şükela:  tümü | bugün
  • üç tuğla kalınlığındaki kitabı bugün itibarıyla bitirmiş bulunuyorum; ekşi sözlük "ortamlarda ben de okudum dersin" timi için özel olarak aldığım notlar aşağıda. ekonomiden çok tarih kitabını andıran bir bakış açısıyla, maalesef piketty, ortaya çözüm önerilerini de koymasına rağmen, çok iyimser bir tablo çizmiyor bana kalırsa. bir şeyler yapılmazsa ııı. dünya savaşı'na ve / veya otoriter küresel bir polis devletine gidişata işaret ediyor tablo.

    • tüm yurttaşlar parayla, onun nasıl ölçüldüğüyle, onu çevreleyen olgularla ve onun tarihiyle yakından ilgilenmek zorundadırlar. yeterince paraya sahip olanlar kendi çıkarlarını savunmayı asla ihmal etmezler. rakamlarla uğraşmayı reddetmenin en yoksullara fayda sağladığına ise pek rastlanmamıştır.

    • (klasik modele göre) ekonomiyi dengeleyecek oldukça basit bir mekanizma vardır: arz ve talep mekanizması: bir malın arzı yetersizse ve fiyatı çok yüksekse, bu mala talep azalacak, bu da fiyatın düşmesine yol açacaktır. örneğin, gayrimenkul ve petrol ürünlerinin fiyatı artarsa, bu durumu telafi etmek için gidip kırsal bir alanda yaşamak ya da bisiklet kullanmak yeterli olacaktır. ancak bu yalnızca bir parça rahatsız edici ve zor olmakla kalmaz, aynı zamanda böyle bir düzen kurmak onlarca yıl sürebilir ki bu süre zarfında gayrimenkul ve petrol sahipleri, nüfusun geri kalanına kıyasla çok büyük bir alacak birikimine sahip olup, kırsal kesim ve bisikletler de dahil olmak üzere satın alınabilecek her şeyi satın almış olabilirler.

    • servet eşitsizlikleri, veraset yoluyla önceki nesillerden edinilmesi ya da bir yaşam boyu tasarrufla oluşması durumunda apayrı şeyleri ifade ederler. eşitsizlik kendi içinde illa olumsuz olmak zorunda değildir: asıl soru onun meşru olup olmadığı, belli nedenlerinin bulunup bulunmadığıdır.

    • gerçek şudur: bugün sermayenin yol açtığı eşitsizlik, uluslararası olmaktan ziyade ulusal bir sorundur; sermayenin mülkiyetindeki eşitsizlik, bir ülkeyi diğerine düşürmekten ziyade, her ülkenin içinde zenginler ve yoksulları karşı karşıya getirmektedir.

    • 2000-2010 yıllarında aynı düşüncenin yeniden dile getirildiğini, yeni bilgi ekonomisi en yetenekli bireylerin verimliliklerini arttırmalarını sağlar, dendiğini duyduk. bu argümanın genellikle aşırı eşitsizlikleri meşrulaştırmak ve kazananların konumunu savunmak için kullanıldığını, kaybedenleri ve gerçekleri pek de hesaba katmadığını kabul etmek gerekir.

    • kimi zaman sermayenin tamamen yok olduğu ve sanki sihirli bir değnekle dokunulmuş gibi sermaye, miras ve soy zinciri üzerine kurulmuş bir medeniyettten beşeri sermaye ve liyakat üzerine kurulu bir medeniyete geçtiğimiz hayalleri kuruluyor. sadece teknolojik değişim sayesinde göbekli hissedarların yerini becerikli yöneticilerin aldığı tahayyül ediliyor. sermaye yok olmadı, çünkü sermaye hala fayda sağlıyor, bu fayda 19.yydan az olabilir ancak gelecekte o önemi de geride bırakacaktır.

    • yavaş büyüme ve özellikle sıfır, hatta negatif nüfus büyümesi rejimine dönmek demek sermayenin yeniden yükselişe geçmesi demektir. durağan ekonomilerde geçmişte biriktirilmiş servet doğal olarak büyük önem taşır.

    • çıkarılacak başlıca ders, tarih boyunca sermayenin önemini ve sermaye mülkiyetinden kaynaklanan gelirleri kaçınılmaz olarak azaltan hiçbir doğal kuvvet bulunmadığıdır. ekonomik ve teknolojik rasyonalite yolunda ilerlemek demokratik ve meritokratik bir rasyonaliteye doğru ilerlediğimiz anlamına gelmez. teknoloji de, tıpkı piyasa gibi, ne sınır tanır ne de ahlak. ortak faydaya dayanan daha adil ve daha rasyonel bir düzen yaratmayı gerçekten arzu ediyorsak, teknolojinin kaprislerine bel bağlamakla yetinemeyiz.

    • milyonlarca kişi için servet, mevduat hesabındaki bir kaç haftalık ücrete, bir vakitler bir teyzenin açtırdığı tasarruf hesabına, bir taşıta ve bir kaç mobilyaya indirgenmiştir. bu sarsıcı gerçeklik – servet o kadar yoğunlaşmıştır ki pratikte toplumun önemli kesimi varlığından haberdar bile değildir, hatta bazen gerçekdışı varlıklara ya da gizemli kuruluşlara ait olduğu düşünülür.

    • gerçekte eşitsizliklerin sürdürülebilir olup olmaması yalnızca baskı aygıtlarının değil, aynı zamanda – belki de daha çok – meşrulaştırma aygıtlarının tesirine bağlıdır. eğer eşitsizlikler meşru olarak algılanırsa örenğin zenginlerin yoksullardan daha çok ve daha verimli çalışma tercilerinin bir neticesi olarak görülürse ya da zenginlerin daha fazla para kazanmalarını engellemenin kaçınılmaz olarak en yoksullara zarar vereceği düşünülürse, gelir yoğunlaşması tüm tarihi rekoları pekala kırabilir. asıl mesele eşitsizliklerin büyüklüğünden ziyade meşrulaştırılıp meşrulaştırılmadığıdır. kazananların toplumsal hiyerarşiyi bu şekilde tarif etmek istemesi şaşırtıcı değildir, kaldı ki bazen kaybedenleri buna ikna etmekte başarılı oldukları aşikardır.

    • bugün abd’nin avrupa’dan daha az eşitlikçi olduğu gerçeğine ve bunun bir çok amerikalı’nın gururunu okşamasına (amerika’da eşitsizliğin girişimci dinamizmin bir koşulu, avrupa’nın ise sovyet modeli bir eşitliğin tapınağı olarak tasvir edilmesine) alışmış durumdayız. ama bir yüzyıl önce bu algı da gerçeğin kendisi de bugünkünün tam tersiydi: abd’nin doğası gereği yaşlı avrupa’dan daha eşitlikçi olduğunu herkes görebiliyordu ve bu fark da bir gurur kaynağıydı.

    • geçmişten gelen servet otomatik olarak daha hızlı büyür, çalışma gerektirmez; çalışmayla elde edilen servet ise ona kıyasla daha yavaş büyür. bu, neredeyse kaçınılmaz olarak geçmişte yaratılmış eşitsizliklere, dolayısıyl da mirasa ölçüsüz ve süreklilik arz eden bir önem kazandırır.

    • bu nesilde, ailelerden intikal eden hibelerin varlığının veya yokluğunun yeni nesilden kimin, kaç yaşında, hangi eşle birlikte, nerede ve ne kadarlık mülk sahibi olacağını, en azından ebeveynlerinin kuşağında olduğundan çok daha güçlü bir şekilde belirlediğini görüyoruz.

    • 19.yy romancılarının eşitsizliğin belli bir açıdan gerekli olduğu bir dünyayı tasvir ettiğini söyleyebiliriz: yeterince zengin bir azınlık olmasaydı, hiç kimse hayatta kalmak dışında bir şeyle ilgilenmezdi. bu eşitsizlik yorumu kendisini en azından meritokrasi ile tanımlamadığı için ilgiyi hak eder. bir anlamda azınlığın diğer herkes yerine yaşadığı bir dünyadır bu, ancak hiç kimse bu azınlığı daha övgüye değer ya da erdemli olduğunu söylemeye kalkmamıştır. modern meritokratik toplumlarda, özellikle abd’da yaşam, altta kalanlar için çok daha zordur, zira böyle toplumlar üstünlüğü adalet, erdem ve liyakat üzerinden, hatta altta kalanların yeterince verimli olmaması üzerinden meşrulaştırmaktadır.

    • demokratik toplumlarımız meritokratik bir dünya görüşü ya da en azından meritokratik bir umut üzerine kuruludur; eşitsizliğin akrabalık ve ranttan ziyade liyakat ve çabaya dayandığı bir topluma duyulan inancı kastediyorum. bu inanç ve umut modern toplumda kritik bir rol oynar. bunun da basit bir sebebi vardır: demokraside tüm vatandaşların sahip olduğu hak eşitliğiyle yaşam koşullarındaki gerçek eşitsizlik arasında ciddi bir tezat vardır ve bu çelişkinin üstesinden gelebilmek için toplumsal eşitsizliklerin gelişigüzel sebeplerden değil, rasyonel ve evrensel sebeplerden kaynaklandığından emin olmak elzemdir.

    • rant ve rantiye sözcüklerinin 20. yüzyılda aşağılayıcı anlamlar kazandığını görmek de ayrıca ilginçtir. rant, sermaye getirisinden başka bir şey değildir; kira, faiz, kar payı, kar vb. sermaye sahipliğinden gelen ve emekten bağımsız geliri ifade eder. 18. ve 19. yüzyılda da rant ve rantiye sözcükleri bu anlamı taşıyordu. demokratik ve meritokratik değerler önem kazandıkça bu sözcüklerin ilk anlamlarını büyük ölçüde kaybetmeleri çarpıcıdır. 20. yüzyıl boyunca rant sözcüğü kaba bir sözcüğe, belki de en kötü hakaret sözcüğüne dönüştü. bu dönüşüm bütün dillerde gözlemlenebilir. rant sözcüğünün bugün genellikle oldukça farklı anlamlarda kullanıldığını görüyoruz ki bu daha da ilginçtir: bir piyasadaki monopol gibi bir işleyişi, ya da daha genel olarak usulsüz ya da meşru olmayan kazancı ifade etmek için kullanılıyor. bazen rantın neredeyse ekonomideki bozulmanın eşanlamlısına dönüştüğü hissine kapılıyoruz.

    • ekonomik ve teknolojik rasyonalite ile demokratik akılcılık arasında bazen hiç bir bağlantı yoktur. aydınlanma dönemi bunlardan ilkini başlatmıştı ve genellikle ikincisinin de bunun doğal bir sonucu olarak, adeta bir mucize gibi ortaya çıkacağı düşünülmüştür. oysa gerçek demokrasi ve sosyal adalet piyasanın kurumlarına değil, kendi kurumlarına ihtiyaç duyar ve ihtiyaç duyguğu kurumlar parlamentolar ve diğer resmi demokratik kurumlardan ibaret değildir.

    • otuz yıl sonra, en üst binde birlik kesimin dünyanın toplam sermayesinden aldığı pay toplam servetin %60’ına erişecektir; ciddi bir baskı aygıtı ya da fazlasıyla güçlü bir ikna aracı ya da her ikisi birden olmadan böyle bir durumun mevcut politik kurumlar çerçevesinde gerçekleşebileceğini hayal etmek oldukça zordur.

    • belli bir eşiği geçmiş büyük servet – ister miras yoluyla isterse girişimle elde edilmiş olsun – sahibinin çalışıp çalışmadığından bağımsız olarak çok yüksek oranlarda büyümektedir.

    • bill gates kültü, modern demokratik toplumların eşitsizliklere anlam katma ihtiyacının bir neticesidir. dürüst olmak gerekirse bill gates’in tam olarak nasıl zenginleştiği konusunda bir şey bilmiyorum ve yeteneklerini ölçme konusunda da yeterli değilim. yine de bana öyle geliyor ki bill gates de, kazançları monopol rantı üzerine kurulu olan , telekomünikasyondan facebook’a uzanan çeşitli alanlardaki yüksek teknoloji girişimcileri gibi işletim sistemleri arasındaki fiili bir monopolden kazanç elde etmiştir.

    • bu (modern toplumda yaşadığımız) mülksüzleşme hissi nereden geliyor? bana öyle geliyor ki, bu mülksüzleşme hissi, öncelikle servetteki yoğunlaşmanın zengin ülkelerde çok yüksek olmasından kaynaklanmaktadır, nüfusun büyük çoğunluğu için sermaye uzak bir hayaldir ve büyük servetlerin politik ayrışma süreci başlamış durumdadır. gelişmiş ülkelerdeki mülksüzleşme hissinin asıl sebebi demokratik egemenliğin kaybedilmiş olmasıdır, hele toprakları küçük ve sermaye çekmek için birbiriyle yarışan devletlere bölünmüş durumdaki ülkelerde olup biten tam da budur.

    • dünya gsyh’sinin %10’u vergi cennetlerinde tutulan, otoritelere bildirilmeyen büyük finansal varlıklardan oluşmaktadır.

    • dini otoriteler, faiz gibi belli yatırım türlerini ve faaliyetleri yasakladılar ancak aynı otoriteler sermayeden getiri elde etmenin meşruiyetini sorgulamamışlardı. tarım toplumlarında dini otoriteler, hem kendilerinin istifade ettiği hem de toplumu yapılandırmak için kullandıkları toplumsal grupların geçimini sağlayan toprak kirasının meşruiyetini sorgulamaya asla yanaşmadılar.

    • endişelenmemiz gereken asıl konu kamu borçları değildir,kamu borçları toplam özel sermayeden çok daha azdır ve tasfye edilmeleri düşünüldüğü kadar zor olmayabilir. asıl acil olan eğitim sermayesinin artıırılması ve doğal sermayedeki tahribatın önlenmesidir.
  • anlaşıldığı kadarıyla das kapital gibi, kapitalizmin karşısına tamamen yapıbozumcu bir çözüm getirmek yerine bir yeniden kapitalizm inşaası önerisi getirmektedir. örneğin, bir toplumun toplam gelirinin büyük kısmını %10'luk bir kesim elde tutuyorsa vergi arttırımıyla bunu %30'a çıkarmak çözüm değildir. çünkü geriye kalan %70 hala eşşekler gibi çalışıp, kazanamamaktadır. fakat yanlış da olsa karşılaştırılan marx'ın önerisi, bu %10'u %30'a değil %100'e çıkarmaktır. neticede bundan yıllar sonra marx hala bilimsel sosyalizmin kurucusu olarak anılmaya devam ederken, piketty neo-liberalizmin uşağı olmaktan öteye gidemeyecektir. *
  • yaygin bicimde okunmus, bircoklari tarafindan yapilmis yorumlari internet'te bulunan kitap. new york times'in en cok satanlar listesinde bir numaraya kadar ulasti. uzun suredir toparlanmis bilgilerin analizi ile kapitalizmin gunumuzde gelir esitsizligini arttirmakta oldugunu soyluyor. bunun anlami su: nufusun cok kucuk bir kisminin, %1-%10 gibi bir kesiminin gelir duzeyi kalandan cok yuksek ve bu esitsizlik te surekli artiyor. bunun nedeni de bu kesimin diger kesime gore cok yuksek tasarruf yapabilmesi. bu ozellikle 1980lerde friedman, reagan, thatcher gibilerinin iddia ettigi, abd'de cumhuriyetci politikacilar arasinda yaygin olan zengin kesimin varliginin artmasinin tum toplumu zenginlestirdigi tezi ile celiskili.

    kitabi marksist bir teoriyi yeniler gibi oldugu icin elestirenler var ama piketty bir marksist degil. cozum icin de onerisi sistem icinde olan bir sey: cok yuksek gelir gruplari icin dunya capinda cok yuksek vergiler. ornegin 1 milyon euro civarinda yillik geliri olanlardan %80 vergi almak gibi. bunu soylemesine ragmen onerisinin utopik oldugunu da kabul ettigini soylemis. financial times kitaptaki verilerin analizinde hatalar oldugunu iddia etmis ama piketty bunu duzeltebilecegini soylemis ve okuyanlar da bu durumu umursamiyor gorunuyorlar. bazi marksistler ise kitabin marks'in analizini dogru cikardigini ama onlar icin yeni bir sey soylemedigini soyluyorlar. yeni olan sey bati ulkelerinin bazilarinda yazarin da katkisi ile uzun yillardir toplanan verilerin analizi.

    bildigim kadari ile marksizme yoneltilen en onde gelen elestirilerinden birisi marks'in ongorulerinin gerceklesmedigidir. ozellikle iscilerin yasam kosullarinin surekli kotuye gidecegi ongorusu gerceklesmedi, tam aksi oldu denir. bu kitaptaki analiz ise dunya savaslari ve 1929 krizinin kapitalist ulkelerde gelir dagilimini esitleyici bir etkisi olmus oldugunu, fakat son 40 senedir bu durumun tekrar esitsizligin artmasina neden oldugunu soyluyor. kitabin uyandirdigi cok genis ilgi bu konunun uzunca bir sure tartisilacagini gosteriyor olabilir.
  • bir kere okudum ama ikinci bir okumayı hak ediyor kitap. piketty kuru bir biçimde teorilerini anlatmamış, edebiyattan, televizyon dizilerinden ve sinemadan bulduğu örneklerle anlatımını bayağı zenginleştirmiş. yine de uzun bir kitap olduğu gerçeği değişmiyor, okuyucunun konsantrasyonu bazen bozulabiliyor.

    kitabın ana teorisini özet geçmek gerekirse, yazar r>g sermayenin getirisinin büyüme oranınından daha yüksek olduğunu iddia ediyor ve bunu uzun dönemli fransa, ingiltere ve amerika verilerini göstererek ispat etmeye çalışıyor. ayrıca bu eşitsizliğin kapitalist sistemin doğasından kaynaklandığını söylüyor. bu nedenle herhangi bir devlet müdahaleciliğinin olmadığı bir noktada uzun dönemde en tepedeki yüzde onluk kesimin ekonomik servetin büyük bir çoğunluğunu elde edeceğini ve en alttaki yüzde 50'lik kesimin hiç serveti olmayacağını iddia ediyor. bu ayrışmanın en çarpıcı bir biçimde düşük büyüme ve düşük nüfus artışının yaşandığı ekonomilerde gerçekleşeceğini söylüyor.

    ikinci kere okuduktan sonra çok daha uzun bir özet yazarım artık, belki o zamana kadar türkçeside çıkar ve insanlar daha fazla kitabın farkına varırlar.
  • orjinalinin bile ülkemiz sınırları içerisinde bulunamadığı, merakla türkçe'ye çevrilmesini beklediğim kitap. hocalarım derslerinde bile bahsettiler, tüm eleştiriler de olumluydu.
  • bu akşam 5n1k'da emin çapa tarafından yorumlanmıştır. gelir vergisi konusunda farklı düşüncelerin olduğu bir kitap imiş. buralara gelince alıp okumak lazım.
  • fransız iktisatçı thomas piketty tarafından yazılan ve kimilerince 21. yüzyılın das capital'i olarak gösterilen eser. nasıl oldu bilemiyorum ama 700 sayfalık ağır bir ekonomi kitabı olmasına karşın amazon'da best-seller listesine girmiş. yorumlardan okuduğum kadarıyla kitabın yeni bir tür devlet müdahaleciliği savunusu yaptığı ifade ediliyor. türkçe'ye de yakında çevrilir umuyorum zira ülkemizde yabancı dilde kitap okuyabilen insan sayısı maalesef hala çok az.

    amazon'da satışta; http://www.amazon.com/…thomas-piketty/dp/067443000x
  • yirmi birinci yüzyılda kapital...
    gün itibarıyla okumaya başladığım komedi.
    hastasınım böyle iddialı adlarla kitap piyasaya sürenlere.
    bunlardan biri de thomas friedman: dünya düzdür!

    kitaba dönersek:
    varın gidin kapital'i okuyun önce.
    sakın onu okumadan bunlarla gönül eylemeyin bu bir...
    ikincisi, okuduğum ilk 50 sayfadan çıkardığım özet:
    kitapta şu sorunun yanıtı aranıyor:
    özel sermayenin birikim dinamikleri, marx'ın 19. yüzyılda inandığı gibi, sermayenin kaçınılmaz olarak bir avuç zengin ve güç sahibinin elinde yoğunlaşmasına mı yol açıyor?
    yoksa büyüme, rekabet ve ilerlemenin dengeleyici güçleri, 20. yüzyılda simon kuznets'in düşündüğü gibi, gelişmenin ileri evrelerinde eşitizliklerin azalmasına ve ahenkli bir istikrara mı yol açıyor?

    şimdi kitabın beğendiğim kısmı şu.
    zenginliğin paylaşılması ve eşitsizliklerin ortadan kalması meselesini yalnızca ekonomistlere bırakılmayacak kadar değerli görüyor yazar. jane austen ve balzac'ın romanlarında zenginliğin paylaşımı ile ilgili portreler yer aldığını söylüyor.
    nşa'da ekonomistler fazlaca verilerin karşılaştırılabilir olması takıntısı yaşar.
    etnografi ve diğer nitel yöntemlere mesafelidir.
    sayılara taparlar.
    yazarın bu açılımı getirmesi enfes.
    ama... aması var...
    yine gelip gidip nitel yöntemleri spekülatif buluyor. sistematik ve yöntemsel bir çalışmayı öneriyor.

    dayanamayıp sonuca baktığımda ise şoke oldum.
    r>g formulünü kapitalizmin temel çelişkisi olarak sunmuş.
    yani diyor ki özel sermayenin getiri oranı gelir ve üretimdeki artış oranından kuvvetle ve sürekli daha büyüktür.

    fazla da iyimser bir tablo çizmiş gibi gözükmüyor. önerdiği çıkış yolu, formulü neymiş, kitap bitince editleyeceğim.
  • yirmi birinci yüzyılda kapital başlığıyla iş bankası kültür yayınları tarafından dilimize kazandırılmıştır. ciltsiz versiyonun fiyatı da hayli makul: http://www.idefix.com/…asp?sid=dfw6glygqb8bvo4iw9pb
  • sorunsuz bir epub versiyonu bulunabilen kitap.

    herkes okumalı. her satırını roman gibi okuyup rafa kaldırmalık değil, ara ara dönüp grafiklere, rakamlara bakmalık bir kitap. o yüzden tuğla gibi olması göz korkutmasın. ben birkaç günde tarayarak bitirdim. sonra korkut boratav'ın eleştirisini okudum ve orada altı çizilen hiçbir noktayı kaçırmadığımı fark ettim.

    yaklaşık 40 sayfalık giriş ve ilk yüz sayfa ile sonuç bölümü kesinlikle atlanmadan okunmalı.

    kitabın temel sorusu şu: sermaye birikimi, marx'ın dediği gibi servetin giderek yoğunlaşmasına mı yol açar yoksa simon kuznetz'in dediği gibi kapitalizmin ileri evrelerinde gelir eşitsizliği azalır mı? yazar somut verileri inceleyerek ülkelerdeki gelir eşitsizliğini ortaya koymuş ve bir çözüm önermiş. onu sonda söyleyeyim de heyecanlanın. durun, kızıl bayrakları kaldırın, hemen gaza gelmeyin.

    yazara göre marx'ın çalışmaları sistemli, somut, sayısal verilere dayanmayan çalışmalardı fakat kuznetz'in nobel'li çalışması bu alandaki ayrıntılı bir istatistik veriye dayanan ilk teoriydi. kuznetz, büyümenin denizin kabarması gibi olduğunu ve denizdeki büyük küçük tüm botları yukarı kaldıracağını söylemişti. birinci dünya savaşı sonrası dönemde gelir eşitsizliğinin gerçekten çok azaldığını belirlemişti. üstene bir de, "sanayileşmenin başında böyle şeyler olur, fakat sonra bu durum kendiliğinden düzelecektir." demişti. nobel konuşmasında da küçük ülkelere bu soğuk savaş'ta "özgür dünya"nın tarafında olmaları çağrısını yapmıştı.

    kitaba göre marx "sonsuz birikim prensibi" ve "kar oranının düşme eğilimi yasası" noktalarında yanıldı. çünkü teknolojinin gelişmesi ve verimlilik artışı burjuvazinin kendi mezarını kazıyor oluşunu yavaşlattı. fakat durdurmadı.

    yazar uzun vadede marx'ın haklı olduğunu tasdik ediyor aslında. sermaye sahibinin, elinde emeğinden başka hiçbir şeyi olmayan insanlar üzerinde sonsuz bir hakimiyet kuracağını söylüyor. yazara göre kapitalizm'in temel çelişkisi dünyayı kötü bir noktaya sürüklüyor.

    bunun çözümünün eğitime, teknolojiye yatırım yapıp büyümeyi teşvik etmek olamayacağını söylüyor kitap. kuznetz'in soğuk savaş'ta propaganda olarak kullanılan çalışmasının, dünya savaşları sonrasında geçici olarak görülen bir durum olduğunu söylüyor. hatta 1970 sonrası dünyada eşitsizliğin nasıl arttığını belgeliyor.

    yazar akla ilk gelenden farklı bir çözüm yolu öneriyor bu duruma. sermayeye dev vergiler konmasının sonuçta ortada hiç girişimci bırakmayacağını, bunun yerine yıllık artan oranlı bir vergi ile hem yeni birikimlerin ortaya çıkması için koşulları korumanın, hem de eşitsizliğin giderek artmasının önüne geçilebileceğini iddia ediyor.
hesabın var mı? giriş yap