şükela:  tümü | bugün
  • georges bataillein türkçeye göğün mavisiolarak çevrilmiş kitabı. artık bulmak mümkün değildir sanırım. bunu okuyan
    gözün öyküsünü de okumalıdır. dogmaları, temelsiz düşünceleri, dayanaksız görüşleri ve inançları yerle yeksan eder yazar
    bu kitaplarda.

    (bkz: histoire de l'oeil)

    ek,

    kitabın arka kapağından,

    "bataile kendisini çırılçıplak gözler önüne serer, kendini teşhir ederek bütün edebiyatı yıkmayı hedefler. o, sözcüklerin soykırımcısıdır.bataille insanın durumuna dair konuşur, doğasına dair değil...
    jean-paul sartre
  • georges bataille bu romanı yayınlatmaktan vazgeçtikten (1935) yıllar sonra tam da romanı yazma nedenleri gerçek hayatta yaşananlarla örtüşerek anlamsızlaştığı vakit, metni okuyup etkilenen yakın çevresinin ısrarlarını geri çeviremiyor ve kitabı bastırıyor. (1957)

    göğün mavisi ismiyle türkçeye kazandırılan roman, yazarın ayrıntı yayınları'nın bastığı 'annem' (ma mere) kitabında yer alıyor.

    entrynin resmi ve komik tanıtım metni havasını bir alıntıyla yerle yeksan edersek:

    "yeniden yüzmeye başladım. gökyüzü uçsuz bucaksızdı, duruydu ve canım suyun içinde gülmek istedi."
  • her şeyi yıkmaya niyetlenen georges bataille romanıdır, ki ince ince okunmalıdır o.

    bir mektup üzerine gelişen diyaloğu şöyle bitirmiş örneğin:
    "- bunun önemi yok. eğer isterseniz okuyabilirsiniz. sadece yanlış anlayabilirsiniz." (sadece yanlış anlayabilirsiniz...)

    hafızamda kalmasını istediğim bir paragrafı da eklemek isterim:
    "denemek için... denemek için: acıya karşı dayanıklı olmak istiyordum. kırmızıdan çok siyah renkte olan birkaç yara daha açtım (yaralar mürekkepten dolayı siyahtılar). elimin üzerindeki uç izleri, ayçöreklerini andırıyordu.
    arabadan indiğimde, başımın üzerinde yıldızlı gökyüzünü gördüm. yirmi yıl sonra, kendine kalem batıran çocuk, gökyüzünün altında, daha önce hiç gelmediği bu yabancı sokakta, bilinmesi imkansız bir olay için bekliyordu. yıldızlar vardı, sonsuz sayıda yıldızlar. anlamsızdı, bağırmak anlamsızdı, fakat düşmanca bir anlamsızlıktı bu. bir an önce güneşin doğmasını istiyordum. yıldızların yok olduğu sırada, ben hâlâ sokakta olacaktım. genel olarak, yıldızlı gökyüzü gün ağarmasından daha çok korku vermekteydi bana. beklemem gerekti, tam iki saat boyunca beklemek zorunda kaldım... öğleden sonra ikiye doğru, güzel paris güneşi altında -carrousel köprüsünün üzerindeydim - bir kasap kamyonetinin geçtiğini gördüğümü hatırlıyorum; derisi yüzülmüş koyunların başsız boyunları bezlerin dışına taşıyor, kasapların mavi beyaz çizgili gömlekleri temizlikten parlıyordu; kamyonet, güneşin altında yavaş yavaş ilerlemekteydi. çocukluğumda güneşi severdim; gözlerimi kapardım ve gözkapaklarımın altından kırmızı görünürdü. korkunçtu güneş, bir patlamayı andırıyordu; kaldırım taşlarının arasından akan kıpkırmızı kandan daha fazla benzeyen ne olabilirdi ki, patlayıp ışığıyla öldürecekmiş gibi gözüken güneşe? bu donuk gecede, ışıktan sarhoş olmuştum; ve lazare, yeniden, uğursuz bir kuştu karşımda, pis ve önemsiz bir kuş. gözlerim, yukarda gerçekten parlamakta olan yıldızlara değil, gökyüzü mavisine dalıp gidiyordu artık. bu parlak mavilikte kaybolmak için kapıyordum gözlerimi; hortumları andıran büyük siyah böcekler beliriveriyordu vızıldayarak. aynı, ertesi gün, günün en parlak saatinde, ilk önce seçilemeyen bir noktadan, dorothea'yı götürecek olan uçağın belireceği gibi... gözlerimi açtım, başımın üzerinde yıldızları gördüm tekrar, fakat güneş beni çıldırtmaktaydı, gülmek istiyordum; yarın, gökyüzünün parlaklığından hiçbir şey eksiltemeyecek bu denli küçük ve uzak uçağı, cam bir kafeste dirty'nin ölçüsüz düşlerini taşıyan gürültülü bir böceğe benzeteceğim; küçük beynimin çok üstünde, göklerde -acının onda alışkanlıktan daha derin iz bıraktığı bir sırada -bir imkansızlık, mükemmel bir "tuvalet sineği" olarak göklerde olacak. güldüm, eline dolma kalem batıran mutsuz çocuk değildi artık gece boyunca duvar kenarlarında yürüyen; küçükken de aynı şekilde gülmüştüm ve mutlu bir küstahlıkla, günün birinde her şeyi yıkmam gerekeceğini biliyordum, her şeyi yıkmam kaçınılmazdı."
  • "karanlıkta birbirimizi aradığımız bile oluyordu. göz göze bakışırken korkmuyor değildik. birbirimize bağlanmış olmamıza rağmen en küçük bir umudumuz kalmamıştı. dönemeçte bir boşluk belirdi altımızda. oldukça garipti ama, ayaklarımızın altındaki bu boşluk, başımızın üstündeki yıldızlı bir gökyüzü kadar sınırsızdı neredeyse. rüzgarın coşturduğu bir yığın küçük ışık, sessiz ve anlaşılmaz bir kutlamayla sürdürmekteydi geceyi. yüzlerce yıldız, yüzlerce mum alev alev yanmaktaydı, ışıklarla donanmış bir yığın mezarın sıralandığı toprağın üzerinde. dorothea kolundan tuttum. mezarlık yıldızlarından oluşan bu geçitten büyülenmiştik. dorothea bana yaklaştı. uzun uzun dudaklarımdan öptü. şiddetle sıkıca sarıldı; uzun zamandan beri ilk defa kendini bu derece serbest bırakıyordu. hemen, yolun dışındaki sürülmüş toprakta, aşıkların yaptığı gibi oynaşmaya başladık. mezarların üzerindeydik yine... yumuşak toprağın içine düştük. iyi kullanılan bir sabanın toprağa gömüldüğü gibi, nemli vücuduna gömüldüm bende. bu bedenin altındaki toprak, bir mezar gibi açılmıştı; çıplak vücudu da, yeni bir mezar gibi açılmaktaydı bana. yıldızlı mezarlıkta sevişirken kendimizden geçmiştik. mezarın içindeki iskeleti ortaya çıkaran ışıkların her biri, birbirine karışmış gövdelerimizin hareketleri kadar karışık, titrek bir gökyüzü oluşturmaktaydı. hava soğuktu. ellerim toprağa gömülüyordu..."
    georges bataille
  • georges bataille'in ikinci dünya savaşı öncesi (1935) yazdığı ama savaş sonrası yayınlanan romanı.
    fonda ispanya iç savaşı vardır. louise troppmann hastalandığında gerçekten çekilmemektedir.
    bu kadar.
    kendileri dışında kalan hayat memat meselelerini bir belgesel ilgisiyle izleyerek heyecanlanan, onun dışında varoluş meseleleri ve düzüşme dışında pek bir sorumluluk taşımayan bohem zenginlerin oradan oraya savrulmalarını entelektüelize etmek için ne bekliyorsunuz?
  • birinci bölüm:
    "biliyorum.
    onur kırıcı şartlarda öleceğim.
    bugün, bağlı olduğum tek insan için iğrençlik ve tiksinti kaynağı olmanın tadını çıkarıyorum.
    en büyük arzum, başına gelebilecek en kötü olaya gülebilen bir adam olabilmek.
    öylesine korkak, öylesine açgözlü bir 'ben'in bulunduğu boş kafamı, sadece ölüm tatmin edebilir.
    birkaç gün önce — ki bu gerçek, kesinlikle bir kabus değil -trajedi dekorunu andıran bir şehre geldim. bir gece - bunu sadece daha acıklı bir şekilde gülmek için söylüyorum — döne döne danseden iki oğlancı ihtiyarı seyreden tek sarhoş ben değildim, bu bir rüya değildi ve kesinlikle gerçekti. gece yarısı komutan odama girdi; öğleden sonra mezarının önünden geçmiştim; gururum, onu alaylı bir şekilde davet etmeye zorlamıştı beni. beklenmedik ziyareti beni korkutmuştu.
    onun önünde titriyordum. onun önünde bir yıkıntıydım.
    benim yanımda ikinci kurban yatmaktaydı. aşırı iğrenç dudakları aynı bir ölününkileri andırıyordu. kandan daha korkunç bir salya akmaktaydı. o günden beri bu reddettiğim ve dayana-madığım yanlızlığa esir edildim. fakat bu daveti tekrarlayabilmek için sadece bir çığlığa ihtiyacım vardı ve eğer kör bir öfkeye kulak verecek olursam, bu sefer giden ben değil, ihtiyarın cesedi olacaktı.
    rezil bir ıstırap sonunda, her şeye rağmen sinsice sürüp giden küstahlık yeniden şiddetlendi, önceleri yavaşça, sonra birdenbire büyük bir patlama ile beni kör etti ve her türlü mantığa ters gelen bir mutluluk içinde beni kendimden geçirdi.
    mutluluk başımı döndürüyor şu anda, beni sarhoş ediyor. onu haykırıyorum, onun şarkısını söylüyorum avaz avaz budala kalbimde kahkahalarla şarkı söylüyor budalalık.
    ben kazandım!"

    son paragraf:
    "hayattan çok daha dokunaklı yükselen bu cinayet gelgitinde (çünkü hayat ölüm kadar kanlı bir aydınlığa sahip değil), saçmalıklardan, komik yaşlı kadın yakarmalarından başka bir şey ileri sürmek imkansızdı. alevlerin ve gürültülerin birbirine karıştığı, yanmış kükürt sarısı kadar solgun, soluk tıkayan bir kıyamet için hazırlanmamış mıydı bütün bunlar. birdenbire yükselen bir kahkaha başımı döndürdü. bu felaket karşısında, kimsenin bağırmaya engel olamadığı zamanlarda hissedilen kasılmayı izleyen bir kara mizahtı yaşadığım. müziğin susmasıyla yağmur da durdu. yavaş yavaş gara döndüm; tren harekete hazırdı; kompartımana girmeden önce peronda bir süre yürüdüm; tren tam vaktinde hareket etti."
    (mayıs 1935)