şükela:  tümü | bugün
  • fred'in laurence'ın kitabını eline aldığında okuduğu şiirlerden bir tanesi :

    "mevsimler ağaçlardan düşüyor,

    sırtı huzurlu şeftali teninde uyuyor,

    umudun olmadığı bir evde yaşıyor,

    geçmişimiz beyaz tuğlalı evinde küçük bir hayvan gibi uyuyor,

    birisi tuğlayı pembeye boyamış,

    sıkıntıya bir iyilik yaptığını düşünerek…"
  • 168 dakikalık süresiyle beklentilerimi çok düşük düzeye indiren film.

    izlemeden peşin peşin konuşmuş olmayayım tabi ama i killed my mother' dan sonra heartbeats de benzer bir süre artışı ile gelmişti, ki bence heartbeats' i beğenmeyenlerin genel kanısı filmin süresi üzerineydi, ne yazık ki aynı eleştirel nedenler bu filmde tavan yapacak gibi geliyor bana.

    umarım yüzüm kara çıkar da i killed my mother' da hissetiklerime geri dönerim tüm xavier dolan hakkında düşündüklerim için.

    filmi izledikten sonra gelen ek ve devasa spoiler:

    --- spoiler ---

    öncelikli olarak süre mevzusundan işin içerisine girip ucunu senaryoya dokundurtmayı düşünüyorum. önceki filmlerde olduğu gibi çok güzel diyolaglar var bu filmde, xavier dolan' ın her senaryosunda en iyi yaptığı yer olarak görüyorum diyalogları neyse. mevuzuma gelrisem, yönetmenin önceki filmlerinden alıştığımız bir tarzı vardı zaten, müzik kullanımı, kostümler, yer yer ekspresyonist sayılabilecek mise-en-scene düzenlemeleri, hayal motivasyonlu yapılan instert' ler yada motivasyonsuz yapılan non-diagetic instert' ler vs. vs. ama süremiz 169 dakika olunca ve filmin anlattığı hikaye bir çiftin 10 yıllık işkisini kapsıyorsa bu işin bir sistematiğe dökülmüş olmasını beklemek gerekir diye düşünüyorum.

    şöyle devam edeyim; filmimiz zaten bir frame flashback, aslen filmde gördüğümüz zaman, filmin sonunda laurence' in kendi hikayesini yazmış olduğu romanı hakkında röportaj yapılırken başlıyor ve biz geçmişte, o kitapta geçen olayları izliyoruz. filmin neredyse tamamını kapsayan frame flashback sekansı zaman zaman laurence' in röportajda söyledikleri ile (sadece off-screen sound olarak) kesiliyor. bu vocie over bölünmeleriyle, frame flashback yapısı kendi içinde bir multiple flashback sistemine dönüşürken yetmiyormuş gibi, bir kaç kez karakter motivasyonlu abrupt flashbackler yaşanıyor. işler bölye olunca, iyi hoş güzel ama 168 dakikalık sistemsiz bir kesinti, bölünme ve zaman atlama düzenssizliği ile seyirci baş başa kalıyor. xavier dolan' a aşina değilseniz, zaten müzikli sekanslar ve çeşitli instert' ler tuzu biberi oluyor diyebilirim senaryonun kopukluklar yaşamasına.

    dediğim gibi senaryoda bir kopukluk yok aslında. anlatım biçimi olarak tercih edilen yolun, beklenmedik (misal bir anda 5 yıl atlanması) elipsisleri, hali hazırda frame ve multiple flashback yapılarının iç içe geçmişliği nedeniyle anlaışmaz hale geliyor. tabikide konu laurence gibi bir insanın hayatıyken, onun hayatının orta yerine girdiğimiz bir filmi yönetmenin bize muhteşem düzenli bir dönüşüm ve kurgu içerisinde sunmasını beklemiyoruz. tüm bu karmaşa laurence' in kendi karmaşasının, yaşantısının, dönüşümünun, onun özetlenemezliğinin bir göstergesi olarak çok büyük anlam kazanıyor.

    şimdi biraz xavier' den neler bekledik elimizde ne var mevzusuna istiyorum. elbetteki soundtracklar ve filmin içerisine serpiştrilen music videolar. yine süreyle beraber bu sahnelerin sayısının artışı göz ardı edilebilecek gibi değil. bazı bence çok yanlış soundtrackler kullnaımı dışında asıl olayımız ise visage' ın fade to grey parçasının çaldığı 'balo sahnesi'. soundtrack'in yerli yerindeliğine bir lafım yok, ama sahnenin kendisine diyecek çok şeyim var. hazır yeri gelmişken filmin aspec ratio' sunun 1.33:1 formatında olmasına da değinmek istiyorum. zaten en büyük korkum 4:3 formatında bir film izlemek değil, xavier dolan' ın ilk iki filmde beraber çalışmış olduğu görüntü yönetmeni ile bu sefer çalışmıyor oluşundan kaynaklıydı. ve 4:3 kompozisyonun bize neler kaybettirdiğini filmin her yerinde görmek mümkünken bunun olabilecek en büyük kaybı yarattığı yerler birisi balo sahnesi. 16:9 komposizyon yatay düzemlde anlamlanabilecek bir merkez-kenar ilişkisi, hiyerarşisi sunarken, 4:3 de bu ilişkiden bahsedemiyoruz. filmin "video esteteiği"nden ötürü elle tutulur bir arka plan-ön plan ilişkiside görememek başka bir görsel kayıp oluyor. hal buyken, bizim pass this on' larla, dalida' larla, vive la fete' lerle alıştığımız sahnelerden geriye bir takım "müzikle dönen ablalar" kalıyor.

    özetlersem, çok mu kötü eleştrilecek yeri var, evet. ama doğruya doğru iyi bir filmle karşı karşıyayız. süresine dayanamama korkunuz varsa, kendinizi hazır hissedene kadar izlemeyin diyeceğim bir film. her ne kadar filmin adı laurence anyways olsa ve bu filme ne kadar yakışıyorsa da, bir o kadar yakışacak diğer isim fill in the blanks olacaktır, hatırlatayım. şahsi bir notum olarak xavier dolan' ın acilen stéphanie anne weber biron ile çalışmaya geri dönmesi gerekiyor.

    küçük bir oyunculuk mevzuauna girmek gerekirse, bazı yerlderde abartılı duran laurence' in oyunculuğu dışında (misal gözlerine ilk kez rimel sürerken ki sahne) benim gözümde kusursuz performans var ortada. ayrıca laurence' in kasıtlı olarak bazı yerlder over acting sergilediğini düşünüyorum, sevgiler.
    --- spoiler ---
  • çok zekice. ama bak öyle böyle değil çok zekice! ve paçalarından yetenek akan birinin yaptığı o kadar belli ki.. biri bu çocuğu durdursun lan, bu yaşta bu yeteneğe alışkın değiliz biz.

    şu an daha fazla yorum yapabilecek durumda değilim, 10'da başlayan film 1'de bitmiş, eve yürüyerek döneyim derken haliç köprüsü bakıma alınıp ortasından cart diye ikiye ayrılmış... bi durup dinleneyim, yazarım belki sonra
  • pedro almodovar fatih akın'ın duvara karşı filmini çekse ne olurdu sorusunun cevabı gibi bir filmdir.

    elbette çok karikatürize ettim, biliyorum. bu çocuğun* özgün taraflarını da görmüyor değilim. çok dağıtmış, pek uzatmış ama çok da güzel şeyler yakalamış xavier dolan. umarım ileride yapacaklarının teminatı olur bunlar hep. yoksa ne usta yönetmenlerin bir sürü şeyi anlatayım derken çorbaya döndürüp filmlerini bok ettiğini görüyoruz, şu gencecik adamın yaptığına kusur bulmaz, olsa olsa anlatma heyecanına veririm filmdeki sorunları.

    ama başta yaptığım tespit bir bakıma da doğru. klişelerle kurulmuş güzel müzikli bu film anlatısından ben biraz da duvara karşı tadı aldım. varsın klişeli olsun, ritmi tutturamasın, devam xavier...
  • bu denli büyük bir değişim/dönüşüm hikayesinde bile, ilişki içindeki kadın karakterin yine kadın, erkek karakterin yine erkek gibi davranması bakımından ilginç bir yorum getirmiş, üzerine düşünülmesi gereken film.
    dolan'ın hoş tarzını, atmosfer yaratma becerisini, iki saat kırk beş dakikaya dengeli yayamadığını hissettirip yarısından sonra boğmaya başlamıştır; orası ayrı...
  • xavier dolan işi biliyor demekle başlamak lazım. bu çocuk sadece kanada'nın altın çocuğu değil bence,
    gerçekten yükselen bir grafiği var, ve ileride kendine çok güzel bir yer bulacak dünya yönetmenleri içinde. ünü ankara'ya kadar gelmiş olacak ki if ankara'da gösterilen filmi laurence anyways salonu doldurdu. if ankara'ya genelde 4-5 arkadaş gidiyoruz, ve artık yoğunluktan mıdır benim şımarıklığımdan mıdır bilmiyorum ama genelde film tercihleri hep bana kalıyor ve üzerimde baskı hissediyorum bu yüzden. bir xavier dolan hayranı olarak da diğer filmlere bakmadan seçtik hemen filmimizi, filmin başlamasına 10 dakika kala öğrendik ki 3 saatmiş. zaten başlama saati 21.30 ve ara da yok.. bi yanda bana dönen "ama böyle anlaşmamıştık" diyen yüzler ve benim "3 saat nedir ki" ile "aman tanrım ciddi misin" arası bir bakışım.. bi arkadaşım zaten yorgun oldugunu ve son saat kesin uyuyacağını söyledi daha baştan.. filme geçersek, tam anlamıyla vurdu geçti diyebiliriz.

    --- spoiler ---

    kesinlikle izlediğim en iddialı aşk filmidir. evet filmde kendi bedeninden hoşnut olmayan bir adamın çelişkilerini, yaşadığı zorlukları hatta zaman zaman direkt mesajlarla görmekteyiz. yani transseksüel bir bireyin aslında dengeli bir hayatı varken 35 yaşından sonra bir anda elinin tersiyle hepsini bir kenara itmesini ve yeni bir hayata başlamasını, artık içindeki diğer ben'e karşı koyamamasını dolan'ın çarpıcı anlatımıyla izlemekteyiz. ama esas çarpıcı olan karakterimizin değişmemesini istediği aşkıdır. ve bunun içi savaşır. laurence'in işi zordur da ama aşkı fred için işler kolay mıdır? hayır tabii ki değildir; bi anda aşık olduğu adamın ciddi bir değişime uğramasını kaldıramayan fred onun için savaşsa da içten içe kabullenemedi ne kadar deli gibi aşık olsa da. ama onun kitabını eline aldığında o başından aşağı dökülen sular sahnesi ne muhteşem bir sahneydi öyle. fred'e ayrı bir parantez açmakta fayda var. zira oyunculuğu hem beni hem de arkadaşlarımı fazlasıyla büyüledi.

    eleştireceğim nokta, bi önceki filmi hayali aşklarım ile karşılaştırdığımda görüntü ve sahnelerin biraz sönük kaldığı. mesela dolan'ı 3-4 saniye kadar gördüğümüz bir sahne, party sahnesi daha büyüleyici olabilirdi. bu arada bence sevgili xavierimiz filmlerinde oynamalı, onsuz bişiler eksik sanki. ek olarak elektronik müziği bu kadar iyi kullanan ben başka yönetmen görmedim. ve sanırım aslında en önemli unsur bu filmin müzikleridir. neredeyse her sahnede bizi alıp götüren o şahane müzikler. uzun zamandır bi yerlerde duyup dinlediğim ama bir türlü kendim açıp dinlemeye üşendiğim duran duran şarkısını kulaklıklarını takıp kendi dünyasına çekilip dinlediğinde laurence, ağlayacaktım neredeyse..

    film çok da arzuladığım gibi bitmese de soru işaretleriyle çıktık filmden.

    --- spoiler ---

    arkadaşlara ne oldu dersek, uyumak isteyen arkadaş uyumadı, diğer iki arkadaşımın film sonraki bakışlarını keşke tarif edebilseydim. daha hardcore bir şekilde "bizi mahvettin omonia, bir iki saat daha olsa izlerdik" dediler. evet ya bir iki saat daha olsaydı ya...
  • 'benim dilimi anlayabilen ve konuşabilen birini arıyorum. normal olduğu iddia edilen şeyleri sorgulayan birini.'
  • filmin, hikâyesini sermeye başladığı ilk anlardan bitene kadar gaspar'cığımın climax'te geçen "hayat müşterek bir imkânsızlıktır" cümlesini düşündüm durdum.

    okulun yemekhanesinde laurence'nin öğretmen bir arkadaşıyla girdiği diyalogdaki gibi:
    -bu bi' isyan mı?
    -bu bi' devrim!

    "aşkta devrimi anlarım da darbe neden?" sorusunun bulunmayan cevabını veren film.

    kelimenin tam anlamıyla ziyafet.

    bu arada,
    bahsi geçen o "konuşulacak birini" arama konusunda yalnız olmadığımı bilmek biraz olsun yüreciğime su serpti.

    müthiş!
  • bazen bir fotoğraf karesini andırıp anı donduran, bazen hızla akarken müzikle beraber gümbürdeyen, koyu tonlar arasına parlayan renklerin serpiştirildiği çekimlerle; buram buram xavier dolan kokan, basmakalıp diyemeyeceğimiz, başarılı bir konu etrafında örülmüş,laurence anyways.
    aşık olduğun adamın, kendini bir kadın gibi hissetmesinin özellikle saçlar ile vurgulandığı filmde; hassas olduğum hisler bana bir türlü geçemedi, sarsıcı veya sürükleyici bir yapım olduğunu düşünmüyorum.
  • yönetmenin imzasını taşıyan başarılı film. bu genç yaşında böylesine başarılı olması herkes gibi beni de hayrete düşürüyor. annemi öldürdüm filmiyle tanıyıp sevmiştim aynı yolda devam ediyor.

    laurence bizim fikret kuşkan’a o kadar benziyor ki. filmi izlerken dönersen ıslık çal filminde canlandırdığı trans hali gözümün önüne geldi hep. sanki aynılarmış gibi.