şükela:  tümü | bugün
  • alberto rodríguez'ın 2014 tarihli, bol ödüllü filmi.

    hollywood tarzı polisiyelerden gına gelmiş bünyelere ilaç niyetine bir film.
    aka marshland
  • olmamış,olamamış ispanyol filmi, üstüne çiziktirdik biraz..

    link

    http://blog.radikal.com.tr/…a-yeni-mi-eski-mi-87988
  • yetmişlerin son esintilerini hissedebileceğiniz harika bir ispanyol polisiyesi.

    film, hikayesinin geçtiği ortam nedeniyle daha ilk andan dikkatinizi çekiyor. ispanya'nın güneyindeki okyanus kıyılarının (artık portekiz'den ne kadar kaldıysa) inanılmaz bir coğrafyasında geçiyor film. sıcak, rutubetli bir new orleans düşünün, işte tam olarak öyle bir yer. ispanya'daki bir yeri anlatmak için abd'den örnek vermek ne kadar da saçma değil mi? lakin, sıradan bir sinema izleyicisi bile amerika'nın çoğu yerini anadolu'dan daha iyi bilir. sinemanın gücü.

    günümüzde geçen suç filmlerini izlediğimde 20-30 sene kadar önce geçse çok daha iyi olurdu diye düşünürüm hep. çünkü günümüzde, teknolojinin de getirisi ile bu tür adi suçları işlemek ve paçayı kurtarabilmek son derece zor, hatta imkansız. haliyle modern suç filmleri inandırıcı olmakta zorlanıyor ve suç filmlerinde inandırıcılık ve gerçekliğe yakınlık filmin en önemli artılarındandır. bu senenin en iyi suç filmlerinden birisi olarak gösterilen "gone girl" bile işte tam da bu nedenlerle iyi bir film olarak kabul edilemez bana göre.

    bu sadece sinemada değil edebiyatta da böyle. bizim çokça sevdiğimiz -iyi ki de var- ahmet ümit'in "istanbul hatırası" romanında da böyle bir durum var mesela. hikaye örgüsü, anlatım, ara hikayeler ne kadar başarılı olursa olsun, ana hikaye yani suç hikayesi hiç inandırıcı değil. öyle bir olayı csi: fatih daha ilk cinayetten çözer. katil de seri yapamadan tekil olarak kalır. oysa o kitap yetmişlerde veya seksenlerde geçse, başkomser nevzat o yıllarda yaşayan birisi olsa, ne fark ederdi? hiçbir şeyi eksik kalmazdı. işlenen suçlarda teknoloji kullanılmıyor, hemen hemen hepsi, içerisinde mesajlar barındırsa da birer basit cinayet. kitabın geri kalanında da istanbul'un tarihini anlatıyorsun zaten. anlatılanlar inandırıcı olduğunda anlatılan hikayenin verdiği keyif tavan yapardı.

    filmimiz bu bakımdan harika bir dönemde geçiyor. sene 1980. dünya yeterince sapıklaşmış ve suçlular hala polislere göre avantajlı durumda. üstelik franco sonrası ispanya'sı. kırk yıllık franco diktatörlüğünden sonra (o da ancak franco'nun eceliyle ölmesiyle bitiyor) ne yapacağını şaşırmış, tekrar monarşiye geçerek oradan demokrasiye açılan ve feci halde bocalayan bir ülke. böyle diktatörlük ve kırk yıl falan dendiğinde göğsüm daralıyor, yüreğim kanıyor... on yılda bile belamızı bulmuş durumdayken.

    ortam da uygun olunca film sık sık siyasi mesajlar veriyor. eylemler, grevler, sürgünler, arka planda geçen radyo ve tv anonsları vasıtasıyla sık sık o dönem hatırlatılıyor. aslında hikaye tam da bu nedenle o yıllarda geçiyor. yoksa benim bahsettiğim gibi; suçun altın yılları olması münasebetiyle değil. tamamen siyasi. film polisiye bir film ve yanında da siyasi mesajlar veriyor değil. film siyasi bir film ve bu arada da bir polisiye hikaye anlatıyor. ama bu iki unsurun bir araya gelmesi ile harika bir uyum olmuş şüphesiz.

    ve hikaye dümdüz bir kurguyla anlatılıyor. evet, geçmişli-gelecekli beyin kıvrımlarımızı zorlayan kurguların keyfi bambaşka ama insan arada böyle dümdüz kurguları da özlüyor. bu düz kurgunun sebebi tercih edilmiş olan öyküleme şeklinden. hikayedeki polislerle tamamen aynı durumdayız. onlar ne biliyorsa biz de onu biliyoruz. biz ne biliyorsak onlar da onu biliyor. tıpkı onlar gibi oturmuş film izlerken gelen bir telefonla giriyorsunuz olayın içine. sonra araştır araştır dur. fikir yürüt, fikir çürüt.

    filmin atmosfer ve hikaye başarısının yanında en büyük güzelliklerinden birisi de müzik seçimi ve kullanımı. doğru müzik seçimi ve uygun kullanım. bu her zaman kolay kolay bir araya gelmiyor. gelince de inanılmaz bir güç katıyor filme.

    film bahsettiğim bu atmosferi yaratırken o sazlık ve bataklık ortamını size muhteşem bir şekilde aktarıyor. daha açılış jeneriği ile adeta çarpıyor sizi. gördüğünüz fotoğrafların mükemmelliğine hayran kalırken bir yandan da ne olduğuna veya nasıl olabilir olduğuna kafa yoruyorsunuz. sonrasında, çok yükseklerden tam bir dik açıyla çekilen tabiat fotoğrafları olduğunu fark ediyorsunuz. muhtemelen üzerinde dijital olarak oynanmış ama ham haliyle bile ne kadar etkileyici ve mükemmel görüntüler olduğuna şüphe etmiyorsunuz. ve size o yükseklikten ve o açıdan harikalar diyarı gibi görünen yerlerin aşağıda rezil ve pislik bir bataklık olması da çok hoş bir tezat. bundan çok aforizma çıkar. daha açılış jeneriğinde bile size bu kadar duygu fırtınası yaşattıran film, ilerledikçe de sizi hüsrana uğratmıyor ve hakkını veriyor.

    filmde dikkatimi çeken ufak bir unsuru da burada paylaşmam lazım. filmin hikayesinde bir önemi olmayan, sadece bir sahnede görünen bir mevzu. yerüstü mezarları. filmde bir cenaze merasimi var ve ölü toprağa gömülmüyor. toprak üstünde yapılmış bir bölüme konuyor tabut. taştan veya betondan yapılmış bir tür büyük dolap-yapı düşününün. tıpkı morglardaki ceset dolapları gibi işte. tabut o bölmelerden birisine konuyor ve kapağı sıvayla kapatılıyor.

    önemsiz bir sahne olduğu için filmi izlerken dikkatinizden kaçmış olabilir. ben geçen gün yine bir yerde bu mezarlara denk geldiğim için "aa yerüstü mezarları" diye zıpladım filmi izlerken. kısa bir arayla tekrar karşıma çıktığına göre "tanrılar bunu anlatmamı istiyor" diye düşünerek, bu ulvi görevimi yerine getirmek istedim.

    şimdi efendim, bu mezarların sebebi toprağın son derece yumuşak ve akışkan bir yapıda olması. yazının başında ortamdan ve coğrafyadan bahsettim. böyle olunca da siz ölüyü bizim bildiğimiz şekilde toprağa gömerseniz, merhum iki hafta sonra bambaşka bir yerde tekrar dünyaya gelebiliyor. tabut bir tür gezintiye çıkıyor yani. bu durumda yapılması gereken şey basit. mezar tabanına sert zeminine ulaşana kadar fore kazıklar çakmak, onun üstüne de radye temel atmak ve tabutu buna sabitlemek. aslında radyeye gerek yok. tabutu direkt kazıklara da sabitleyebilirsiniz. ben daha temiz bir görüntü olsun istedim. hatta bana kalsa o radyeyi de lahit şeklinde dökerdim. insanlar yıllar sonra açtığında bir dua eder, bir "helal olsun, adam yapmış" der belki. hatta bir takım yerlerine de enteresan ama aslında hiçbir anlamı olmayan detaylar yapardım. yıllar sonra insanlık bu detayları gördüğünde; önce bir anlam veremez sonra da hayranlıkla türlü türlü efsane anlamlar yüklerlerdi. haliyle ben de efsane olurdum.

    tekrar konuya dönüyorum hemen. peki bölge halkı bu tür şoklar yaşamamak, zaten kaybettiği yakınını bir daha kaybetmemek için ne yapıyor? işte az önce bahsettiğim o büyük, sağlam, toplu mezar yapıları yaparak ölülerini oraya koyuyor. bu yönde bir gelenek oluşuyor. yerüstü mezarları. arz ederim.
  • ispanya'nın oscar'ı goya ödüllerinde 10 dalda birden ödül almış güzel bir polisiye dram / gizem / gerilim.
  • çok güzel çekilmiş bir film. madrid'in köyünde evden kaçan iki kızın takibi ile başlayan ve sonra seri cinayete dönüşen bir öykü. iki dedektifin hikayesi de paralel işleniyor zira dedektifler de sürgün edilmişler aslında. fakirlik, yeni hayat umudu, franco dönemi. her şeyi açık anlatmıyor ispanya tarihi bilseydim belki daha çok keyif alırdım. çekimler çok güzel özellikle kuşbakışı çekimler. kayda değer filmlerde rol almış olmasa da bu filmde çok başarılı olan javier gutierrez'in film boyunca gözleri seyrettim, adam bütün film boyunca gözleri ile konuştu.
  • dün festival kapsamında izledikten sonra dedim ki, polisiye gerilimi "seven"dan sonra beni en çok etkileyen film oldu bu. sonra da dedim ki du bakalım yarına ne hissedeceksin. şimdilik hala böyle düşünmekteyim.
  • festivalin ilk günü izlediğim 5. film olduğu için kafamda oturmayan bölümleri var ama genel manada başarılı bir film.

    --- spoiler ---

    bagajdan kızın kafasını kaldırma sahnesiyle hatırlayacağım film.

    ayrıca filmin ilk 20 dakikası, bir zamanlar anadoluda'nın özeti gibi :)

    --- spoiler ---
  • 105 dakikalık, 2014 yapımı film.

    yükselen ( yeni değil bu aslında ) ispanyol sinemasından, türünde harika bir lezzet daha.

    görüntü yönetiminden ses miksajına, teknik yanlarından kurgu ve senaryo işlemelerine, oyunculuklara, türü içinde resmen arşivlik bir yapım!

    yönetmen alberto rodriguez ve ekibi o kadar ince işlemiş ki filmi; 105 dakikanın tek bir anında sıkılmak ya da atmosferin etkisinden ve heyecanından çıkmak mümkün değil. ayrıntılar, hikayenin ince noktaları o kadar güzel gösteriliyor ve işleniyor ki; tek kaleminde abartı ya da fazlalık bulunmuyor. filmde "dip gürültüsü" ve en ufak ses-müzik orantısı bile yerli yerinde.

    netice itibari ile, orijinal, izleyiciyi içine ( bataklığına ) çeken ve son anına kadar da "salmayan" harika bir ispanyol polisiye-gerilim filmi sizi bekliyor, izlememiş olanlar, şu anda "bir de sözlüğe bakayım hele" derdinde iseler, ben kefilim, türünde kaçırılmaması gereken bir örnek!

    8 / 10.

    her eve imdb
  • etkileyici ve gerçekçi bir ispanyol filmi. oyunculuk harika. el cuerpo 'dan sonra bu filmi izledim, ispanyol sineması oldukça başarılı. raúl arévalo çok sağlam oynamış, javier gutiérrez franco döneminden kalma psikopat bir polis. senaryo ve filmin çözümü içine çekiyor. esrarengiz ve soğuk bir havası var filmin, oyuncular, mekanlar, olaylar sert bir şekilde gibi çıkıyor karşınıza. insanlar sadece coğrafi konum ve şarrtlar olarak değil, toplumsal açıdan da tam bir bataklıkta yaşıyor. mutlaka izleyin.
  • alberto rodriguez tarafından yönetilen bir ispanyol filmi. gerek başlarda yer alan arayış teması gerekse de karakterler arasındaki çatışma ve de yönetmenin tercih ettiği renk skalası akıllara 'bir zamanlar anadolu'da' filmini getirir. her iki filmde de gerilim yaratma araçları, çatışma dinamikleri ve atmosfer denklemleri açısından paralellik kurulabilir.