistike yapısı içinde bulan ve birlikte olduğu insanlarla beraber yozlaşıp çürüyen genç magazin gazetecisi marcello'nun, bir kadından diğerine, gece klüplerinden sosyetenin kalbi via veneto'daki çılgın partilere sürüklendiği yedi uzun gecenin öyküsü.

    fellini'nin ilk gerçek skandalı.

    sadece eğlenip herkesle kafa bulan hınzırca bir öykü anlatmak niyetini sonuçta yönetici sınıfın çöküşü ve bu çöküşün içerdiği korkunç şiddetin yoğun bir bileşimine dönüştüren fellini, bu saldırgan tavrıyla 60'ların sosyal tansiyonunu da ölçer ve sonucu bir felaket olarak sunar. film, hem solcu kesimde hem de başta bunu kendisine yönelik bir küfür olarak algılayan kilise çevrelerinde ve sağda bir bomba gibi patladı. günümüzden bir bakışla, televizyon ve medyanın inanılmaz yükselişinin ipuçlarını da şaşırtıcı bir ustalıkla verdiğini keşfettiğimiz 'tatlı hayat', bütün bu ciddi yorumların ötesinde şeytansı bir alayla sarmalanmış felliyen bir filmdir.

    aslında fellini'nin tek amacı eğlenmekti, kendisi dahil herkesle dalgasını geçmek istemişti; ama hemen hemen 30 yıl önce aynı isteği hisseden renoir' ın oyunun kuralı 'nda yaptığı gibi, bu mütevazı eğlenceyi, yaşadığı zamanın ve mekanın atmosferinde, üyesi olduğu toplumun ahlaki ve töresel değerlerini parçalara ayırdığı bir otopsiye dönüştürdü. filmin gücü, avrupa'nın entelektüel ve aristokratik çevrelerinin yaşadığı dekadansı yansıtmasındaki görkemde yatar. fellini'nin dünyası, temel olarak gerçeklikten iplerini koparmış bir dünyadır.

    ustanın vazgeçilmez oyuncusu marcello mastroianni'ye anita ekberg, anouk aimee, yvonne fourneaux, magali noel, nadia gray gibi birbirinden güzel kadın oyuncuların eşlik ettiği film, 1960 cannes film festivali'nde altın palmiye kazanmıştı. mastroianni'nin çarpıcı haber peşindeki bir tabloid gazetecisini oynadığı bu başyapıt, tepeden tırnağa şehvet olan anita ekberg 'in kendini trevi çeşmesi 'nin sularına atıp sırılsıklam olması, nadia gray 'in evsahibesi olduğu orjide striptiz yapması gibi unutulmaz sahnelerle dolu.
  • italya bizim gibi bir ülke, italyanlar da bizim gibi bir toplum. uçaktan inen, kuzey avrupalı sarışın aktrise koştura koştura pizza yedirilen ülke, tanıdık değil mi? şiş kebab diye düşündüğünüzü duyar gibi oluyorum.

    tarkovski, rossellini'nin, cocteau'nun, renoir'ın ve vigo'nun nerede olduğunu soruyordu. şiirin nerede olduğunu. diyordu ki; para, para, para ve korku. fellini ve antonioni korkuyor diyordu. korkmayan tek kişi bresson. tarkovski, içine doğduğu, kültürel olarak nispeten rasyonel, ideolojik olaraksa mutlak rasyonalist toplumla, sistemle ve ülkeyle uğraştı durdu hayatı boyunca. saldırısı rasyonalizme, özlemi de "irrasyonele" idi tabii olarak. bu elbette yanlış anlaşılmaya müsait. rasyonel olandan bir nevi kaçıştı diyelim.

    tarkovski, fellini'ye hayrandır. ona kızması da şaşırtıcı değil bu durumda. içine doğduğu, en az bizimki kadar irrasyonel ülkede, fellini de, bütün o rüyasal sekanslara rağmen, irrasyonel olanla uğraşıyor, tarkovski'nin tersine. meryem ana'nın mucizesinin peşine düşen güruhun irrasyonalizmiyle geçiyor dalgasını, tarkovski ile dertleri taban taban zıt gibi bu noktada, sanatlarının özü aynı olsa da.

    sarışın aktris, uçaktan iner inmez ağzına tıkılan pizzayı yer ve yolda gülerek "şu tavuklara bak!!" der, yolun kenarında tavuklar, ortasında ise koyunlar vardır. sonra basın toplantısında sorarlar, "yeni dalga hakkında ne düşünüyorsunuz?". filmin senesi 1960. cevapsız kalan onlarca sorudan biridir bu basın toplantısındaki. sonra "italyan erkekleri hakkında ne düşünüyorsunuz?". "üzerinizde neyle uyursunuz?". ve "italyan yemekleri hakkında ne düşünüyorsunuz?". buna benzer bir dolu soru. aynı bizim ülkemizde sorulacaklar gibi. ama en güzeli;

    - italyan yeni gerçekçiliği yaşıyor mu, öldü mü?
    - (yandan biri, aktrise fısıldar) yaşıyor de.

    aslında biraz daha geriye gitmek gerekiyor. roma üzerinde uçan isa heykeline, ellerini, tebasını selamlar gibi açmış olan. işçiler selamlar isa'yı. pek yüz bulamazlar. sonra çatıda güneşlenen zengin hatunlar selamlar. isa kaçıp kendini kurtarırken, en azından isa'yı taşıyanlardan bir ilgi görmeyi başarır hatunlar.

    bu film için hangi sıfatla başlamalı? fiyakalı. jilet gibi film. stilize. bütün fellini külliyatını en güzel anlatan tanımlardan bazıları bunlar olabilir. la dolce vita da en fiyakalısı belki de. yalnızca otto e mezzo yarışabilir bu konuda onunla. ha evet, bu filmden üç yıl sonra çekilen otto e mezzo. bir nevi la dolce vita'nın "kamera arkası". fellini'nin, la dolce vita'da başlayan iç sıkıntısı, çıkmazı, sorgulaması. aynı marcello. aynı fellini.

    fellini tam olarak ne yapmak istediğinden emin mi bilemiyorum. ama insan yapmak istediğinden emin olmadan bu kadar müthiş bir şey yapabilir mi onu da bilmiyorum. tarkovski'nin kızgınlığı da bundan mı kaynaklanıyor? i vitelloni ve la strada gibi, kimlikleri mütevazilik olan, yeni gerçekçi iki başyapıt çeken adam, birkaç yıl sonra, kamerasını şaşaaya, üst sınıflara çevirdiğinde, peşinde olduğu şey tam olarak ne idi? bunuel misali bir burjuva ahlakı kıyıcılığı değil, sınıfsal bir saldırı ya da bir otopsi de. daha kişisel, varoluşsal bir sorgulama da değil net olarak. ikisinden de biraz ama garip bir belirsizlik var. bunu da sadece fellini yapardı heralde. sene 1960, tema bu kadar belirsiz olunca, aynı antoinoni'nin blow-up'ı misali, bir anda nereden çıktığını anlamadığımız bir rock'n roll sahnesi falan peydah oluyor misal. bu tarz şeyler. bunuel de yapmıştı bunu gerçi, simon del desierto'da. dönemin koşulları diyelim.

    fellini'nin üç saat süren ve dolu dolu bir haftayı resmeden filmindeki mekan seçimlerinden bahsetmek lazım. örneğin, şu merdivenlerden katedrale çıkma sahnesinde yakaladığı karelerden. ya da hayalet peşine düşülen harabe binada, ya da org ile caz ezgilerinden klasik ezgilere geçilen kilisede, ya da fahişenin bodrum katındaki evinde. ya da nişanlısının, "beni seviyor musun?" diye bitirdiği, "akşam yemekte sana ne yapayım?" diye başladığı ve yatakta tek başına oturmuş, "burada her şey var" dediği an, kameranın geniş açıyla, koridorun ucundan gösterdiği bomboş ev gibi büyülü sinematografik anlardan.

    bütün o italyan toplumunun kültürüne ve burjuva sınıfının ahlakına dair sorgulamalar bir yana, üç yıl sonra otto e mezzo'da zirve yapacak, öznel bir varoluşsal sorgulama da var işin içinde. tarkovski'nin, zerkola'da, annesi ve karısı kadar, babası ile de bir derdi vardı. ya da bir özdeşleşme çabası. fellini'nin aile hayatı konusunda o kadar bilgiye sahip değilim, biraz araştırıp yazmalı belki de, ama mercello'nun, babası ile aynı kişi olması, ne kendisinin ne de babasının bunu farkedecek ya da kabullenecek halde olmasa da, bu gerçekle oldukça ilerlemiş yaşlarında yüzleşmeleri, birbirlerini bu denli az tanımları ve belki de o varoluşsal sorgulama gelip kapıya dayanmadan bunu farketmemeleri. tek bir gecede, üstelik eğlence, umursamazlık ve zevkle örtülmüş bir gecede, ancak bu kadar derin ve acıtan şekilde anlatılabilirdi bu.

    - neden suratını astın? yoksa bizi matah bir şey mi sanmıştın?

    ikinci varoluşsal sorgulama sekansı çok daha sert. allak bullak ettiğinden beni, üzerine de çok kelam edemiyorum, tek çıkış yolu olarak gösterilen, hani belki de bir umut olarak marcello'nun önünde duran arkadaşın kendine -ve ailesine- seçtiği "son" için ne söylenebilir bilmiyorum.

    ama bir umut kırıntısı daha bırakıyor fellini, eski filmlerinden ödünç alınmış bir karaktere, bir taşra kızına, bir melek rolü veriyor. şimdi düşündükçe gözümde çok daha efsaneleşen o alt-metin dolu finalde, marcello'nun umarsızca "hala bize bakıyor" dediği, denizden, yani yaşamından, evinden kopartılmış, ve hala canlı olan, ama can çekişen, burjuva tarafından henüz ölmeden fiyat biçilen, parçalara ayrılmak ya da belki de bir yerlerde sergilenmek üzere satın alınmayı bekleyen "yaratığımız" gözden kaybolurken, taşralı kızımız yeniden görünür. marcello'ya ısrarla seslenir. yüzünde müthiş bir gülümseme vardır. marcello duymaz. kızın yanına gitmez. kız gülümsemeye ve seslenmeye devam eder. bunun son bir umut olduğunu biliriz. hiçbir şey, bir trajedinin içinde gülümsemeye çalışan, masum bir insan kadar acıklı değildir çünkü.

    marcello duymaz. güle güle, marcello.
  • bu filmde rol almasi icin fellini'ye onerilen marcello mastroianni fellini ile ilk tanistigi gun cok heyecanliymis ve bu heyecanini yenmek ve de biraz profesyonel gozukmek icin "senaryoyu gorebilir miyim?" diye sormus fellini'ye. fellini o cocuk gibi sesiyle "a tabi marcello" demis. ve ona bir defter uzatmis. sayfalari bos beyaz olan defterin sadece bir sayfasi doluymus ve orada da fellini'nin cizdigi bir karikaturde ciplak bir adam denizde yuzuyor, deniz dibine capa ipi gibi uzayan penisinin etrafinda da 3-4 kadin yuzuyormus. "bu olaydan sonra bir daha fellini'ye senaryo falan sormadim" diyor mastroianni. aslinda bu filmin ne demek olduguna guzel bir isarettir o karikatur. orijinali nette bir yerlerde vardi. cok da komiktir. film komiktir aslinda. erkegin kendisiyle alay edebileni hep komiktir. erkegin gudukluguni bilmesi de olabilir filmin anlami. baska bir sey de olabilir.
  • film roma ile iç içe geçmiş gibidir. roma'nın heryerinde filmle ilgili bir yazı, resim ya da bilgi bulunur. örneğin st pierre kilisesinin kubbesine tırmanmak için geldiğiniz resepsiyonda, anita'nın nefesine sahip değilseniz asansör kullanın yazar, zira anita filmde bu merdivenleri koşarak çıkmıştır.
  • --- spoiler ---
    filmin acilisi ne kadar ironik ve komik oldugunun gostergesidir sanirim ki helikopterle tasinan bir isa heykeli vardir zenginlerin yasadigi yuksek binalarin duvarlarindan golgesi gectikce goge yukseldigi sanilir isanin ya da hicbir anlamin kalmadigi bu sehirden kacmaya calistigi lakin iplerle baglanmis goturuluyordur jesus christ.
    --- spoiler ---
  • la dolce vita, hayatın salınımlı doğası, diyalektiği üzerine bir film kanımca. eller ne derse desin.

    bu salınım mefhumunu, spinoza'cı manada 'ilk bakışta aşk' ve benjamin'ci manada 'son bakışta aşk' (ulus baker hocama; ulus'a referansla) kutuplaşması yaratarak okuyabiliriz. gerçi tam da bu noktada, mevzuyu kutuplaşmacı zihniyetle okuma ısrarının belirli bir kanaata, belli bir ideolojinin hükümranlığına teslim olmak anlamına geleceğini düşünüyorum. ama bu noktayı başka bir entaride ele almak gerekir; şimdi zaten bulanık olan suları ve aklımı daha da bulandırmayayım, ilk bakışta aşk ve son bakışta aşk nedir onlara odaklanayım.

    ilk bakışta aşk, ulus'un da vurguladığı gibi bir 'çağrışım'a, 'çağrışımların' kurulabileceği hayali bir düzleme işaret eder. spinoza'nın deyimiyle "yüksüz duygular"a. bu durumda, ilk bakış, 'emeksizce' beliriverecek 'hayranlık' ve 'merak' duygularına ve de 'erotizm'in işin içine girdiği platoncu manada bütünleşme 'arzu'sunu da alırsak, büyük bir ateş topuna, yani aşk'ın kendisine dönüşüverir. ilk bakışta, emeksiz aşk'ın bütün esprisi, beraberinde getirdiği herşeyin 'yüksüz' olmasıdır. hayalinizdeki herhangi başka bir kavramla biraraya getiremediğinizden, yepyeni ve hiçbir şeye bağlayamadığınız omnipotent bir yüksüzlükle hareket edersiniz. ilk bakışta aşk'ın yüksüzlüğü, muhatabını yaşamaktansa, izlemeyi tercih etmesidir. bu sebeple de muhtemelen, yaşama noktasına geçiş sancılı ve sorunlu olacak, belirli bir direnişle karşılaşılacak, hatta zaman zaman o noktaya hiç varılamayacaktır. çünkü ilk bakışta aşık özne, ilişkinin kendisini alt üst etme, becerememe, kaybetme ihtimalinin bilinçli ya da bilinçsiz korkusuyla ilişkiyi hiç yaşamamayı seçebilir ya da istemeden de olsa ilişkinin sona ermesine sebep olabilir. bu bağlamda, ilk bakışta aşk'ın en son istediği, talep ettiği şey (ki onun sonunu getirecek olan da budur; o sebeple de kesinlikle katlanılmaz bulur) emek'tir; emeğin beraberinde getirdiği bütün 'yüklü' duygular, hallerdir.

    halbuki benjamin'in 'son bakışta aşk'ı bunun tam tersine bakakalırım giden geminin ardından-cılığı anlatır. giden gemisine aşık olan kişi, yolunu tamamlamış yolcudan ziyade, evini kaybetmiş mürettebat gibidir. geminin gidiyor-luğu ile, mürettebatın yerine sayıyor-luk sanrısı bir araya geldiğinde, son bir kez bakma-nın direnmesi zor arzusu doğar. bu da lacan'cı manada, aşkın o üstün anına (la sublime moment de amor gibi birşeydi de neydi?), yani sevginin karşılığının görüldüğü o ana duyulan arzudur. muhatabı kişilerin kendilerinden ziyade, o üstün an'ın kendisidir (ki o an tekrarlanabilir değildir, bu da işin traji-komedisi olsun). bu arzu, ilk bakıştaki aşk'taki izleme sürecinden azade, yaşanmış olanı hatırlamaya, hafızaya dayanır, ondan güç alır. son bakışta aşk, emeğin mümkün kılındığı bir evrenin neticesidir. son bakışta aşkın celladı ise, arzu nesnesine bir kez daha dönüş yaşadığı an olacaktır. halbuki o dönüş umudunun yani son bakışta an'ın yaşatılması, ilk bakışta aşk'ın, yani son bakışta eksik olanın yeniden kazanılabileceği sanrısıyla mümkündür.

    la dolce vita'ya geri dönüş yaparsak, filmin en büyük handikapı (gender mainstreaming tuzağına düşerek) erkek özneyi bu iki kutup arasında seçim yapamayan kurban olarak göstermesinde yatıyor (ki bu öznenin kadın olmaması için de hiçbir sebep yok). halbuki ilk bakışta ve son bakışta yaşanan aşklara aynı anda sahip olma çabası, bu aşkları öldürmek ve öznesine/muhataplarına mutsuzluk getirmekten öteye geçemeyecektir. ilk ve son bakış aşklarımızı, kendi içlerinde (in-itself) kabullenip sosyal bilimci edasıyla case by case yaşamak, layıkıyla sahip çıkmak, paramparça olmadan, karşılaştırma savurganlığına gitmeden, liberal bir şımarıklığa düşmeden yaşamak, maalesef ki çoğumuza nasip olamıyor (fellini de beni bu manada üzüyor). bunlardan birine sahipken diğerini özlemek kapitalist dünyanın en kolay işi olsa gerek. bu sebeple de, fellini'nin de içine düştüğü o dikotomik okuma tembelliği, dolce vita'lara, ama harcanan dolce vita'lara sebebiyet veriyor. gönül isterdi ki, kendi pozisyonunu, özne-liğini bu aşk hallerine dayatma bencilliğindense, bu aşk hallerinin kudretini özne-liğine yedirme yetisine, yeteneğine sahip olabilsen (evet sen); olabilsem (evet ben), olabilsek (evet biz).
  • seneler once icime attigi tohumu yeserip agac olmus film. golgesinde dinlenmesi nasip oldu, odunundan da tabut yaptirmasi nasip olsun.
  • dışarıdan mükemmel görünen çocuklu ve huzurlu aile hayatı, zenginlik ve paranın getirdiği rahatlık, entelektüel dostlarla her gece meşk ayinleri, kısaca tatlı hayat, hiçbir şey ama hiçbir şey giderememiştir steiner' in iç sıkıntısını. marcello'yu şaşkın bir sıkıntıya sürükler steiner !

    ya da fellini , hepimizi ;

    " bazı geceler bu karanlık, bu sessizlik beni boğuyor. huzur beni korkutuyor marcello ! hem de her şeyden çok. bu sessizlik, ardında cehennemi gizleyen bir maske gibi geliyor. o zaman çocuklarımın geleceğini düşünüyorum. dünya harika bir yer olacak deniyor. bir telefon konuşması her şeyi sona erdirmeye yetecekken, bu nasıl olabilir ? insan tutkulardan, duygulardan uzak yaşayıp kendini bir sanat eserindeki uyuma vermeli. zamanın dışında yaşayacak kadar, her şeyden uzaklaşacak kadar çok sevmeyi öğrenmeliyiz. buna mecburuz."