şükela:  tümü | bugün
  • jean paul sartre'in ozgurlugun yollari uclemesinin ikinci kitabi.
  • bekleyiş adıyla da türkçe'ye kazandırılmıştır.
  • savas olgusunu anlatmadan algilatan bir kitap. her paragrafta baska bir karakter, baska bir mekan, baska bir olay... nefis esasinda.
  • nefes almaya basladigimiz andan itibaren toplum, bize ait olan "ben" i kendi degerleriyle beslemeye calisir. oysa bu "yasanmayan zaman"a denk duser. kendimizi, herseyden arinip varedebildigimiz surece zamana dahil olabiliriz. asil varolus, bize yuklenen degerlerden arinip kendi yasamsal alanimizda, kendi degerlerimizle varolabilme cabamizdir.
  • jean paul sartre'ın özgürlüğün yolları adlı kitap serisinin ikinci kitabıdır.
  • mathieu düşünüyor, odette düşünüyor, philippe, maud, pierre düşünüyor, ivich ve boris düşünüyor ve savaş orada tüm varlığıyla her yeri dolduruyor. hiçbir şey değişmiyor, ama her şey değişiyor, sonra yine hiçbir şey değişmiyor. jean-paul sartre'ın kalemi gerçekten kuvvetli.
  • le sursis, türkçe çevirisi ile yaşanmayan zaman, jean paul sartre’ın, “özgürlük yolları üçlemesi”nin 1945’te yayımlanmış ikinci kitabıdır. kitap, ilk kitabın kahramanı mathieu ve birkaç kahraman üzerine işlenmiş olup 30 eylül 1938 tarihinde gerçekleşmiş ve dönemin fransa başbakanı edouard daladier, hitler, mussolini ve yine dönemin ingiltere başbakanı neville chemberlain’in katıldığı, çekoslavakya sorunu üzerine toplanmış münih konferansı’ndan evvelki bir haftayı konu almaktadır.

    kitap, üçlemenin birinci kitabı olan akıl çağı’ndaki kadar baş karakter mathieu üzerine detaylı tahliller içermese de yerinde ve oldukça derin sosyolojik analizler içermekte ve aynı zamanda yan karakterlerin yaşadığı trajedileri de konu almaktadır. sartre, bu eserde aynı anda, fransa’nın çeşitli yerlerinde yaşanmakta olan olaylardan bahseder.

    uyarı: buradan sonraki bölüm bol spoiler içermektedir. fakat bu spoilerlar kitabı okumanıza engel değildir.

    öncelikle, sartre’ın anlatı konusundaki dehasından bahsetmek gerek. aynı anda, farklı kişilerin öznesi olduğu farklı olayları anlatması, olaylar farklı kişiler tarafından, farklı mekânlarda ve şekillerde yaşansa da paylaşılan ortak bir bilinmezlik algısının olduğunu okuyucuya yansıtışı, sartre’ın yazın konusundaki ustalığını gözler önüne seriyor. yaşanmayan zaman çeviri adı da bu noktada tesadüf değildir. bundan daha sonra bahsedeceğim (orijinal isim olan le sursis, erteleme, rahatlama anlamına gelmektedir, ki ona da değineceğim.).

    yaşanmayan zaman, sartre’ın savaşın, savaş öncesi sürecin ne demek olduğunu, insan varlığının, toplum ve devlet önünde ne demek olduğunu gösteren oldukça önemli bir yapıtı. sartre bu eserde, savaş konusunda fransa’da ve avrupa’da o dönem için hâkim olan tüm görüşleri, birkaç farklı tipte karakter üzerinden incelemiş ve okuyucuya önemli dersler çıkarmasına yarayacak toplumsal analizler yapmıştır.

    kitapta savaş için seferberlik ilan edildiğini duyan fransız halkı, sartre’ın bu eserinde şu şekillerde karşımıza çıkıyor:

    1- savaşın çıkacağına ihtimal vermeyip, savaşla dalga geçenler.
    2- maurice ve gomez gibi ateşli savaşçılar, savaş çığırtkanları.
    3- mathieu gibi kararsızlar.
    4- philippe gibi savaş karşıtları ve tabii ki sarah ya da zezette gibi savaşı hiç istemeyen kadınlar.
    5- koca louis gibi hiçbir şeyden haberi olmadan kaderine boyun eğip savaşa gitmeye hazırlananlar (ki çoğunluğu oluşturanlar da onlar)

    bu yukarıda saydığım tiplerin her biri, patlaması muhtemel bir savaşın toplumu ayıracağı “kamp”lar olarak sartre tarafından ortaya konmuş. sartre’ın bireylerden ve bu bireylerin yaşadıkları küçük detaydan bir evrensele ulaşması, onun yazar, düşünür ve bir barışsever olarak yetkinliğini gösteren önemli işaretler.

    öte yandan sartre, savunduğu düşünce sisteminin temeli olan özgürlük anlayışını, bireylerin özgürlük anlayışını kısıtlayan “devlet otoritesi” kavramını kitabında ustaca işleyerek okuyucuya aktarıyor. gelecek ve özgürlüğün yalnızca barış sayesinde var olabileceği savını, “ve bütün geleceklerin toplamı barıştır: ona, şu parmaklığın kurtların delik deşik ettiği tahtasında, şu oğlanın taze çocuk ensesinde dokunulabilir, onun çocukça açgözlü bakışlarında okuyabilirsiniz barışı; o gün ışığının ısıttığı topraklardan fışkırır, çan seslerinin uğultusunda işitilir. barış, oradadır, bütün o geleceklerle örülmüş, orada, doğanın yenilmez inadı vardır, o güneşin gidiş dönüşüdür, toprağın ürperen hareketsizliğidir, insanın bütün çabasının gerçek anlamıdır.” sözleriyle destekliyor.

    barış olmadan mathieu da, mathieu dışındaki her şey de herkes de bir hiçtir. insanı, insan yapan şey geleceğidir; geleceği gelecek yapan şey de sartre’ın dediği gibi “kişinin özgür seçim yapabilme yetisi”dir. kişinin iradesi dışında yaptığı tüm hareketler sartre’ın bahsettiği “hiçlik”i doğurur. işte tam da burada, sartre’ın münih konferansı öncesi bir haftayı anlattığı bu dünyada zaman durmuştur. kitabın türkçe çevirisinin başlığı olan “yaşanmayan zaman”, burada anlam kazanmaktadır.

    tedirgin bekleyiş içindeki, devlet iradesinin boyunduruğu altındaki insanı sartre, philippe’nin ağzından şöyle değerlendirir: “herifleri mezbahaya götürüyorlar haberleri yok. savaşı bir hastalık gibi kabulleniyorlar. savaş hastalık değil, bir felakettir. çünkü insana, insan eliyle gelir.”

    aynı savaş karşıtı söylem mathieu’nün arkadaşı gomez’in karısı ve tüm annelerin, tüm eşlerin bir sembolü olan sarah’ın ağzından şöyle dillendirilir: “günün birinde, evimi yıkılmış, yanmış, mahvolmuş ve çocuğumu, kollarımda, can vermiş bulmamı haklı gösterecek böylesine bir canavarlığı gerektirecek bir nedenin bulunabileceğini asla kabul etmiyorum.”

    devlet iradesi denen boyunduruk, hitler konuşma yaptığı sırada mathieu’nün boynundadır. hayatı gözlerinin önünden geçer. daha evvel verdiği tüm kararlar, pişmanlıkları, kendi iradesiyle yapmış olduğu şeylerdir ama savaş, onun iradesi dışında şekillenmektedir. ilk eserde kendi varoluşu altında ezilen mathieu, bu sefer kendinden üstte bulunanların üç-dört çift dudağı arasından çıkacak tek bir cümleyle ortaya koyacağı iradeyle ezilmek üzeredir. bu, hiçbir özgür insanın istemeyeceği bir şeydir. insanın, kendi iradesiyle verdiği kararlarla yaşamadığı bir “şimdiki zaman”, aslında yaşanmayan bir zamandır.

    gelelim kitabın orijinal adına, yani “erteleme”ye ya da “rahatlama”ya. malumunuz olduğu üzere, münih konferansı ile savaş yalnızca ertelenmiştir. insanlar yaşadıkları bir haftalık tedirginlik sürecinin ardından rahata erdiklerini sanmışlardır. aslında devleti yöneten bencil kişilerin varlıkları, koca louis gibi ve mathieu gibi milyonların geçmişlerini bir anda silmeye, geleceklerini ise tehlike altına atmaya kadirdir.

    hasıl-ı kelâm, özgürlük yolları üçlemesi’nin ikinci kitabı olan lé sursis, ya da türkçe adı ile yaşanmayan zaman, burada anlatabileceğimden çok daha derin bir eser. bireylerin, toplumun ve zamanın varoluşu konusunda önemli dersler içeren, sartre seven herkesin mutlaka okuması gereken bir eser.
  • mathieu ve jaques arasında geçen ilginç bir diyalog:

    --- spoiler ---

    m:barış, savaş, ikisi de bir aslında.
    j:ikisi de bir mi? bunu git de o ölüme hazırlanan milyonlarca insana söyle bakalım.
    m:ne var? hepsi ölümü doğdukları günden beri beraberlerinde taşımıyorlar mı zaten? onları sonuna kadar öldürüp yok etseler bile insanlık en az eskisi kadar tıka basa dolu olacaktır: tek boşluk, tek eksik bırakmadan.
    j:en azından bir on ki, on beş milyon eksiğine!...
    m:sorun rakamda değil, insanlık, yalnızca kendi kendisiyle dopdoludur, kimsenin yokluğunu duymaz, kimseyi beklemiyor. o hiçbir yere gitmemekte, hiçbir hedefe varmamakta devam edecektir gene, aynı insanlar aynı sorularla kafa patlatmakta ve aynı hayatları hiçbir hedefe götürmeden yitirmekte devam edeceklerdir.

    --- spoiler ---
  • ivich ve mathieu'nun kitaptaki son görüşmelerinden: ivich'in bu görüşmeden beklentileri, mathieu'nun bıraktığı yerde olduğunu sanıp, olmadığını gördüğünde hissettikleri, sonra mathieu'nun bu farklı yüzü karşısında ivich'in takınmak zorunda olduğu tavır. hepsi çok gerçek, yaşaması iğrenç. elbette ifade ettikleri herkes için farklı olmuştur, kesip biçip iliştiriyorum buraya.

    --- spoiler ---

    "usluca gitti, divana oturdu. bir kaç dakika sonra merdivende ayak sesi duydu ve kalbi göğsünü delip çıkacakmış gibi deli deli atmaya başladı. o'ydu gelen.bir an holde oyalandı, sonra, valiz elinde odaya girdi. ivich'in elleri açılıverdi, çantası yere düştü.
    "ivich!"
    ama şaşmış görünmüyordu mathieu. valizi bıraktı, geldi, ivich'in ayaklarının dibinden çantasını aldı, kıza uzattı:
    "çoktan beri mi bekliyorsunuz?"
    ivich yanıt vermedi: mathieu'ya kızmıştı, elleri açılıp çantasını koyverdi diye kızmıştı mathieu'ya. genç adam divana,kızın yanına oturdu, ivich onu görmüyordu. yalnızca halının bir kısmını ve ayakkabılarının ucunu görüyordu.
    ...
    sustu ivich. kendinden memnun değildi, kendi sesinden nefret ediyordu. o kadar az vakitleri vardı ki, açık, apaçık olmak istiyordu, ama elinde değildi bu; uzun zaman birinden ayrı kalmışsa, sonra çabucak kendini bulamıyordu karşısında. kendini somurtkanlığa benzer ağır bir uyuşukluğa koyvermişti. yüzünü inatla ondan gizlemeye çalışıyordu, ama heyecanını saklamasına olanak yoktu: genç adamın gözlerinin ta içine bakmaktan çok daha kışkırtıcı oluyordu böylesi.
    ...
    mathieu ona bakıyordu: onun kendisine baktığını biliyordu kız. üç aydan beri hiç kimse ona şimdi mathieu'nun baktığı gibi bakmamıştı.kendini çabukça kırılıverecek, değerli, dokunulmaz bir şey gibi hissediyordu; küçücük, dilsiz bir heykel, bir tanrıça; çok tatlı bir histi bu, şaşırtıcı, azap verici. birden saatin tiktaklarını duydu ve mathieu'nun gideceğini düşündü; " çabukça kırılıverecek bir şey olmak istemiyorum! dilsiz bir tanrıça olmak istemiyorum." müthiş bir çabayla kendini mathieu'dan yana dönmeye zorladı: mathieu'nun gözlerinde onun beklediği bakış yoktu.
    "geldiniz ivich," dedi, "sonunda geldiniz..."
    şu anda söylediklerini düşünür gibi görünmüyordu. ivich gene de ona bakarak gülümsedi, ama tepeden tırnağa buz kesmişti.mathieu gülümsedi, ağır ağır konuştu:
    "geldiniz, buradasınız."
    ivich'e şaşmış gözlerle bakıyordu.
    "nasıl geldiniz?"
    "trenle."
    kız birden ellerini birbirine yapıştırdı, sonra avuçlarını birbirinden ayırarak parmaklarını gerdi, kemikler çıtladı. mathieu'ya bakmıyordu.
    "yani" dedi mathieu, "annenizle babanız biliyorlar mı geldiğinizi?"
    "hayır!"
    "kaçtınız demek?"
    "öyle!"
    ...
    ses bir cellat bıçağı gibi iniyordu ensesine, soğuk ve keskin.
    kız perçemlerini çekiştirmeye başlamıştı.
    ivich kaçamak gözle saate baktı, altıyı yirmi geçiyordu, altıyı yirmi geçmişti bile.
    ivich kımıldamadan bakıyordu. bedenini hissetmez olmuştu, saatin tiktakları kulaklarında gümbürdüyordu.
    ...
    ivich radyodaki spikerin soğuk sesine benzeyen bu sakin, tekdüze sesi dehşetle dinliyordu: nasıl bu kadar iç sıkıcı, böylesine ruhsuz olmaya cesaret edebiliyordu? söylediklerinin anlamını iyice kavrayamıyordu ivich, ama onun şu anda, dudağını çarpıtan yarım gülüşü, kabarık gözkapaklarının altından bakan gözleri, dudaklarındaki o yapmacık mutluluk ifadesiyle yüzünün aldığı anlamı ezbere biliyordu, görmeden. ondan biraz daha nefret edebilmek için başını kaldırdı, baktı, kini sönüverdi: bu yüz, o uzak sesin yüzü değildi. acı mı çekiyordu mathieu? hayır, hiç de dertli görünmüyordu. ama bu ivich'in tanımadığı, hiç görmediği bir yüzdü."
    --- spoiler ---