şükela:  tümü | bugün
  • istanbul laleli'deki camii. edebiyat fakultesi'nin mu'min ogrencileri nedense buraya gitmektense arka koridorlarda namaz kilmayi tercih ederlerdi; sanirim rektore inat.
  • öyküsü vardır bu camiinin;
    laleli baba, elinde yaz kış bir lale dolaşıp duran bir pir i fanidir. namı padişahımız efendimiz cennet mekan üçüncü mustafa'ya ulaşır.
    - ulen, der padişah, neymiş şu babanın hikmeti gidelim bir sual eyleyelim kendisine der. ve yola çıkarlar. babanın fakirhanesine girerler. neyse efendim, padişah laleli baba'yı aklınca sınamak için şu soruyu sorar:
    - dünya'da en büyük saadet acep ne ola?
    laleli baba padişaha şu yanıtı verir:
    - def i hacet gidermektir hünkarım.
    hmm. padişaf efendi elbette böyle bir yanıttan ziyade, sizin gibi sultan olmaktır, payitahtı ali osman olmaktır gibi bir yanıt beklemişti. ama gel gör ki adamcağızdan böyle bir yanıt almıştı... bu duruma fena bozuldu. ve fazla oyalanmadan saraya döndüler.
    efendim, hani derler ya "hikmetinden sual olunmaz" diye. el hak doğrudur.
    padişah efendimize bir karın ağrısı saplanır ki sormayın, kıvrandıkça kıvranır, ot çöp kaynatır, hekimlere haber gönderir. ne yapılırsa yapılsın bir türlü helaya çıkamamaktadır. neyse, bir zaman sonra padişah efendimizin kafaya hadise dank eder. der ki:
    -ula ben naptım. baba hakikat söylermiş meğerse. kenefe çıkmak ne büyük bir nimetmiş de bu hakikatten bi haber yaşamışız bunca zaman...
    ve soluğu laleli baba'nın yanında alır. laleli babaya durumu anlatır. baba gülümser, padişahın karnını sıvazlar bir şeyler okur... padişah neticesinde allah'ın izniyle şifaya kavuşur. tabi dile benden ne dilersen faslına geldik.
    laleli baba, ondan oraya, yaşadığı muhite bir cami yapmasını ister. ve camiye kendi adının verilmesini. padişah bu isteğe hemen karşılık verir. camiyi inşa ettirir ve adını laleli kor.

    işte efendim, laleli camii'nin öyküsü budur.
  • ''iii. mustafa daha önce üsküdar'da annesi için bir cami yaptırmış, halk, yapıldığı semtten ötürü buna ayazma camii demişti. bunu kendisi için yaptırdı, ama yakınındaki laleli baba türbesi yüzünden ona da laleli camii dendi. padişahın bu duruma üzüldüğü ve 'iki hayrat yaptırdık birini suya öbürünü de veliye kaptırdık' dediği anlatılır.'' (murat belge, istanbul gezi rehberi)

    veliye kaptırılan bu camiyi her gördüğümde bir tuhaf olurum. adeta türkiye'de yaşanmakta olan anominin, toplumsal kuralsızlığın ve çöküntünün abidesidir bu yapı. camiyi inşa ettiren iii. mustafa ve osmanlı sülalesinin ve tarihinin en önemli kişiliklerinden iii. selim tam bir keşmekeş ve curcuna girdabı olan laleli otobüs durağının hemen arkasındaki ebedi istirahatgahlarında, bana kalırsa yatamaz da, dört dönerler. sanki akşamları matineye çıkacak iki 'şarkıcı' gibi, türbenin kafesliklerinde kendimi bildim bileli asılı duran bir ucu parçalanmış ışıklı tabelada isimleri yazar. türbenin bir yanında zevksizlik anıtı 'laleli cafe' gecekondusunda sultanlarla başbaşa döner, lahmacun v.b. yeme, diğer tarafında ise zeytin ve yağının satıldığı ‘vakıflar’ dükkânından kahvaltıları süsleme imkânını bilmem kaç ülke sunar yurttaşlarına? üç kıtaya hükmetmiş sultanların bir tarafı döner, diğer tarafı zeytinyağı olmuş, ne acı…

    dönelim camiye, islamın ticaretle arasının iyi olduğu ve kimi camilerde böyle dükkânların olduğu malum, fakat bu kadar da olmaz ki yahu. vakt-i zamanında camiye vakfedilerek onun önüne eklenmiş dükkânlar allı pullu panayır yeri kıvamına getirilmiş, bununla da kalınmayıp camekânlarına üçüncü sınıf rus zevkine uygun pembeli kırmızılı gecelikler giymiş mankenler kondurulmuş, o da yetmezmiş gibi caminin caddeye açılan yan giriş kapısından taa içlerine kadar neredeyse tüm avlu içi çin malı incik boncukla, bok püsürle doldurulmuş. bu manzarayı her gördüğümde isa'nın kudüs’teki büyük tapınağı kudüs menkul kıymetler borsasına dönüştüren tüccarlara ne diye sille tokat daldığını daha iyi anlarım.

    pek alıngan bir millet olduk zamanla, peki kendi kendimizi nasıl aşağıladığımız hiç göze batmaz mı? bavul ticaretine kaptırılan laleli camini tüm kerinçeklerin beğenisine sunarım. iii. selim’in sol tarafında lahmacun yiyip sağ yanında kahvaltılık zeytin alabilirler, sapına kadar türkmüş satıcılar, çekinmeyiniz…
  • osmanlı mimarisinin çöküntü yıllarında inşasına başlanan cami. istanbul camileriyle ilgili ''hadikat-ül-cevâmî'' adlı eserde: ''aylıkları kendi vakfından ödenir. imaret(hayır kurumları), türbe, sebil ve çeşmeler, aynı zamanda, imam ve müezzin hücreleri vardır ve etrafında medreseler, tekkelere imaretten aş ve ekmek tayin edilmiştir.'' diye anılan laledi camii, arif efendi bostanıyla civarındaki evler ve dükkanlar satın alınarak, hatta sahiplerine ayrıca çeşitli bağışlar verilerek elde edilen geniş arazi üzerine yaptırılmıştır. mimari mehmed tahir ağa'dır.

    10 nisan 1760 perşembe günü temeli atılan cami ve külliye 3 yıl 10 ay 29 günde tamamlanarak 9 mart 1764 cuma günü ibadete açılmıştır. açılış merasiminde sultan üçüncü mustafa han bizzat bulunmuş, kurbanlar kesilip fakir fukaraya dağıtılmıştır.

    bir rivayete göre, bizans devrinden kalma bir bina veya mahzen üzerine yapılan bu caminin iki minaresinden soldaki , cami inşaatının tamamlanmasından 6 yıl sonra ilave edilmiştir.
  • bir def-i hacet hadisesi üzerinden isminin verildiği iddia edilen cami.

    3. mustafa'nın veli addettiği hocası laleli efendi'den alıyor ismini.

    "bir saltanat ki bir def-i hacete değişiliyor. öylesine ucuz saltanat bize gerek değil. al yine senin olsun sarayın da, saltanatın da sultanım" didaktik öğretisi içeren bir hikayesi var.

    hikayesi izzet çapa'nın ayaklı ansiklopedi dediği rehberin anlatımıyla şu şekilde:

    ***

    “bu güzelim camiyi sultan ııı. mustafa yaptırmış. inşaat devam ederken de buralarda göğsüne lale takıp dolaştığı için laleli baba diye nam salan bir alimin yaşadığını, duasının kuvvetli, sözlerinin hikmetli, tavsiyelerinin faziletli olduğunu duymuş.
    bu mübarek zatla görüşmek, sözünden, sohbetinden, feyzinden istifa etmek istemiş.
    inşaatı denetlemeye geldiği günlerden birinde, laleli baba’yı avluya davet ettirmiş. sultanın buyruğu kendisine ulaştırılınca, hemen davete icabet etmiş. uzun uzun sohbet etmişler. padişah, laleli baba’nın sohbetinden öylesine memnun kalmış ki, içinde onunla sık sık görüşme arzusu uyanmış.
    camiden ayrılacağı sırada, laleli baba’ya son bir soru sormuş: ‘efendi hazretleri, bu dünyada en güzel şey nedir?’
    laleli baba cevap vermiş; ‘bu dünyadaki en güzel şey, yiyip içtikten sonra sıkıntısız bir şekilde def-i hacetini yapabilmektir sultanım...’
    bu cevaptan hoşlanmayan ııı. mustafa, onun gibi cümleleriyle herkesi etkileyen bir zata bu sözleri yakıştıramamış. kızgın bir halde üstada veda edip, maiyetiyle birlikte saraya dönmüş. ‘şu densizin söylediğine bakın, hayatta bu kadar önemli şey varken hacete gitmek de neyin nesi’ diyerek laleli baba’nın bir daha meclise çağırılmaması için de emir vermiş.
    gel gör ki bu ziyaretin ertesi günü şiddetli bir kabızlığa yakalanmış. sarayın hekimbaşıları seferber olmuş. osmanlı tıbbının bilinen bütün ilaç ve yöntemleri uygulanmış ama ne fayda... sultan kan ter içinde kıvranmakta, kendini yerden yere atmaktaymış.
    hekimlerden birinin aklına laleli baba gelmiş. belki o bu derde bir derman bulur diye, saraya getirmişler. padişah onu görünce, acı içinde ‘laleli baba söyle sende var mıdır bu derdin çaresi? aman beni kurtar!’ diye iki büklüm yalvar yakar olmuş. o da sakin sakin ‘ben sizi bu dertten kurtarırım kurtarmasına ama düşündüğünüz kadar kolay değil bu iş. siz bana karşılık olarak ne vereceksiniz?’ diye sormuş.
    sultan hemen ‘laleli’ye yaptırdığım o camiyi sana hediye edeyim’ demiş. ‘yetmez’ diye cevap vermiş laleli baba. derken önce hanlar, hamamlar, en sonunda da semtin tamamını bile vermeyi teklif etmiş ama nafile.
    laleli baba bir türlü ‘tamam’ demiyor, inadından vazgeçmiyormuş. sonunda dilinin altındaki baklayı çıkarmış: ‘ben sizi bu dertten kurtarmasına kurtarırım ama karşılığında sarayı ve saltanatınızı isterim.’
    padişah önce kem küm etmiş ama çektiği acılar onu pes ettirmiş; ‘sen benim bu sıkıntımı geçir de varsın saltanat senin olsun!’
    laleli baba bir dua okumuş, sultanın sırtını sıvazlamış ve ‘haydi git, rahatlayacaksın şimdi’ diye ayakyoluna yollamış. gerçekten de kısa bir süre sonra padişah sıkıntısından kurtulmuş. kurtulmuş kurtulmasına ama saltanat da gitmiş elden.
    şifa bulmanın sevincinin yerini, verdiği sözle saltanatı kaybetmenin üzüntüsü almış. ve işte tam o anda laleli baba, padişahın üzgün halini görünce:
    ‘bir saltanat ki bir def-i hacete değişiliyor. öylesine ucuz saltanat bize gerek değil. al yine senin olsun sarayın da, saltanatın da sultanım...’ demiş ve arkasını dönüp oradan uzaklaşmış.”
    caminin avlusunun gölgesinde oturmuş, rehberimizi dinliyorduk hep beraber. belli ki hikayenin sonuna gelmişti... “haydi devam edelim” dedi. “istikamet çorlulu ali paşa medresesi, güzel bir demli çayın vaktidir...”
    tam ‘peki durup dururken bu osmanlı tarihinden bu hikayeyi bize niye anlattın’ diyecektim ki sorumun cevabı da kendiliğinden geldi...
    “o kazanmış, bu kaybetmiş önemli değil. çünkü hiçbir makam, hiçbir mevki kalıcı değil. kimse aklından çıkarmasın, ‘halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi...”

    ***