şükela:  tümü | bugün soru sor
  • geleneksel toplumların (burada doğu toplumlarının) modernleşme bağlamında yaşadığı kültürel şizofreniyi anlatmakta.bilhassa irandaki yenileşme (nahda) hareketini de anlatarak.fransızca'dan haldun bayrı çevirmiş.
  • orijinal adı le regard mutile olan kitaptır. daryush shayegan'ın doğu ile batı arsındaki kopukluğu ve bu kopukluk sebebiyle aradaki bağlantıyı yakalamaya çalışan doğunun ne gibi zorluklar yaşadığını ve bunalımlarla karşılaştığını anlatmaktadır.

    yazara göre doğunun temellendiği felsefik bakış açısı artık yeni dünyada işlevini kaybetmiş, yaşanılan anın gerisinde kalmıştır. batıdan örnekleme veya kopyalama yapılarak kendi sistemlerine entegre etmeye çalıştıkları düzenler, uygulamalar bu temel yoksunluğundan hep başarısız olmaktadır. doğunun farkında olmadığı, gözden kaçırdığı en büyük sorun olarak ise batıda gelişen hukuk, bireyin özgürlüğü, teknoloji gibi alanların ilerlemesine sebep olan geleneklerin marjinalleşmesini kavrayamamasından gelir. örneğin doğu gider batıdan bir anayasa alır ve bunu uygulamaya kalkar ama aynı zamanda kendi geleneklerini de korumaya kalkar işte zaten sorunda burda başlar. yazara göre batıdan devrişirilen gelişmelerin alınıp onu üreten felsefik yaklaşımın dışlanması doğunun iki yüzlülüğüdür. doğunu göremediği başka bir şey ise batının ilerleyişinin altında istisnai bir tarihsel sürecin yatmasıdır. doğulu bir nesneye bakarken hala onun altında bir mistiklik aramanın, bir olmayanı aramanın cazibesine kapılmaktan kendini alıkoyamaz ve kendini sınırlandırır. batılı ise bu istisnai tarihsel süreçte bu bakış açısından büyük ölçüde kurtumuştur.
  • orijinal adı le regard mutilé'dir: yaralanmış/sakatlanmış bakış.

    evet, aslında kendisinden de bahseder daryush shayegan bu kitapta. batı ile karşılaşmış olan her doğulunun içinde yaşadığı kültürel ve zihinsel travmayı tartışır. bir suçlama yoktur tonunda, daha çok esaslı bir muhasebe, ya da son yıllarda iyice suyunu çıkarmasalardı bir tür itirafname diyeceğimiz bir metindir bu. gelgelelim kolayca yenilip yutulacak şeyler değildir söyledikleri; sıklıkla karşı çıkılır, hayır bu senin sorunun, ben hiç de böyle yaşamıyorum denir. kendi gerçeği ile yüzleşmeyi göze alamayanların bu deneyimin hakiki bir muhasebesini yapma işini türlü fantazilerle kendini uyutarak ötelelemesi de doğaldır.

    kitapta türkiye'den pek bahsedilmiyor olması bir ayrıntıdır, zira aslında kitap bir bakıma paralel evrendeki başka bir türkiye'yi anlatır. iran entelijansiyası ve entelektüel dünyası için yaptığı çoğu tespiti türkiye için de aynen geçerlidir.

    edward said'in peşinden gidip ona buna küfretmenin kısa yolunu oryantalist demekte bulanlar pek hoşlanmazlar bu bahislerden. ama bu bir ölçüt değildir bizim için.

    şunu alttan alta fısıldar kitap: bireyler gibi halklar da çıldırtılırlar. ve yine de bunun sonuçlarını bireysel bir lanet gibi üzerinizde taşırsınız.
  • kendine yabancılaşmış, özünden kopmuş, aydınlanma yolculuğu şaibeli toplumları irdeleyen başarılı daryush shayegan kitabı. pre-modernite, modernite, post - modernite konularına kafa yoranlar için başucu kitabı olabilecek bir kitap. batılılaşma kompleksi yaşayan doğulu toplumların köksüzleşmesini, kendi değerlerinden kopmasını ama idealleştirdikleri 'batı medeniyeti'ne de bir türlü adapte olamamalarını anlatıyor özünde kitap. doğuluların örflerinin, geleneklerinin, kültürlerinin büyük bir paradigma yarattığı; bu paradigmanın da batılıların benzer şekilde yarattıkları paradigmadan tamamıyla farklı olduğu vurgulanmış kitapta. dolayısıyla doğulu kimliğe sahip toplumların batılılaşmaya çalışmaları paradigma kaymasını da beraberinde getiriyor; paradigmalardaki zemin kayması da bir kültürel şizofreni, yaralı bilinç yaratıyor yazara göre. köksüz, çapsız, sığ bir vizyonla doğulu kültürün üstüne 'yama' yapılıyor. hiç tanık olunmamış, deneyimlenmemiş modernizm süreçlerinin doğrudan doğruya sonucuna muhatap olmak da içselleştirilememiş, göstermelik bir modernizm güzellemesini koyuyor doğuluların vitrinine. hem kendi toplumuna yabancılaşmış; hem de batılılar tarafından 'denk' olarak görülmeyen doğulu entelektüellerin yaşadıkları da ikili klostrofobi olarak yansıtılmış. komşumuz iran'ın sosyolojik çıkış noktası olarak alınması enteresan olmuş ama türkiye'yle iran'ın sosyolojik, politik ve kültürel iklimlerinin yakınlığı beni oldukça şaşırttı. doğu toplumlarının ortak bir 'modernizme geç kalmışlık şizofrenisi' yaşadıklarına ikna oldum. türkiye az biraz mesafe almış olabilir ama bu 'batılılaşamama kompleksi'ni deneyimlemediğimizi göstermiyor; kompleksin şiddetini farklı dozlarda yaşıyoruz, hepsi bu.
  • kitabın adı çok çarpıcı. bizim gibi toplumların bilinci gerçekten yaralıdır, yaralanmıştır. o tarafta mı duracağız, bu tarafta mı duracağız. yoksa iki cami arasında kalmış beynamaz mı olacağız? en modernimizin bile 3 dakika sonra en geleneksel telden çaldığına şahit oluruz. en hayati noktalarda bu bizi yakalar.

    çünkü uygarlık, medeniyet dediğimiz şey hayatımızın bir alanında bizi yakalayıp, bir alanında başıboş bırakan bir olgu değil. hayatımızın en küçük ayrımına kadar.. nasıl yatacağımız, ne tarafa dönerek uyuyacağımız, evimize hangi adımla gireceğimiz, yemeği hangi elimizle yiyeceğimiz, nasıl selamlaşacağımıza varıncaya kadar çok önemli bir ayrışım. ya orda ya burdasındır. bunu beceremeyen büyük bir kalabalık, bunun sancısını yaşar. bunun sancısını yaşayan bir millet, hayatında gerçekten bir bölünmeyi, zihinsel bir parçalanmayı sürekli olarak trajedi halinde yaşar.
  • hegel'le ibni arabi, kant'la sühreverdi arasında ne gibi bir bağlantı vardır? en olanaksız yolculuklara çağrıyla, dünyada sadece görmek istediğini -yüce yanılsamalann sihiriyle çehresi değişmiş bir haleyi- gören kendine kapanmışlık arasında ne gibi bir bağlantı vardır? düşünce ustalarım öteki dünyada daha çok mevcut olabilmek için bu dünyadan çekilmemi öğütlerken, modern ustalarım, aksine, deneyle doğrulanmayan hiçbir şeyi kabul etmememi, dogmacı a priori'lerden ve arzularını gerçeklik zanneden düşlerden kendimi sakınmamı öğütlerler. şizofreni, çabalarıma karşın beni koşullandıran bir durum değil yalnızca; hayattan, okuldan, sokaktan, siyasetten ve beni gün boyunca bunaltan anlaşılmaz aptallıktan gelen bir işaretler ağı tarafından da ayakta tutulmakta. yalan, fikirlerimin dokusuna, kavramlarımın çarpıklığına, hareketlerimin tutarsızlığına kadar girip, son savunma noktalarıma kadar izlemekte, bir bakıma ikinci mizacım olmaktadır. kendi kendimle kararsızlık içindeyimdir, yani temsil ediyor sayıldığım ve dört bir yandan teşvik edildiğim şeyle. kendilerine özgü bir mekanın olmamasından ötürü buharlaşıp giden fikirler ve uyarlanma eksikliğinden ötürü keskinleşen arkaik tavırlar arasında cendereye alınmışımdır. yalan, dünyada-olma'nın bir biçimi, kavrayamadığım bir gerçekliği az çok anlama tarzı olmaktadır ve onun karşısında elim kolum bağlı, sürekli başarısızlığa uğramaktayımdır. istediğim kadar mazeretler uydurayım, istediğim kadar günah keçileri arayayım: çokuluslu kapitalizm, sömürgeciliğin yıkıcı yan etkileri, siyonizm, emperyalizm ve önüme gelen bütün "izm"ler; bütün bu terimler, beni teselli eden geçici tedbirlerden, dogmacı uykumu daha da derinleştiren müsekkinlerden başka bir şey değildir.
  • bu kitap, büyük sorulara verdiği çok katmanlı cevaplarla, itiraz ve kabulü aynı anda yaşatabiliyor insana. doğru tespitlerine hak vermemek mümkün değil; diğer taraftan fazla genellediği kısımlarda öfkesini hissettiriyor okura, mollalar kısmı örneğin. bir toplumsal sınıfı anlatmak için genelleme yapmak gerektiğinin farkındayım da burada başka bir ton var. bütün bunlarla birlikte, modernleşme maceramıza bir de shayegan merceğinden bakmak zenginleştirici. özellikle müzmin tembelliğe dair söyledikleri öyle tanıdık geliyor ki:
    "cılız kaynaklarıyla yetinen ve huzurunu bozacak her tür maceradan kaçınan bir mirasyedi gibi tembelim." (22)

    sonra, entelektüeller hakkında söyledikleri... "hınç fenomenolojisi" gibi birçok alana uygulanabilecek müthiş bir kavramlaştırma yapması:
    "aşırı duygulu kimselere özgü kibirleri, onları hınçlı insanlar haline getirmektedir. engellenmişlik özelliğiyle göze batan bu entelektüel kesimle ilgili olarak hınç fenomenolojisi üzerine koca bir kitap yazılabilirdi." (151)

    ikili klostrofobiyle ilgili söyledikleri şu anki kültür ortamımıza ne kadar uyuyor:
    "en kalabalık grup olan vasat entelektüeller grubuna özelliğini veren şey kültürel klostrofobisi'dir. zira, toplumsal talepleri (ki çoğu zaman haklıdır) ve kültürel taleplerine (bunlar daha az haklıdır) rağmen bu entelektüeller genellikle kısırdırlar ve özgün hiçbir şey yaratmazlar. bu entelektüeller bir yandan kendilerini halk kitlesinin üstünde hissederler, halktaki tarihsel gecikme ve taassuptan yakınırken, sinsice halkın bozulmamışlığını överler; öte yandan, kendilerini batı karşısında aşağı bir konumda hissederler..." (152)

    bu da okuduğumda çarpan son betimleme olsun: "avazı çıktığınca bağıran ama sağlam hiçbir şey yaratmayan, sağa sola çarpan ama kök salacağı bir yer bulamayan bir sahte-kültür." (158)

    yamalı bilinç.
  • "rejimin islamileşmesi doğası gereği eğitime de uzanır. çünkü beyin yıkama —özellikle de genç ve uysal beyinlerin yıkanması— totaliter olmak isteyen tüm rejimlerin itirazla karşılaşmadan başvurduktan bir yöntemdir.
    eğitimin kapsamı değiştirilir, içine yüksek dozda islami din dersleri zerk edilir; bu dersler varolan laik eğitim kapsamının üzerine yamalanır ve su dolu bir kaptaki zeytinyağı gibi yüzeyde dalgalanır. diğer kitlesel islamileştirme yöntemleri gibi eğitim de genelinde yüzeysel bir yama örneğidir.
    gençlerin çoğu — özellikle şehir ortamında— durumdaki saçmalığın az çok farkındadır. bu durumun yapay olduğunu, zamanın havasına ters düştüğünü, çılgın araplaşma'da ve surelerin bu şekilde kafalara doldurulmasında yapay bir şeyler olduğunu bilirler, ikiyüzlülüğün neden olduğu okuldan kaçışlarda ikili bir dil öğrenen çocukların kaypak tavrı bundan kaynaklanmaktadır.
    dünyalarına esin veren şeyler video-kliplerin kahramanlarıdır. michael jackson, prince ve madonna'nın gerçekliği onların gözünde imamlar**ın çektiği çilelerden daha elle tutulurdur; break-dancing sonu gelmeyen duaların usanç verici kurallarından daha yakındır. her ne kadar dini iktidarın ağır taleplerine katlansalar da kendi içlerinde yasadışı bir durum yaşarlar, yani iktidara nazaran farklı bir zamanda yaşarlar. bundan ötürü, eskisinden daha nevrotik olan şizofren bir kuşak ortaya çıkmıştır."
  • "bîr kerelik tutarlı olmaya çalışalım! şu son dört yüz yıldan beri tam olarak ne olmuştur? büyük astronomi yasalarının bulunuşundan beri ne olmuştur? düşünce mabetlerimizin son evreleri, dekartçı öznelliğin ortaya çıkışıyla garip bir şekilde çakışmaktadır. neredeyse hegel'e katılıp, dünya tini'nin, nihayetine ermiş kültürel çevrelerden uzaklaşarak batı'da bir yerlere sığındığını söylemek gelecek içimizden. neden? hiç bilmiyorum. bu konuda o kadar çok bilgili açıklamalar, öğretici yorumlar yapılmıştır ki okuru bu konudan muaf tutacağım. olgularla yetinelim. asya ve afrika uygarlıklarının çocukları olan bizler üç yüz yıldır tarihte tatildeyiz (kuşkusuz istisnalar vardır)."
  • "güçsüzlüğümüzden öylesine emindik ki zamanında ilahi güce atfettiğimiz sihirli nitelikleri bu kurnaz yabancılara atfettik. bu ingilizlerin işi, diyorduk! bu ruslar'ın işi! bu ingiliz, amerikan vb. gizli servislerinin komplosu.
    şah gitti, çünkü "onlar" öyle karar verdiler. yerini imam* aldı çünkü "onlar" öyle istediler.
    ben deliler gibi yollara düşüp bağırdım, çünkü bbc tarafından hipnotize edilmiş, cıa tarafından maşa olarak kullanılmıştım. tüm dünya bize karşı birleşiyor, bizi sömürüyor, itip kakıyor, hırpalıyordu ve biz sırtımıza saplanan bunca bıçaktan iflahımız kesilmiş bir halde umutsuzca işin içinden zarara uğramadan sıyrılmaya çalışıyorduk."

    (bkz: dış mihraklar)