şükela:  tümü | bugün
  • xavier dolan'ın 65. cannes film festivali'nde un certain regard kategorisinde queer palm ve suzanne clement’in başroldeki performansı ile en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandığı filmdir.

    bu filmi gece geç saatte izlemeye başladığım için ilk partını bir gece, ikinci partını ertesi gün izledim. normalde böyle izlediğim filmleri eğer bağlantıyı kaçırmadıysam ikinci kez izlemem. ama bu film kendini süresini hiç düşündürmeden tekrar izletti. o yüzden birçok ayrıntıyı farketmeme sebep oldu. özellikle suzanne clement. çılgınlığı ayrı şahane, bağırması ayrı şahane. nasıl bir oyunculuk.

    --- spoiler ---

    laurence alia filmin başında öğrencilerine "eğer birinin edebi yeteneği yeterince iyiyse bu durum o kişinin reddedilmekten ya da dışlanmaktan muaf tutulmasına sebebiyet verir mi?" diye soruyor ve bir sonraki denememizin konusu bu diyerek göz kırpıyor. aslında tüm filmi özetliyor bu sorusu ile. bu başlangıcı çok hoşuma gitti dolan'ın.

    film, laurence'in röportajıyla eş zamanlı olarak ilerliyor. mesela doğumgünü partisinden sonra mezarlığa gittiği sahnede dış ses olarak röpartajı yapan kadın kitap için "bu bölümde her şey bir anda gerçekleşiyor bunun ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek?" diye soruyor. ve o bölüm filmde de gerçekten her şeyin bir anda gerçekleştiği bir bölüm.

    filmi bana sevdiren bir başka özellik de insanların bakışlarına çok fazla yer vermesiydi. sokaktaki insanların bakışları, okuldaki öğrencilerin bakışları, partideki bakışlar. insanların konuşmadan da kendilerini ifade edebildiği, hatta içinden geçirdiği sayısız cümleyi yüzlerinden tahmin edebiliyor olmaktan bahsediyorum. bu yüzden dolan'ın yüz açılarına bayıldım. neden böyle söylüyorum, bu bir türk filmi olsaydı laurence okul koridorlarında yürürken arka planda: "aa şunun giydiğine bak, bu kadar da olmaz" gibi salak sesli tepkilerle karşılaşırdık.

    bir diğer ayrıntı renkler. laurence, fred ile araba sahnesinde renklerle ilgili çıkarımlarda bulunuyor. pembe ve süt mavisinden hoşlanmanın çocuklukta travmayı gösterdiğini söylüyor. fakat film ilerledikçe duvardaki bir tuğlayı pembeye boyuyor, filmin sonunda ise süt mavisi bir ceket-etek ve pembe bir gömlek ile karşımıza çıkıyor. kahverenginin ise aseksüel bir renk olduğunu söylüyor. filmin yine sonlarına doğru fred saçlarını kahverengiye boyuyor. beni en çok üzen yerlerden birisi de buydu sanırım. kırmızıya öfkenin,cazibenin ve tutkunun rengi diyor. filmde zaten bu rengin karşılığı kesinlikle fred.

    ikinci araba yıkama sahnesinde ise laurence gerçeği daha fazla kaldıramadığını söylemeden önce fred ona "neden bu kadar mavisin, okulda bir şey mi oldu? diye soruyor. yani filmde mavi moral bozukluğu ya da bir travma karşılığı bunu anlıyoruz. daha sonra eve döndüklerinde ise laurence çıplak ve renksiz diyelim, ben bu sahneyi laurence'nin hafiflediğine, fred'in ise rengarenk oluşunu bu itirafın onda yarattığı inanılmaz karmaşıklığa yordum.

    filmin başlarında fred hazzı öldürdüğünü düşündüğü ve insanın kendini yok edici doğasının açık bir örneği olarak gördüğü için bitter çikolatadan nefret ediyor. elbette filmin sonlarına doğru fred bitter çikolata da yemeye başlıyor. bu fred'in yavaş yavaş nasıl değiştiğini değil aslında apaçık nasıl tükendiğini, kendini nasıl yok ettiğini gösteriyor.

    filmde sadece laurence'in yeni sevgilisine gerek var mıydı diye düşündüm. çünkü markette çarpıyor, arabadan izliyor, fred'in kocasına gerçekleri anlatıyor vs ama bu yaptıklarının filmin seyrini etkileyecek herhangi bir etkisi olmuyor. ya da ben mi kaçırdım bilemiyorum.
    --- spoiler ---

    filmde aklımda kalan çok kült sahneler var. duyguların işlenişi, oyunculuklar, diyaloglar benim açımdan çok iyiydi. 28 yaşında bir yönetmen için harika bir başarı bence. teşekkürler dolan!

    ve..
    üniversitede yürüdüğü sahne de çalan şarkı
    filmin başlangıcında çalan şarkı
    baloda çalan şarkı
    isle of black sahnesinde çalan şarkı
    son sahnede çalan şarkı ise
  • filmin bas rolundeki aktoru fikret kuskan'a bir ben miyim benzeten acaba? ayrica (bkz: unutursam fisılda)
  • --- spoiler ---

    bir gün homofobik bir ortamda o kızın çıldırdığı gibi çıldırmaktan korkuyorum. üstelik kocama peruk almadım da.

    neresinden bakarsanız bakın, film gerçek aşkı anlatıyor.

    --- spoiler ---
  • duyguların belirli kalıplar altına alınamayacağı ancak bu kadar güzel anlatılabilir. benim için başyapıt.
  • 'benim dilimi anlayabilen ve konuşabilen birini arıyorum. normal olduğu iddia edilen şeyleri sorgulayan birini.'
  • (bkz: xavier dolan)’ın bir başka eseri. ben çok beğendim. --- spoiler ---

    adam transgender olduğunu açıkladığı anda hatta ben gay değilim dediği o sahnelerde dedim ki aha bunlar ayrılır adam da transgender olur bir adama aşık olur falan filan ama senaryo beni ters köşe yaptı. evet, filmi izlemeden önce bir transgender hikayesi olduğunu biliyordum birçok kez repliklerine de denk geldim ama konusuna detaylıca bakmamıştım hiç biraz sürpriz olsun diye. bu bayaa sürpriz oldu da neyse. melvil poupaud ve suzanne clement kimyasına ba-yıl-dım! ikiside olağanüstü oynamış. xavier küçük de olsa bir sahnede anne dorval’ı oynatmadan edememiş. (ee favori oyuncusu bir yerde). ben diyalogları, monologları, filmi çok hoş buldum. çok anlamlı. biz fred ve laurence’ın aşkına tanık olduk, onları anladık, bazen anlamadık, sevdik...

    laurence barda adamla kavga ettikten sonra annesiyle telefonda konuştuğu sahnede annesinin ona: “but you cant have it all.” (her şeye sahip olamazsın.) dediği sahne laurence’in film boyunca yaşadığı her şeyin özetiydi aslında. evet her şeye sahip olamazdı insan. etek giyerek okulda öğretmen olamazdı mesela. makyaj yaparak fredle dışarda oturamazdı. (kafe’de fred’in yaşlı garsona patladığı sahne harikaydı.) bir şeylerden hep feragat etmek zorunda çünkü insan. vazgeçmek. bir de yine laurence’in annesine farklı zamanlarda sorduğu beni artık sevmiyor musun? sorusu çok çarpıcıydı aslında. inner diyalogları hep annesiyle yaşıyor aslında laurence. annesine artık beni sevmiyor musun diye sorarken fred’e soramadığını soruyor. bir de şu çok güzeldi: “so i wrote to her. letters i never sent. letters i threw in the gutter or flushed away.” ah o söyleyemediklerimiz. sonra her sabah kendine soruyorsun işte “nerdesin? ne giyiyorsun? ...” diye. bu replik aklıma (bkz: anne sexton)’ın from flight şiirinden “i was full of letters i hadn’t sent you.” dizelerini getirdi. hepimiz birilerine göndermediğimiz mektuplarla dolu değil miyiz?
    --- spoiler ---
  • "geçmişimiz beyaz tuğlalı evinde küçük bir hayvan gibi uyuyor, birisi tuğlayı pembeye boyamış, sıkıntıya bir iyilik yaptığını düşünerek…"
  • gerek müzikleri, gerek oyunculuk , gerek senaryo... 3 saat dolu dolu sıkılmadan merakla izledim. artık yeri ayrı olan bir film oldun.
  • etkileyici diyaloglara sahip olan xavier dolan filmidir. nitekim bazı karelerin imza değeri taşıdığını düşünüyorum.
  • görsel & hikaye olarak çok etkileyici bir xavier dolan filmi.

    --- spoiler ---

    sadece şöyle bir eksiği var, filmin ilk üçte birlik kısmında fred ve laurence arasındaki aşk daha sağlam örülebilirdi, bu sayede geri kalan kısmın dramatikliği artardı diye düşünüyorum. bu haliyle de belli ölçüde dramatik ama böyle güzel bir hikayeye daha iyi bir başlangıç yakışırdı.

    --- spoiler ---
    son olarak filmi mubi'den izleyecekler için: türkçe altyazı fecaat, o nedenle nette bulup izlemenizi tavsiye ederim.