şükela:  tümü | bugün
  • la grande bellezzanin yönetmeni paolo sorrentino yardımcısı piero messinanın ilk uzun metrajlı filmi. tiffde gösterilen filmde juliette binoche oynuyor. film iyi eleştiriler alırken bir dereceye kadar sorrentino etkisinden de bahsediliyor ki bu filmi juliette binoche ile birlikte seyredilecek filmler arasına alıyor.

    filmin konusu şöyle; anna muhteşem manzaralı evinin tadını çıkarken, oğlunun nişanlısı olduğunu iddia eden bir kız eve gelir. anna oğluna bir türlü ulaşamamakla beraber, kızımızı misafir eder ve ikisi evde oğlanı beklerler.

    fragmanoldukça şiirsel
  • juliette binoche'in 100 dakika boyunca sadece ama sadece "bakışlarıyla" sırtlayıp götürdüğü film. çıktıktan sonra bir süre kendisinin duygu yüklü bakışlarını kafamın içinde izlemeye hatta etrafımda görmeye devam ettim resmen.
    ayrıca film the xx - missing 'e klip olacak kadar şahane bir sahne, bir de waiting for the miracle eşliğinde edilmiş yine şahane bir dans sahnesi barındırıyor. hikayeden pek bir şey beklemeden, oyunculuklar, müzik seçimleri ve sicilya'nın güzelliğini görmek için izlenebilir.
  • --- spoiler ---

    360 derecelik bir kamera açısı ve tek sekanslık bir çekim ile başlar film isa heykelini en tepeden aşağı doğru gösterirken izleyiciye. ışık kullanımı ve alan derinliği sayesinde heykelin tüm ince detaylarını inceleme fırsatı bulur seyirci. tek karelik sahne, yüzü kederli yaşlı bir kadının isa'nın ayakları göründükten sonra kadraja girmesine kadar sürer.

    filmin başında bilmiyor olsa da sonunda anlaşılacağı üzere bu sahne aslında filmin özeti gibidir. gök ve yer arasında asılı kalmış gibi duran bir heykel, önünde dua eden, edenleri bekleyenler ve sıcak, basık sicilya atmosferi.

    kaybetmek zordur kaybedilen her ne olursa olsun. bir insanı kaybetmek, artık onun hayatta olmadığını bilmek ise belki de tarifsiz bir zorluk ama bir annenin oğlunu kaybetmesi ise tüm bunların ötesinde bambaşka bir acıdır elbette.

    sicilya'da büyük ve ihtişamlı bir evde yas atmosferi ile ilerler film. herkes üzgün, herkes kederli, herkes ne yapacağını bilemeden zamanın geçişini bekleyiş halinde. zaman geçmeli evet, geçmeli ki alışsın insan, alışsın anne oğlunun olmayışına. filmin merkezi de adı da tam olarak bu işte: bekleyiş (l'attesa / the wait). yine de bu ihtişamı ve durağan bekleyişi bozan noktalar var, koltuğun altından sarkan ve rüzgarla sallanan ip, bacaktan akan idrar ve neden öldüğünü bile bilemeyeceğimiz giuseppe'nin eve ziyarete gelen kız arkadaşı jeanne gibi.

    anna, ilk andan itibaren jeanne'e, giuseppe'nin geleceğini ve beklemesini söyler. böylelikle hem kendisi oğlunun ölümünü kabul etmek yerine, bu bekleyişin geçici olacağı yönünde kendini avutur hem de acı gerçeği kabul etmek zorunda kalmaz. üstelik kızla ilk başta aralarında olan gerginlik de zaman içerisinde kırılır ve evin içerisinde hayatın normal olmayan akışı, normalmiş gibi görünür. arka planda ise anna, oğlunun telefonundan cevap verilmediği için mevcut olan hem kendi bıraktığı hem de jeanne'nin bıraktığı mesajları dinler ve oğlunun hayatını kendi paralelliğinde kurgular. her iki kadın tarafından beklenense paskalyadır, zira anna isa'nın dirildiği bugünde sanki oğlunun da dirileceğini kurgular kafasında. jeanne ise tatil için gelecek olan giuseppe'yi bekler. oysa ki ikisi de gerçekleşmeyecektir.

    film ölümün nedenleri ve sonuçları ile uğraşmaktan çok ölüm sonrası beklemenin atmosferini yansıtmayı amaçlarken bunun da altından oldukça iyi kalkar. üstelik karakterlerin bekleyişinin yanında izleyici de jeanne'nin, giuseppe'nin ölümünü öğrenip öğrenmeyeceğini ya da öğrense de anna ile bir sonraki adımlarını bekler merak içerisinde ve kendi payına düşen bu bekleyişin sonucunu da filmin sonunda alır.

    juliette binoche (anna) ve lou de laâge (jeanne) güzel iş çıkartıyor film boyunca. yönetmen piero messina ise sicilya'nın tozlu ve akdeniz kuru sıcağı atmosferinin durağanlığına yaraşır bir atmosfer ve resim çiziyor başarı ile ve bunun yanında filmin iki noktasında öylesine iyi seçilmiş müzik kullanıyor ki o an olması, yaşanması gereken duygu bütünlüğünü destekleniyor sağlamca. bunlardan ilki leonard cohen'den waiting for the miracle to come ve diğeri de the xx'den missing.

    izlemeli.
    --- spoiler ---
  • giuseppe'yi bekleyen jeanne'ın, anna tarafından bir tür "en attendant godot" tribine sokulduğu film.

    imdb: l'attesa (2015) / piero messina
  • hüzünlü bir film. böyle garip yani nasıl anlatayım, hüzünlü ama başkasına değil de farklı versiyonları da olsa bu tip durumları yaşamış birinin kendisine üzüldüğü bir film. kadınla yan yana hafif esintili bir havada uzaklara bakarak dertleşmek istedim. hele hele deniz yatağının havasını indirdiği sahne ciğerlerimi parçaladı.

    filmin mutlu eden yanı, her anlamda dünyanın en karizmatik kadını ilan ettiğim, aşkım lou de laâge'nin o mükemmel uzun saçlarını görmüş olmaktı sanırım. oyunculuğunu zaten beğeniyorum, bu filmde de sevgilisinin annesi ile vakit geçirmenin verdiği çekingenlik ama kadın kadına olmanın rahatlığı arasında sıkışıp kalma hissini çok iyi vermiş. juliette binoche'ye diyecek bir şey bulamıyorum zaten.
  • juliette binoche, acı filmi tamam da... sıkıcı.
  • aynı zamanda andrea bocelli'ye ait relaxing song türünden bir şarkı.

    https://www.youtube.com/watch?v=0nphas-zy20
  • filmi çok sevdim ama filmin temposu ilk başta o kadar iğrençti ki, sanat diye bize yine abuk subuk bir şeyler izletecekler sandım.

    izlediğim onca kalıp (ne izleceğini bildiğin, ağlayacağım, gülmekten öleceğim, varoluşumu sorgulayacağım, aşka inanacağım, aşk yoktur, hayat güzel, hayat boktan, aldatıp pişman olan kişiler, terk edip pişman olan kişiler) filmlerden sonra ilaç gibi geldi bünyeme. mesela bu filmde de aldatıp pişman olan bir karakter olma ihtimali var ama hiç onunla uğraşmıyoruz. onun yerine birinin yokluğunu bilerek ya da bilmeyerek beklemenin ne demek olduğunu bize harika şekilde yansıtan birilerinin filmini izliyoruz.

    --- spoiler ---

    filmin bir kere şu fikri çok hoşuma gitti; bir erkeğin genel olarak ileride duygusal ve cinsel açıdan seçeceği partnerin temelleri atan annesi ile kızın bir araya getirilmesi muazzam bir iş.

    juliette binoche ve lou de laâge (bu kadar güzel olunur mu allahsız) ikilisini bir arada görmekten muazzam bir haz duydum. juliette binoche ablamızın dans sahnesindeki muazzam oyunculuğunun yanı sıra filmi güzel yapan detaylardan birine de burada şahit oluyor. oğlunu kaybetmiş bir kadın, sevdiği kızı (belki de ölümüne sebep olan) başka bir oğlan çocuğuyla gördüğünde, oğlu ile yaşadığı benzer anları mı düşünüyor, onunla aynı şekilde mi hayal ediyor yoksa gerçekten o an rahatsız mı oluyor bilmiyoruz. sonrası sabah yaptıkları konuşmada canımı sıkan replikler de vardı. "gençsin olur öyle unutursun" falan. hayır sen öncesinde mükemmel bir sahne çekmişsin, sevgilisinin annesinin evinde bile bir erkeğe ilgi duyabilecek davranışlar sergileyebilen, gençlik hezeyanını fazlasıyla yaşayan bir kızın karşına oturup sen gençsin demek nedir? bize zaten anlattın sen o mevzuyu. geçen yaz ne olduğunu niye anlatmadın o zaman? ya da çocuğun intihar mı ettiğini ya da kaza mı öldüğünü ya da öldürüldüğünü niye söylemedin? bir de xx'in missing şarkısı nasıl cuk oturmuş filme.

    genç olma hezeyanını hepimiz biliyoruz artık. karakterimiz sevgilisinin hayatını kaybettiğini öğrettiği zaman, geçen yaz yaptıkları, yapmadıkları ve hepsini bir teraziden geçirdik sonra bundan kurtuluyor. gençlik basit bir şeydir. duygular, heyecanlar, hormonlar tıka basa içinizdedir. olgunluk duygusu uzun süre birinci planda yer almaz. tabi ki sadece gençlik için geçerli olan bir şey değildir bu. ikinci dünya savaşına topluca buhran içinde olan bir dünya kalıntıları temizledikten sonra yine aynı buhrana girer. yine bir dünya savaşının eşiğinde olması umurunda değildir. siyasi mesajımı da verdim. oh. insan aptal bir varlık acı çekmeden yoluna bakamıyor. her şey yaşanmak zorunda değildir. aptallık bizim genimizde var. insan ilişkilerimizden, hayat felsefemize kadar elimizde olmayan şeyler bize baştan kodlanıyor. o kodları bozmak biraz da bizim elimizde ama kolay değil. biri ölür ama sen yine beklersin, biri gider ama sen yine beklersin. nereye geldim ben ya? “çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. sinemadan çıkmış insan. gördüğü film ona bir şeyler yapmış. salt çıkarını düşünen kişi değil. insanlarla barışık. onun büyük işler yapacağı umulur. ama beş-on dakikada ölüyor. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.” diyor ya atılgan aynı o. yarın genlerimiz ile yaşamaya devam. ben de filmler bana bir şey yapsın istiyorum. l'atesa bana bir şey yaptı o yüzden buralara geldim.

    --- spoiler ---

    piero messina, sinematik açıdan sorrentino'dan alması gerekenleri fazlasıyla almış. otuzlarının sonunda olsa da ve kendini geliştirmekten vazgeçmez ise boynuz kulağı geçebilir.