şükela:  tümü | bugün
  • adele otobüse yetişmeye çalışırken, kendimi bir rüyanın içinde bulduğumu biliyordum. sabahın mavi ışıkları, güne yeni başlamanın depresyonu ve bir yanda yeni günün içinde barındırdığı umutlar... bu rüyanın gerçeğe dönüşmesi, bir noktada beni gerçek dünyadan ayrıştırıp perdeye yansıtmayı başlaması ise kelimelerle tarif edilir gibi değil. spagetti bolonezin, ağlarken şırıl şırıl akan sümüğün, sürekli dudaklara yapışan saç tellerinin olduğu, filmlerde görmeye alışık olmadığım bir dünya bu. bana neler hissettirdiğini tarif etmek pek kolay olmayacak.

    bazı filmler insanı düşüncelerle doldurur, hakkında türlü türlü makaleler yazdırabilir ya da politik olarak kişinin içinde çok güçlü bir duyguyu harekete geçirebilir. çok daha az film ise insanı duygularla doldurur. “la vie d’adele” bu ikinci kategoriye ait ve bunun en mükemmel örneklerinden biri gibi görünüyor. abdullatif kechiche samimiyet ve gerçekçilik konusunda çok ciddi kafa yormuş. karakterlerini sapık gibi takip ederek yaptığı çekimler ya da bazı sahneleri çekmek için 10 gün boyunca oyuncularını zorlamasının başka bir açıklaması olamaz. iki kadın oyuncusunun yeteneklerinin yabana atılmayacak boyutta olması da onları şimdiden sinema tarihinde özel bir yere koymuş durumda. peki insanı değişik bir duygu nehrinde sürükleyen bu film hakkında konuşacak ne kadar çok konu olabilir?

    kechiche filminde duyguları en ham hali ile kullanmaya özen göstermiş. basit olanın daha vurucu olacağının farkında, içilen sigaraların dumanını kareye yavaşça yayarken adeta cinsellik sembolü haline getirdiği adele’in dişlek çehresini bize uzun uzun göstermekten kaçınmamış. kendini açıklamayı sevmeyen bir film çekmiş ama kriptik olmaktan da uzak. insanı saran sıcaklığı ile her sahnenin kendisini sözel olmayan biçimlerde açıklamasına izin vermiş. adele ile emma’nın sokakta ilk defa karşılaştığı anın gücünü karakterin iç sesi ne kadar güzel ifade etse de, bu kadar etkileyici olmayacaktı. kechiche’in kamerası ana karakterimize sabitlenmiş, (tıpkı polanski’nin rosemary’s baby’de yaptığı gibi) onu film boyunca istisnasız takip ederken, ben benzerini daha nadiren gördüğüm bir bağlanma yaşadım. öyle ki, adele diye bir kızın gerçekte var olmadığını düşünmek şu an hala garip geliyor. diğer yandan bu dünyadan cinsiyet ayrımı yapmaksızın sonsuz adele ile emma geçtiğine de eminim.

    “peki neden iki kadının aşkı?” sorusu o kadar çok kafaları kurcaladı ki, kimse kechiche’in “neden olmasın?” dediğini farketmedi bile. bu soruyu sormak demek, bu filmden politik bir duruş, bir aktivizm beklemek demek. ki ben bunu kabul etmek istemiyorum. bu film adele’in filmi. adele ise lezbiyen bir kadın. dolayısı ile filmdeki aşk da iki kadın arasında tezahur ediyor. filmin lgbtt haklarına üzerine söylemler yapmak ya da insanları buna alıştırmak gibi dertleri yok. bu tarz filmlerden zaten bolca bulmak mümkün. kechiche filmini cinsel yönelim çerçevesine sıkıştırmadığı gibi, bu durumdan faydalanmayı bilmiş. örneğin, karakterimizin kendini bulma süreci sıradan bir ergenden farklı. kendi cinsel yönelimini keşfetme süresince yaşadıkları, ister istemez genelgeçer toplum kabullerini sorgulamaya başlaması karakterimizi çok daha zengin yapıyor. çok şükür ki, adele ne istediğini bilen bir kız. henüz bir lise öğrencisiyken bile mutsuz olduğu ve ait olmadığını bildiği ilişkisini bitirmekte zorlanmıyor. adele cinsel bir obje olarak sunuldukça, bir yandan aslında saygıdeğer ve ayakları yere basan bir karakter olarak aradan sıyrılıyor. cinsel yönelimi ile tanımıyoruz onu, ya da böyle bir klişeye oturtmuyoruz. bakışlarındaki ateş onların cinsiyetlerini görünmez hale getiriyor. sonuçta filmin başrolünü çoğu zaman hepimizin gençlik dönemlerinde hissettiği o tarifsiz duygulara bırakıyor ilk yarı boyunca. politik ya da entelektüel altmetinlere değil. filmin çok konuşulan 15 dakikalık seks sahnesi de bunun güzel bir örneği. pornografik olmakla eleştirilen bu sahne aslında aşk filmlerine ezber bozan bir yaklaşım daha getiriyor. hem karşımızda arzu ile bağlanan iki kadın var, hem de sevişme sırasında ihtiyaç duydukları bir fallik obje ortada yok! heteroseksist kafalarımıza bu penissizlik, yer yer sertleşen sevişmenin sonundaki orgazm sesleri ile çekiç gibi iniyor. adele ile emma’nın ilk sevişmelerine tanık olurken, şehvet ve uyumun bir karışımını görüyoruz. kechiche seksi, en yalın ve saf biçinmi ile aşkın kendisinden ayırmıyor. hatta çoğumuzun görmek istemediği bir noktaya koyuyor. bölüm 2’de adele ile emma’nın yıllar sonra tekrar buluştuğu o kafede, adele’in ağzından çıkan ihtiras dolu “seks nasıl?” sorusu yersiz gibi görünse de, birbirine alışmış bedenlerin karşı koyamadığı, merak ettiği bir soru olarak beliriyor. filmin bu noktada, cinselliği sömürmekle eleştirilmesine rağmen cesur bir hamle attığını söylemek mümkün. kechiche’in sömürü sineması ile alakası olmadığı, adele’in ilk erkek sevgilisi ile yaşadığı cinsel ilişkideki ruhsuzluk ile kendini zaten ortaya çıkartıyor. bu iki ilişki arasındaki zıtlıktan da faydalanarak filmlerde cinselliğin her zaman üstü kapalı ya da estetize edilerek gösterilmek zorunda olmadığını vurguluyor. hele ki ana karakterine bu derece takıntılı bir filmde, karakterin ilk “gerçek” cinsel deneyemini göstermesini yadırgamak yanlış olur gibi görünüyor.

    kechiche’in bu filmde başarmak istediğinin pür bir duygular silsilesi olduğunu söylemek yalan olmaz. bu noktada klasik senaryo kurallarını biraz yıkmakta problem görmüyor. açıkçası filmi yer yer belgesel noktasına yaklaştırması da bundan. aslında karşımızda bir aşk filmi değil de, adele’in büyüme öyküsü var. tam tercümesi ile “adele’in hayatı” var. klasik bir senaryoda, matematiksel bir mantıkla bakınca, verilen ayrıntıların anlamlı olması gerekir. yani gösterilen bir karenin, bir ayrıntının filmin ilerleyişinde bir yeri bulması gerekir. rastgele ortaya saçılan ve bir yere ulaşmayan parçalar genelde izleyicide bir tatminsizlik hissi yaratır. (tabi bunu sinema tarihi boyunca beklenti yaratıp sonunda izleyiciyi şaşırtmak için kullanan muzip senaristler ve yönetmenler de olmuştur.) adele’in hayatı ise, tıpkı bizim hayatımız gibi matematiksel bir senaryonun barındırdığı hiçbir denklemi içermiyor. adele’in beraber salya sümük ağladığı, dertleştiği, hatta onu ilk kez gay bara götüren arkadaşının onun cinsel yönelimini keşfetmesinde ne kadar büyük bir yeri olduğunu biliyorsak, neredeyse filmin üçte birlik bölümünden sonra ortalıkta olmamasını da garipsemiyoruz. ya da emma ile adele arasındaki sartre-bob marley sohbeti, ileride bunlara yapılacak bir takım alıntılar olarak değil, karakterlerimiz arasındaki farkları tatlı bir şekilde ifade etmek için oraya konulmuş. yani aslında her karakter, her sohbet, her olay adele’in hayatında, büyümesinde ve bir gün olacağı insan olmasında birer ufak adım gibi. filmin 2. yarısı bizi depresif bir duyguduruma sürüklerken, aradan geçen yılların adele ile emma açısından nasıl geçtiğini sorgulamaya da itiyor. filmin ilk yarısında karakterlerimiz arasındaki sınıfsal ve kültürel farkı vurgulamak açısından önemli bir yere sahip aileler ortalıkta yok. eski arkadaşlar, eski sohbetler, eski tatlılık uçmuş. yerine genç erişkinliğin ağırlığı altında yaşadıkları ilişkiyi ayakta tutmaya çalışan iki farklı karakter var. senaryo klişeleri bu noktada da neye uğradığını şaşırıyor. adele’in emma’nın arkadaşlarına hazırladığı yemek sahnesi aslında bir çeşit turnusol kağıdı gibi. bu sahnedeki gerginlik sırasında empati kurduğunuz taraf, belki izleyici olarak kendinizi de tanımanıza yardım edebilir. adele yıllarca emma’nın eserlerinin nesnesi olarak kanlı ve canlı olarak insanların karşısında. üstelik daha önceden sıradanlığın ve mütevaziliğin bir simgesi olarak kullanılmış “spagetti bolonez”den dev bir kazan dolusu yapmış ve misafirlerine ikram ediyor. yaşadığı gerginlik ise tarif edilir gibi değil. insanlar tarafından beğenilme arzusu, aslında emma tarafından kabul edilme dürtüsü ile bağlantılı gibi görünüyor. yaptığı işin (anaokulu öğretmenliği) emma tarafından küçümsendiğinin ve sanki severek yapması mümkün değilmiş gibi göründüğünü bilinçöncesinde saklıyor gibi görünüyor. bir izleyici olarak, adele’in dürtüsel gerginliğini hissedip onun için endişelenmek de, rahatlayıp diğer insanların arasına karışamadığı için ona kızmak da mümkün. sözümona sıradanlığını –spagettisini- tüketmeleri için diğer insanlara paylaştığı bu güzel ve uzun sekans boyunca, arka planda dönen entelektüel sohbetin içinde boğulacağını bilen adele’in kendini “domates” sohbeti ile serin sulara atması, aslında aradan geçen yıllar içinde nelerin değiştiğini görmemiz adına değerli. adele’e çekici gelen entelektüel dünyanın zamanla ait olmadığı bir diyar olduğunu fark etmesi, hatta bu diyarda tüketilen bir nesne konumuna gelmiş olması kaçınılmaz sonun ilk habercileri gibi.

    filmin ikinci yarısı yutması zor bir demir leblebi aslında. filmin iki bölümü arasındaki zıtlık görsel olarak da oldukça iyi yansıtılıyor. ilk yarıya hakim olan açık mavi tonlarını, ikinci bölümde gece mavisi tonları ele geçiriyor. hatta ilk yarıda her yerde karşımıza çıkan mavi artık sahneden çekilmeye bile başlıyor. emma’nın gençlik ateşini geride bıraktığını artık sarıya boyadığı saçlarında görebiliyoruz. ya da son sahnede artan kırmızı tonları ile emma ve adele için artık bir devrin geride kaldığını görebiliyoruz. mavi bir anlamda adele için “bağ kurmak” demek oluyor. ilk öpüştüğü kız olan sınıf arkadaşının koca mavi taşlı yüzüğünde gözümüze çarptığı gibi. filmin en hoş sahnelerinden birinde, adele sahilde çocuklarla oynarken iç sıkıntısına karşı koyamadığı bir noktada denize girer, ve saçları denizin mavisinde adeta maviye boyanmış gibi görünür. bu sahnede adele’in emma’yı hayal ettiğini düşünmek bile filmin görüntü yönetimi adına seçimlerinin hiç de rastlantı olmadığını ortaya koyuyor. maviyi bağ kurmak olarak düşünürsek, ikinci yarının aslında –belki de gerekli olan- bağ koparmak üzerine kurulu olduğunu düşünmek zor değil. ilişkilerinin başında farklılıklarını göz ardı eden çiftimiz, hayal ettikleri değişimden çok farklı noktalara geldiğinde, hepimiz içten içe o hisse kapılıyoruz. tıpkı ilişkilerinin kötüye gittiğini gördüğümüz arkadaşlarımıza içgörü kazandırmak istediğimiz, ama hiçbir şey yapamadığımız o katastrofik durumda olduğu gibi. emma belki de, yansıtma yaparak adele’i kendisini aldattığı için yerden yere vururken, adele’in durumun ciddiyetini idrak ettiği noktadaki kendini affettirme çabasındaki acı, film bitene kadar içimde durmaya devam etti. sonrasında adele çocuklarla oynadı, adele denize gitti, adele çocuklara okumayı öğretti, adele ağladı, adele sigara içti, adele rüyalar gördü. işte bütün bu unutma sürecindeki vicdan azabı, onu bağ koparmanın kaçınılmaz olduğu noktaya kadar sürükledi. bu oldukça üzücü süreç, bir noktada finaldeki başıboş hava ile yeni umutlara kapı açmış gibi görünüyor. kechiche “adele’in hayatı” derken belki de bunu kastediyordu; adele genç bir lise öğrencisi iken yaşam dürtüsünü ve ölüm dürtüsünü öğrendi. ve artık büyüdü. belli ki, hayatının geri kalanı boyunca asla eskisi gibi olamayacağı bir süreç geçirdi. emma, adele’in sevmediğini bildiği halde istiridyeyi ona yedirirken, sadece sınıfsal bir farklılığı değil, aynı zamanda bir ilişkide karşındakini dönüştürme çabalarını da göz önüne seriyordu. ama adele yine olduğu ve olmak istediği insan olarak hayatına devam etti.

    kechiche’in bu film ile amacına ulaşmadığı çok az nokta var. 800 saatlik çekimi, oyunculara senaryoyu sadece bir kere okutup sonra doğaçlama yapmalarını istemesi, sete kuaför ve makyöz sokmaması, gerçekte clementine olan karakterin adını oyuncunun adı olan adele yapması gibi ayrıntılar bu filmi çekerken ne kadar tutku ile davrandığını gösteriyor. ortaya kendi filmine olan tutkusunu, karakterleri aracılığı ile bize yansıtan bir film çıkarıyor. öyle ki, filmin abartıldığına emin olarak girdiğim salondan, filmi izleyen biri olarak değil, adele ve emma’nın yıllar boyunca yakın arkadaşı olup ilişkilerini gözlemlemiş biri olarak çıktım. uzun bir süre daha izleyici ile film arasındaki bariyerleri bu derece kaldırabilen bir film izleyebileceğimi düşünmüyorum.
  • iki erkeğin aşkı anlatılsa ve on dakikalık sevişme sahnesi, iki erkek arasında gerçekleşse, nasıl tepkiler alacağını merak ettiğim film. hakim kültür tarafından lezbiyen ilişkinin estetize edildiğini düşünüyorum. gerçi kadın vucüdü hakim kültür tarafından bir çok alanda meta olarak kullanmakta. pazarlama, tanıtımlar, reklam filmlere ve bir çok alanda... erkek vucudu o kadar da estetize edilmiş durumda değil. iki erkeğin on dakika sevişerek boşalmaları, spermlerin havada uçuşması... pek hoş karşılanmayacaktı. filimin orjinal halindeki sevişme sahnesi de pek hoş karşılanmamıştır. eğer iş erkek erkeğe olsaydı, şu an filmden hoşlanan ve büyük bir aşk hikyesi olarak bahsedenlerin, aynı yorumları yapmayacağına inanmaktayım. ben erkek erkeğe sevişme sahnesi olsa yadırgar mıydım? hayır. anadolu'da geçecek bir filmde, eşek ile ilişki yaşayan birini çekmek gibi de bir hayalim var.
  • abdellatif kechiche'in yaptığı bu uyarlama için seçtiği "la vie d'adéle" ismi, film görülmezden evvel insanda «yoksa üç saate sıkıştırılmış 50 yıllık bir yaşam öyküsü mü izleyeceğim?» gibi bir soru uyandırabiliyor. fakat ne mutlu ki, kechiche böyle sıkıntılı bir sürecin altına —belki de altında kalacağını bildiğinden— asla girmiyor, ve bize adéle'in hayatından, sadece en derin etkileri bıraktığından emin olduğumuz yaklaşık 5 yıllık bir dilimi gösteriyor. ve bu 5 yıllık dilimi de, öyle kararında ve dengeli bir şekilde yansıtıyor ki, sinema salonundan adéle'in hayatına bütünüyle vakıf olmuş bir şekilde ayrılabiliyoruz.

    ~~ spoiler ~~

    adéle ile emma arasındaki cennette başlayıp cehennemde sonlanan ilişki de, filmi izlediğim sırada aklıma kullanici girisi'nin "düz adam entel kadın birlikteliği" başlığını getirdi. tabii böyle olduğu gibi değil; "düz kadın entel kadın birlikteliği" şeklinde... emma'nın, adéle'e, aşikar biçimde deli divane olmasına karşın meslektaşı lise'le kalmayı tercih etmesinin sebebi, içinde bulunduğu entelektüel çevreye duyduğu ihtiyaç ve adéle'in —haklı olarak— bu çevrenin bir parçası olmak için çabalamaması değilse, ben de ilişkiler hakkında zerre bir şey bilmiyorum.

    tabii "la vie d'adéle" hakkında yazıp filmdeki cinsellikten söz etmemek olmaz. gerçi neden olmuyorsa... yani ne bileyim, 2-3 dakika süren bir seks sahnesinden neden rahatsız olunur, benim aklım almıyor. tahrik olunduğu için mi? rahatsız olanların canı sevişmek mi istiyor? akıllarına vajina, penis falan mı geliyor? halbuki sanattaki cinsellikten rahatsız olanlara bakıyorum da, bu insanların akıllarından vajina hiç gitmiyor mesela. günlük hayatlarında sürekli "am"dan, "göt"ten, "meme"den bahsediyorlar fakat bir yönetmen çıkıp onlara bu kelimelerin neleri karşıladığını gösterdiğinde dudaklardan dökülen tek tepki «aww...» oluyor.

    bu halde ben soruyorum, «ne aww?» kechiche'in seks sahnelerini alışılagelenden daha uzun tuttuğu doğrudur. fakat filmin geneline baktığımızda görüyoruz ki, kechiche, adéle'in hayatı üzerinde sadece en derin etkileri bırakmış sahnelere bu denli yoğunlaşıyor. mesela emma ile aralarındaki şiddetli kavga. bu sahne de en az ikilinin ilk sevişmeleri kadar uzun sürmüştü, hatırlarsanız. söz gelimi, diyelim ki ben, uzun süren kavga sahneleri izlerken çok fena tahrik oluyorum. ilk gördüğüm kimsenin suratının tam orta yerine yumruğu indirmek istiyorum. bu durumda ne yapacağım? abdellatif kechiche'i üç dakika süren bir kavga sahnesine beni tanık tuttuğu için suçlayacak mıyım? ya da benzer bir durumla televizyonda karşılaşsam rtük'e şikayet edebilir miyim bunu? hiç kimseye zerre zararı olmayan, bilakis, insanoğlunun en temiz duygularının açığa çıktığı sevişme sahnelerinden şeytan görmüşçesine çekinen rtük, insanlık adına hiçbir olumlu mesaj içermeyen onca kavga-gürültü sahnesini en ufak bir sansür uygulamaksızın göstermeye devam eder mi?

    işin tekniğine baktığımızda ise büyük bölümü, hatta dörtte üçü yakın planda çekilmiş bir film görüyoruz. bunda, kechiche'in bizi adéle'in hayatına ziyadesiyle yakın tutmaya çalışması başat faktör elbette. benzer karakter öyküleri anlatan darren aronofsky de kullanır bunu mesela; çevreyi görmek yerine bunların izlerini karakterin mimiklerinden çıkarmaya çalışırız. fakat, salondaki yerimi aldığımda, yaklaşık 25 metrekarelik perdeden en fazla 4 metre uzakta olduğumu fark edince «umarım fazla yakın plan çekim yoktur» temennisinde bulunmuştum. temennimin tam zıttında bir sonuçla karşılaştım yani. bu yüzden, filmi filmekimi 2013 kapsamında ve benim gibi ilk 3 sıra içinde izleyecek olanlara tavsiyem, film başlamadan evvel görevlilerden durumlarının iyileştirilmesi yönünde yardım talep etmeleridir. benim gösteremediğim girişkenliği gösteren 10 kadar izleyici daha ideal yerlere alındılar zira.

    ~~ spoiler ~~

    bir de, öpüşmeyi özlemişim ben meğer, "la vie d'adéle" bana bunu hissettirdi. bir de domates soslu makarnayı özlemişim. makarnayı bulmak kolay da...
  • abdellatif kechiche'dan tutkular, keşifler, uyanışlar, kesişmeler, vazgeçişler, kabullenişler üzerine mavi bir tablo.

    mavi her yerde; emma'nın saçlarında, adele'in kot ceketinde, emma'nın gözlerinde, adele'in elbisesinde... mavi'nin sıcaklığı ve soğukluğu, bu iki his arasındaki dönüştürücülüğü, ve kuvveti, tablonun bir ucundan diğer ucuna doğru akıyor film boyunca. mavi sıcak, çünkü; adele ve emma'yı ilk görüşte birbirlerine bağlayan sıcaklığın rengi. aralarında saniyelik bir zaman diliminde olan bitenin, ilk görüşte aşkın, cinselliğin, uyanışın, cesaretin, keşfin simgesi. mavi soğuk, çünkü; fiziksel olarak yakalanan mükemmel uyuma rağmen, arzularının, dünyaya bakışlarının, arkadaşlarının, ailelerinin, yemek kültürlerinin, eğitimlerinin, işlerinin... onları bir o kadar ayırmasının, uzaklaştırmasının simgesi, aynı zamanda.

    tüm bu mavi ile boyama sırasında ise; mavi'nin tonunu yakalamaya çalışan adele oluyor, film boyunca. emma'nın hayatına uyum sağlamak isteyen, onun mavi'sine karışmaya, onun mavi'sine yakışmaya, onun mavi'sine yakın durmaya çalışan hep adele oluyor. belki kendi saçlarının, kendi gözlerinin rengini ortaya koyamadan, belki emma'nın yanında asıl giymek istediği ceketi giyemeden, belki bambaşka konulardan bahsedemeden, belki kendine has bir mavi tonu yaratamadan teslim oldu kayıtsız şartsız... kendine ait olmayan bu tabloda bir türlü keşfedemedi kendini ve biz de onunla beraber; kendisini hem tanıdık hem de tanıyamadık, bu mavi resmin içinde.

    emma'nın adele'i resmettiği bir tablo hakkında, adele filmde şöyle der;

    "tuhaf. bu hem benim, hem de ben değilim."
  • adele'in hayatına yakın plan vip'den sahne önü+kombine şeklinde eşlik etmeye başlayıp, sonunda adele olduğum film. içim dışım adele, içim dışım mavi oldu. abdellatif kechiche'in oyuncuları zorladığıyla ilgili haberler dolanıyor ki doğruysa da adam muhteşem bir iş çıkartmış. 180 dakika boyunca her bir duyguyu ayrı ayrı yaşattı. oyunculuk zaman zaman rahatsız edecek seviyede gerçekçi ve başarılı. zaten gördüğünüz her şey her zaman size görsel zevk vermek zorunda değil, değil mi?

    öncelikle şu 180 dakikalık filmde her şeyi bırakıp da toplamda 10 dakika ya süren ya sürmeyen "seks sahneleriğğğ seks sahneleriğğ ooooooo" diye salyalar saçan insanlarda kesinlikle art niyet ararım. içten içten homofobi ararım. iki kadının sade ve sadece erkeklerin fantezi dünyasını şenlendirmek hasebiyle değil de, duygusal hisler eşliğinde birbirlerini tatmin etmelerinin birilerine batmışlığını ararım. zira aynı sahneler aynı tutkuyla bir erkek ve bir kadın karakterle çekilseydi hiçbir şekilde bu kadar tepki göreceğini düşünmüyorum. "ağğbii bu bildiğin porno olmuş" diyip sığ düşüncelerde boğulacak kütleler keşke salonlarda yer kaplamasaydı da gerçekten izlemek isteyen değerli insanlar izleseydi.

    -spoyıl edeceğimdir-

    filmde bir insanın, diğer bir insanın hayatına dahil olup aslında olamayışını, içine girip de aslında teğet geçişini, ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında düsturuyla arada kalışını, aidiyeti hissedemeyişini izliyoruz. "salçalı makarna" olayı. adele ve emma başka ve bambaşka hayatlardan gelmektedir aslında. emma, anne babasıyla adele'i sevgilisi olarak, beyaz şarap eşliğinde deniz mahsülleri tüketilen bir masada sanat üzerine sohbetler edilerek tanıştırırken, adele, anne babasıyla emma'yı felsefe öğretmeni olarak, salçalı makarna ve meşrubat tüketilen ve adele'in derslerinin konuşulduğu bir masada tanıştırır. aradan zaman geçip adele ve emma aynı evde yaşamaya başladığında emma eve arkadaşlarını getirecek ve adele'le tanıştıracak olur. "klimt'in sembolizmi tartışılırken elinde tencere, salçalı makarna servis eden bir adele" sahnesi izleriz. birinin hayatı olmakla, birinin hayatına dahil olmak arasında; salçalı makarna.

    en son sahne, adele'in emma'nın sergisine gidişi ve sergideki resimler, bir sürü hamile kadın figürü; evde verilen tanışma yemeğinde o zamanlar hamile olan lise'le yakınlaşmalarını gördüğümüz emma'nın lise'le olan ilişkisinin -duygusal boyutta- taa o zamanlarda başladığının göstergesi gibi geldi. ya ince bir detaydı ya da filmin sonlarına doğru artık baya baya adele olduğum için bilinçaltımda kendimi haklı çıkarma delüzyonu yaşamış olabilirim ama sonuçta tanıştıkları sırada emma hemen adele'i de çizmişti. resmetmek de ressamın duygularını dışa vurumu değil midir sonuçta?

    filmin en etkileyici sahnelerinden biri ise, sizi tartışmaya adeta dahil eden ayrılık sahnesiydi sanırım. sanki sizden kopup giden bir şeyler varmışçasına huzursuz edici, ezen, üzen, sinirlendiren.

    sanırım en çok da "çaresizlik" hissiyle çıktım salondan. mavi paltosuyla uzaklaşan adele'i görsem yolda derdim, düşün çaresizlik bazen de rahatlatır insanı, bilirsin yapabileceğin bir şey yok, gel de beraber bi şey yapamayalım.

    -kapanış-
  • --- spoiler ---

    adele'in emma'yla tanışmasının ardından kendini geliştirme sayfasını neden kapattığını anlayamadım. lisedeyken edebiyatla ilgilenen, okumaktan keyif alan bir kızdı. aşık olduğu kadının hayatı resimken, iki sanat akımını, bir klimt'i öğrenmek çok mu zor? kaç yıl geçmiş hala büyük ressam deyince aklına sadece picasso geliyor. ah be adele'ciğim neden böyle ezik oldun sen? tamam aileden geçen kodlar, kültür filan çok önemli ama yıllarca beraber yaşadığı insanın ilgi alanlarından, hayat görüşünden biraz olsun etkilenir insan.
    emma serpildikçe, adele ısrarla güdük kaldı. gözünü korkutan neydi? sanat neden içinde kendisine yer bulamadığı tabu bir alana dönüştü bilemiyorum. adele'in kendi annesine dönüşmesi, spagetti pişirip, kahve servis ederek emma'nın hayatına dahil olmaya çalışması acınasıydı. aşık olduğu insanla paylaştığı tutkulu seks hayatı kendini tanımlaması için yeterli olmuş sanki. eh haliyle adele, emma'ya çekici gelmemeye başladı. en seksi organ beyin ne de olsa. kukunun, memenin verdiği ilham bir yere kadar. buna mukabil, adele'cik mesleki ya da entelektüel anlamda tatmin bulamamış, kendini seks üzerinden değerli bulan bir insan olduğu için, yalnız bırakıldıkça aldatmaya meyletti. emma'nın buna verdiği tepki öyle aşırıydı ki; adele'in kendini keşfetmesini beklemekten çoktan vazgeçmiş, onu artık empati kurmaya değmeyen, tek boyutlu cinsel bir varlık olarak görmeye başlamış.
    yıllar sonra emma'nın sergisine giderken giydiği, mavi seksi kıyafet, bol firketeli zevksiz saçı, çirkin halka küpeleri... emma'nın dünyasında yine eğreti kaldı. ikisinin tutkulu aşkının rengi maviyi giymekle olmuyor demek. zaten emma da mavi dönemi kapamış, daha dingin bir aşkla birlikte kırmızıya geçmiş. ama adele hala aynı yerde.
    --- spoiler ---
  • hayatımda gördüğüm en kapsamlı aşk tasviri. başlayışıyla, bitişiyle, ruhani tarafıyla, cinsel tarafıyla... üzerlerine vazifeymiş gibi eşcinsellerin evlat edinmelerine karşı olanlara zorla izletmeli.

    --- spoiler ---

    sevişme sahnelerinin abartılı ve uzun olduğunu düşünmüyorum, hatta tam aksi her şey yerli yerinde bana kalırsa. adele ile emma arasındaki çekim arttıkça, before sunrise'dan beri tanık olduğumuz en melanet öpüşememe gerginliğini gördük. fiziksel temas ertelendikçe, aralarındaki meşum cinsel gerilim kademe kademe arttı (biz de adele'in tarafından güzeller güzeli emma'ya yiyecekmişiz gibi bakmaya başladık). o açıdan ilk sevişme sahnesinin uzuuun olması, doya doya sevişmeleri (bizim de doya doya izlememiz) gayet normal. sonra o seyrek görüşmeler yerini birbirlerine tanıklıklarının ve sevişmelerinin sıklığının arttığı evreye bıraktığında, fiziksel temas onlar için sıkıcılaşmaya, sevişme sahneleriyse biz izleyiciye ilginç gelmemeye başladı. ki bu da anlamlı, zira ilişkinin monotonlaştığını sevişme sahnelerinin sayısı arttıkça biz de dolaylı olarak algılamaya başlıyoruz.

    işte cinselliğin göz kamaştıran parıltısını kaybettiği bu noktada aradaki ilişkinin hüviyeti de değişmeye başladı. emma, adele'den sıkılıp başka bir kıza ilgi göstermeye başlamışken; adele de buna tepki olarak başka bir erkeğe yöneldi. buradaki cinsiyet tercihleri emma'nın sağlam karakterli, ne istediğini bilen biri olduğunu ortaya koyarken, adele'in ne kadar kaypak biri olduğunu gösteriyor sanırım. nitekim izleyici olarak biz emma'nın ilgisizliği konusunda yemlenirken, aldatan -bence gerçekçi bir şekilde- adele oldu. hakikaten bir ilişkide genelde aldatmaya meyil eden taraf mutluluğunu/varlığını (eş anlamlı olarak kullanıyorum) karşı tarafın üzerine kurmuş, needy, ilişkiyi kendi eksikliğinin bir tür yaması olarak gören tipler oluyor. adele'in emma'nın göğsünde uzandığı o güzel sahnede olduğu gibi bir tarafın kendi varlığı blurlaştıkça, duyguları karşı tarafın tepkilerine kilitleniyor ve aynı ölçüde karşı tarafa ilişkin beklentileri orantısızca saçmalaşıyor. bu yüzden adele ayrılıktan korkan taraf gibi görünürken, istemediği şeyin gerçekleşmesini sağlayan bir tür kendi kendini gerçekleştiren kehanete sebebiyet veriyor. sağlıklı bir ilişkinin önkoşulu emma gibi kendi ayakları üzerinde durabilen, kendi ağırlığını taşıyabilen iki özgür (filmde konuştukları gibi sartre'ın kullandığı 'eylemlerinden sorumlu'ya yakınsayan bir anlamda) birey.

    bu açıdan sevişme sahneleri ve filmin genel olarak uzunluğu son derece mantıklı. bu sayede izleyici olarak ilişkinin gelişimine duygusal olarak da tanık olabiliyoruz.

    --- spoiler ---
  • izleyenlerin yüzünde sürekli tatlı bir tebessüm bırakan etkileyici, dokunaklı bir film.

    --- spoiler ---

    adele az konuşan, çokça izleyen içli bir kız. etrafını izliyor, merak ediyor, çok seviyor ama hiçbir şey anlatmıyor. içine konuşuyor belli ki. günlük tutuyor zira. arkadaşlarıyla paylaşmıyor hiçbir şeyi. yalan söylüyor onlara hatta. aşık olduğunda hep sevişmek istiyor. çok aşık olduğunu anlatmak için daha çok sevişmek istiyor. aşkının varoluşunu kanıtlamak için öpüşmesi gerekiyor. emma'yla ilk buluşmalarında oturdukları bankta daha sonra öpüştükleri bir sahne bu durumu seyirci için görsel olarak da çok iyi anlatıyor. aşıklar öpüştükleri an her şey görünür hale gelirken, bir nevi kendileri ve aşkları varolurken, dudakları ayrıldığında arkadan vuran güneş ışığı onları bize görünmez kılıyor, yok ediyor. yönetmenin yapmak istediği şey bu göz alıcı sahnede daha fazla ortaya çıkıyor kanımca. adele seviştikçe daha da seviyor ve sevdikçe var oluyor. adele'in hayatını anlatmak isteyen film de doğal olarak, birçok kişinin eleştirilerine hedef olan seks sahnelerine daha fazla yer ayırmak zorunda. bu açıdan yönetmeni haklı ve başarılı buldum.

    --- spoiler ---
  • içinde çok konuşulacak 12 dakikalık sevişme sahnesi* bulunduğu söylenen... öyle ki cannes gösteriminde, sokak ortasında sevişsen, dönüp bakılmayacak fransa gibi bir ülkede o sahne esnasında seyircinin kıkır kıkır güldüğü söyleniyor; zira bu filmin uyarlandığı çizgi romanın yaratıcısı julie maroh bile "amk! bu düpedüz porno olmuş ya la!" demiş.

    gözümde la belle personne'den beri, bir tanrıça koltuğunda oturmakta olan lea seydoux için nice selpaklar varsın, feda olsun.*
  • genelde heteroseksüel aşk filmlerinde kendimi kahramanların yerine koyardım, onlarla sevinip üzülürdüm. film bittiğinde eğer iyi filmse etkisini hissederdim günler boyunca. bu film bana şunu öğretti ki bir aşk filminden etkilenmek, içinde bir sızı duymak, gençliğinin o temiz deli aşklarını tekrar hatırlamak için illa bir kızla erkeğin aşkları olması gerekmiyormuş. yönetmen her halükarda sana bu duyguları hissettirebiliyormuş. çok iyi film.