şükela:  tümü | bugün
  • melville filmlerinde bazı hipnotik anlar var: le cercle rouge’daki soygun sahnesi, army of the shadows’daki açılış sekansı ve un flic’teki yine bir soygun sahnesi. o sahnelerde melville’in sinema sevgisini hissedersiniz, karakter adeta dünya durmuşçasına hareket eder ama bu hareket mekaniktir de. işte le samourai bu anlamda melville sinemasının zirvesidir.

    estetik olarak da belki sinema tarihinin en iyi filmlerinden le samourai ama sadece karakteri değil anlatımındaki ketum haliyle de tam manasıyla en cool filmlerden biri diyebilirim. tabi bahsettiğim bu ketumluğun bir getirisi de filmin türlü okumalara açık olması. herkes kendince bir şey söyleyebilir elbet ama melville filmi şu niyetle çektiğini ayan, beyan etmiştir: şizofren bir adamın hikayesi.

    filmi konumlandırmak için ilk önemli kavram bu şizofreni mevzuudur tabi, ancak şu iki noktayı da es geçmemek lazım: samuraylık ve filmin açılışındaki cümle. bu üçlünün bana göre ortak bir noktası var: bulunduğun yere ait olmama, yabancılaşma, yani bir çeşit anakroniklik. şizofreni hastalarının en önemli özelliği gerçek olanı ayırt edememektir malumunuz, en basit ifadeyle dünyayı diğer insanlar gibi görmeyenlerdir şizofrenler. bu reaksiyon olarak bir ötekileştirmeyi de beraberinde getirir ve şizofren insan hepimizin dünyasının içinde kendine bir başka dünya yaratır, adeta o artık buraya ait değildir.

    peki, samuray deyince akla ne gelir? onur, ödün verilmez prensipler. ancak burada daha önemli olan şu: filmin geçtiği zaman göz önüne alınırsa bir samuray somutu yoktur; samuraylık sadece geçmişten gelen yani tam manasıyla o güne ait olmayan bir ‘öğretidir’. ve filmin başında denir ki samurayın yalnızlığı ancak ormandaki bir kaplanın yalnızlığı ile kıyaslanır. orman dendiğinde akla gelen ilk şey ağaçtır, özetle ağaçsız orman olmaz ama kaplansız orman pekala olabilir. yani kaplan ‘olmasa da’ olur, onun yalnızlığı aslında ait olmadığı bir yerde bulunmasından ileri gelir.

    işte le samourai bu yabancılaşmayı ve nihayetinde bir intiharı anlatıyor.

    filmin ilk on dakikasında tek bir söz yok. sadece yalnızlığa gönderme yapan bir veciz cümle, sigara içen bir adam ve kafesinin içinde bir kuş var. kamera sabit bir halde odanın içini gösterirken kuşun cıvıltısı, ki bu cıvıltı film boyu kesilmez, ve adamın sigarasının dumanını görürüz. böylece iki karakter (evet, kuş da bir karakterdir filmde) adeta yek olur: ikisi de kapalı bir mekana sıkışmıştır (mekan içinde mekan=oda içinde kafes) ve çırpınmaktadır. devamında jef doğrulur ve elinde yırtılmış bir banknot görürüz. bu belki de bir önceki işinden aldığı ödemedir ve paranın yırtılmış olması manidardır. çünkü onun için paranın bir önemi yoktur, o sadece yolunu izlemektedir; anlaşma yapıldıysa her iki taraf da bedelini ödemeli, o para harcanmayacak olsa bile alınmalı. jef parayı kafese sürter ve çeker, bu sahne güzeldir çünkü devamında yine aynı şekilde jef’e ödeme yapılmayacağının ufak bir metaforu gibidir o gösterilip verilmeyen para. sonrasında adeta ritüelmişçesine giyinir, trençkot beyazdır. ve evden çıkar.

    jef ortama yabancıdır, çünkü her şeyin kendi kuralları çerçevesinde ilerleyeceğini düşünür. tahsilâtı yapmaya gittiğinde vurulmayı beklemez, vurulduktan sonra eve gelir; üzerini değiştirir ve üzerindekiler siyahtır. kırılma gerçekleşir, jef oraya ait olmadığını idrak eder. böylece bir süreç başlamış olur. evde ona yeniden iş teklif eden adamı yere serdikten sonra işin kimin yaptığını öğreniriz, ancak son sahnede ikinci teklifini ne olduğunu öğrenecekken melville kesmeyi yapar, çünkü ikinci görevin seyirci için önemi yoktur; ikinci görev aslında jef’in ‘görev’inin nereden biteceğinin belirleyicisidir. bu sahneden sonra jef evden çıkarken kafesteki kuşu son bir kez besler. ve evden çıkar.

    sonrasında nefes kesici bir takip başlar. bu takipte şu dikkat çekicidir. herkes adeta bir labirentin içindeymişçesine hareket eder. jef oradan oraya koşarken kafesteki kuş gibi çırpınır. aynı labirenti daha önce polis sorgulaması sırasında da görürüz, polisler oradan oraya geçerken jef yine başkalarının yardımıyla kaçar.

    son sahnede jef herkese veda etmiş bir şekilde gelir bara (iş sahibine vedasını kurşunla yapmıştır.) şapkasını vestiyere verip fişi almaz, çünkü çıkmak için girmez. piyanist kadının yanına gelir ve silahını çıkarır, kadın o anda ifade değiştirir ve vurulacakmış gibi değil de şefkatle bakar ona ve neden diye sorar; jef cevaplar: “ödemeyi aldım.” her şey doğaldır onun kafasında, ödemeyi almıştır, görev bellidir ve o görev ait olmadığı bir yere vedadır ve jef anahtar halkasındaki uyumsuz anahtarlar gibi soğukkanlı bir şekilde kenara ayrılır. ölür, ama sinema tarihinin en önemli kahramanlarından biri doğar.
  • "bu işin içinden nasıl çıkacağız bilmiyorum. biz melville'e meftun, melville sinemaya. biz daha bir sürü film izleyeceğiz ama melville film çekemeyecek. öyle bir paradoksa düştük ki tek çıkar yolumuz, çevirip çevirip le samourai izlemek" böyle yazıyor bushido'nun son baskısının önsözünde. işte öyle bir filmdir le samourai, tekrar tekrar izlenecek, bıkmadan usanmadan her sinema dendiğinde akla ilk düşen olacaktır. melville'in sinema sevgisini ilmek ilmek işlediği, deux hommes dans manhattan'dan sonra adeta tekrar kendisini oynattığı belkide tek işidir.

    le samourai'in bir film noir(this gun for hire) ve western, daha geniş anlamdan bir amerikan sineması yorumu olduğunu bilmeyen yok artık. bunu yapan bir çok filmden farkı, baş karakterinin de bu işe kendini feci kaptırmasıdır. filmdeki diğer karakterler gerçek dünya ile bağları olan karakterlerdir, onlar gerçeği yaşar. göçmenlik sorunları vardır, işlerini yapmaya çalışırlar, jigolodurlar, polistirler, şarkıcıdırlar. jef ise tam bir şizofreni halinde adeta filmlerde yaşar. kimsenin fötr şapka giymediği zamanlarda fötr şapka giyer(le doulos), altıpatlar ile dolaşır, trençkot'unu eksik etmez. kurbanlarını öldürmeden önce onlara silahlarını çekmeleri için vakit tanır, kendi silahını çekmeden önce boş ellerini gösterir ki vahşi batının düellolarının adabına uyulsun. bu kurallılık ve profesyonellik mevzuu jef'in kafayı taktığı bir diğer mefhumdur ki hikaye olarak film buna dayanır(the professional plot).

    bu filmlerde yaşama, filmleri yaşama mevzuu düşünüldüğü vakit elbet akla ilk olarak yeni dalga gelecektir. melville'in yeni dalgacılarla olan ilişkisi ve akıma bakışı düşünüldüğünde, le samourai da olduğundan farklı bir yere oturtulabilir. adeta a bout de souffle'nin anti-tezidir le samourai. hem godard hem de melville temelde aynı ekolden geliyorlar, ikisi de sinefil - bağımsız sinemacılar. godard marksist anlayışla dil üzerinde yoğunlaşıp, farklı bir anlatım tekniği geliştirirken, melville klasik anlatım kalıpları içersinde kalarak kendi sinemasını şekillendirdi.(oyum ikincisine) a bout de souffle'de bir çok filme bilinçli göndermeler yapılıp, poiccard bariz bir farkındalıkla bogart'ı taklit ederken, le samourai'in duruşu daha ketum, jef'in durumu ise daha vahimdir(bir sinemasever olarak). kendisinin kasıntı duruşunun, giyim-kuşamına, şapkasına olan düşkünlüğünün, kısacası imaj merakının ardında jef'in sinema sanatı karşısında yaşadığı çocuksu büyülenmenin etkisi büyüktür. filmin kadınlarının kendisine karşı takındıkları şefkatli tavrın arkasında da bu çocuksuluk yatar. piyanistin son sahnede kendisine attığı bakış bu durumun tasdikleyicisidir adeta. jef'in yaşadığı halet-i ruhiyenin yansıması olarak yalnızlaşması da kaçınılmazdır. şizofreniyle yoğrulmuş dünyası, kendisi haricinde herkese kapalıdır. jef'in bu durumu gitgide komediye yaklaştırır filmi bir yandan, deadpan'a yakınsatır. misal araba tamircisi ile olan ilişkisi bu gömülü komedi hissiyatının peak yaptığı sekanslardandır. her defasında jef ayrıldıktan sonra tamircinin vay mınakoduum delisi diye söylenip işine geri döndüğünü düşünürüm.

    melville'in karakterler arasında kurduğu denge de muazzamdır. jef ile polis müfettişi bariz bir karşıtlık sergileyerek karakterler arası armoniyi sağlarlar. jef'in suskun olduğu anlarda, müfettiş durmadan konuşmakta, jef'in cool takıldığı ortamlarda müfettiş heyecanla koşuşturmaktadır(karakol sekansı). aynı şekilde, müfettişin cool'a bağladığı, rahatladığı anlarda, bu sefer jef heyecana düşer(metro sekansı). en nihayetinde sorunları çözmek için kullandıkları yöntemler aynıdır: jef çaldığı arabayı çalıştırmak için bir çok anahtar dener, müfettiş jef'i yakalamak için paris'in yarısını göz altına alır. bu denge hali etkileyici bir senaryo işçiliğinin ürünü olmakla birlikte filmin akışını rahatlatır, izleyicinin herhangi bir bilinçsiz eksiklik hissetmesini engeller.

    yanisi le samourai'in güzelliği, baş karakterinden yönetmenine pür bir sinema sevgisinin ürünü olmasından kaynaklanır en nihayetinde. tüm o melvilleyen estetik dünya, delonyen donuk surat ve kafaya cuk oturan borsalinoyen fötr, tüm hepsi belki de bir daha benzeri asla çekilemeyecek olan bir filmin bizlere mirasıdır, kullanacağız evvelallah.
  • icerdigi muhtesem kara film estetigi ve uzak dogu kulturu esintilerinin yaninda filmin akilda kalan en onemli ozelligi yetmis-seksen adet anahtarla butun fransadaki kapilarin (ev araba farketmez) acilabildigidir.o karizmatik katilin cebinde emlakci gibi bir tomar anahtar tasimasi ve maymuncuk denen aletten bihaber olmasi bile filmin o dingin ama tedirgin edici dokusuna zarar veremez.

    yine de bi maymuncuk alsaydin be alain abicim,yakismiyor sana.
  • --- spoiler ---

    jef sonradan öldürmeye gittiğinde kendisine işveren adamla piyanistin aynı evde yaşadığını, dolayısıyla piyanistin baştan her şeyden haberdar olduğu için ifadesinde yalan söylediğini anlıyoruz.

    jef'in işvereni verdiği ifadeye rağmen piyanisti öldürterek polisin kendisine ulaşması ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak istiyor. jef ise bütün dikkatine karşın önceki işinde yaptığı hataların sonucu olarak sevgilisini zor durumda bırakmış olduğunu anlıyor. ikinci araba çalma sahnesindeki yüz ifadesinden yakalanmaktan ne kadar korktuğunu anlıyoruz. belki bunun sonucu bir minnet duygusunun da etkisiyle daha önce kendisi lehine yalan ifade vermiş olan piyanisti öldürmek istemiyor. ancak parasını peşin aldığı bir işi yarım bırakmaktansa samuraylara özgü bir gururla kendi ölümünü hazırlıyor.

    --- spoiler ---
  • kompleks metro hattı bulunan şehirlerde kiralık katil olarak geçinebilmenin daha kolay olduğunu gösteren film.
  • kesinlikle luc besson'un 'leon the professional'ina ilham veren film oldugunu dusundugum jean-pierre melville filmi. ozellikle leon karakterinin ciziminde gecerlidir bu, ama kismen tersinden isleyen bir ilham olarak.

    --- spoiler ---

    jef costello ne kadar erkeksi ve 'cool' bir kiralik katilse leon da tersine o kadar cocuksu ve komik bir kiralik katildir. fakat temelde ikisi de neredeyse insanustu bir hedefe kilitlenme ve gorev bilinciyle birbirine baglanir. fakat tamamen 'insanustu' degildirler, insani olanla baglarini korumalarini saglayan iki unsur vardir ikisinin de hayatinda: costello'nun ozenle yemledigi kusu ve leon'un ozenle sulayip uzerine titredigi cicegi. leon acisindan tabii bu insani sinir mathilda karakterinin hayatinda giderek daha fazla yer etmesiyle asilacak ve felaketi beraberinde getirecektir.

    --- spoiler ---
  • nesnel:

    jean-pierre melville'in en çok bilinen filmi.
    melville'in en çok gişe yapan filmi.
    amerikan modernistlerini en çok etkileyen melville filmi.
    alain delon'un en bilinen filmi.
    delon'un hollywood patentli filmler yapmasında öncü film.
    jim jarmusch'un en sevdiği melville filmi.

    öznel:

    fransız suç filmlerinin başyapıtı.
    melville'in yegâne başyapıtı.
    delon'un tecimsel işleri arasında en iyisi.
  • amenna, film için en iyi yorumu imdb'de yapmışlar: "the cinematic embodiment of the cool." diyor ki cool'un sinemada ete kemiğe bürünmüş halidir bu. jef costello film boyunca takriben 20 kelime konuşuyor, düellolarda cebinden boş çıkardığı beyaz eldivenli elleri tetiğe herkesten önce varıyor.

    ama filmde ilginç olan şudur ki costello'nun evi müstesna filmin diğer mekanları, polis merkezi, bar ve evler tam da o dönemde film çeken, hatta ünlü playtime'ını aynı yıl çeken jacques tati'nin taşağa aldığı stilde döşenmiştir. walter benjamin'in tek yön'de, iması biraz flu ama çağrıştırdıkları tam da bu noktaya tekabül eden, burjuva tarzı dekorasyonun cinayete sürükleyen bir labirentin taşlarını döşediğinden bahseden heyecan verici bir fragmanı vardı, lafı dolandırıp bir alıntıya getiriyordu hatta: "şu kanepenin üzerinde yaşlı kadın öldürülmeden edemez." buradan somut bir çıkarıma falan ulaşamayacam biliyorum ama bahsetmeden edemedim.

    edit: fracture'da içinde cinayet işlenen lüks bir evde dolaşan polislerin şu diyaloğunu da eklemekte fayda var:

    - what style would you say this is?
    - oh... i'd say homicidal modern.
  • --- spoiler ---
    dünya sinema tarihinin en etkileyici açılış sahnelerinden birine sahip olan film.
    sekansın başında geniş planda yatağa uzanmış halde jef costello’yu görürüz. costello çok net olarak gözükmemektedir. aydınlanma çok az, dışarıdan yağmur sesleri geliyor, odanın içinde öten bir kuş var. yönetmen bu sahnede büyülü bir atmosfer yakalıyor. sonra ekrana bir yazı yansıyor: there is no solitude greater than a samurai's, unless perhaps it is that of a tiger in the jungle." ilerleyen sahnelerde yönetmen karakterin yalnızlığını açmaya çalışıyor ve anlaşılması zor final sahnesiyle filmi bitiriyor. bu sahnede jef’in anlaşılmazlığı ve yalnızlığı son bir kez daha sergileniyor. jef polisin kendisini rahatlıkla bulabileceği bir yere silahsız geliyor. kadını öldürmek için para almıştır ama onu öldürmüyor. yani isteseydim onu öldürürdüm diyerek kibrini,öldürmeyerek de gururunu gösteriyor costello.
    --- spoiler ---

    sinematografik anlamda çok etkileyici bir çekmiş melville. konusu itibariyle film sizi açmayabilir, ama sırf görsellik ve alain delon’un mükemmel oyunculuğu için bu film tekrar tekrar izlenir.
  • jim jarmusch 'un ghost dog the way of the samurai filmine de esin kaynağı olmuş, müthiş stilize bir film.