şükela:  tümü | bugün
  • nikılıs, canından çok sevdiği karısı kendini terk ettikten, ona buna vurdurduktan sonra çok incinmiş, bir acayip boşluğa düşmüştür. "hay skym böyle hayatın konjoktürünü" diyerekten kendini içkiye verir, kumara vermez...

    kendine ağzına alkol değdirmiş bünyeleri hayran bırakacak bir hedef belirlemiştir: "içe içe ölmek"... tarlayı sabanı satıp alkole yatırır, bunun için de ideal mekân olarak las vegas'ı seçmiştin gendünge...

    vegas'ta, kralına fondoten ışıklar altında alkolik alkolik gezerken, bir fahişeyle karşılaşır [fahişe burada biricik elisabeth shue'dir oysa ki], fahişe buna acır hem de sempati yetiştirir...

    en neticesinde fahişe, alkolik bir erkeği ölümden kurtararak ve "sevgi için süper fedakârlıklar" yaparak geçmişini, aklını, utançlarını temizlemek istemektedir... alkolik nikılıs da yardıma hayır demez, şefkate muhtaçtır, o da sempatiye uygun bir saksı hazır eder: "yüreği"... fahişe elizabet çok sewinçlidir, yeni bi hayat gibidir, oh eğlence, oh mutluluktur, oysa nikılıs habire içmektedir...

    biz çok çok hüzünlenir, "ulan ben de içiyorum ulağğağğaan" diye dertleniriz, aradan "helal olsun kadına yaa" diyenler de çıkabilir...
  • seranin icmeyi biraktirmaya calistigi ben'e gidip konyak sisesi almasi cok guzel bir sahnedir. ne zaman ki kiz arkadas/sevgili/nisanli uclemesinden biri bana veya bir baska erkege isteklerini ve kendi yasam tarzini empoze etmeye kalkisir, bu sahne gelir aklima... gercek sevgi karsisindakinin en sevmedigin huyunu bile degistirmeye kalkismamaktir.
  • otel odasında ben'in viski şişelerini valize doldurduğu sırada içtiği içkinin seviyesinin sürekli değişmesinden, setinde alkol tüketiminin had safhada olduğu anlaşılan film. zira çocuğu gönderip iki bira aldıracaklarına; dekoru, aksesuarları yiyip içmişler.
  • bir modern zamanlar destanidir bu film.
    ask ve baglilik uzerine seyircinin gozune sokmadan soyler soyleyecegini...
    ana temasi ask olan yuzlerce film cekilir her sezonda... ama aski bir filmde dogru duzgun anlatmak kolay is degildir. intihar eden adamla fahisenin askini bu kadar sade ama bu kadar vurucu anlatabilmek ise leaving las vegas'i benzerlerinden tamamen ayiran unsurdur.
    ote yandan, sara'nin ben'e konyak sisesi hediye ettigi sahne, ask filmlerinin tarihi icinde mustesna bir yere sahiptir.
    nicolas cage baska hicbir filminde gosteremedigi bir performans sergilemistir.
    soundtrackin goruntulerle uyumu da kisisel takdir sinirlarimin otesindedir.
    beni en cok etkileyen sahne ise tatile gittikleri otelin sahibesinin sara ile guler yuzlu bir sekilde sittirin gidin konusmasi yapmasi olmustur.
  • esas oğlan (nicolas) bir yerinde, "i'm an alcoholic, u are a.... que sera sera" gibi bi şeyler mırıldanır (belki de sadece bu mealde bakmaktadır).

    ben sanderson'un plastik bidonla içtiği, kumarhanede sapıttığı ya da " istediğin kadar paramı alabilirsin ya da içebilirsin. ama biraz daha kal" türünden laflarla yürek dağladığı sahneleri meşhurdur.

    elisabeth shue yukarıda anılan havuz ve hediye sahnelerinde gerçekten aşık olunası kadındır. lise futbol takımı hadisesini ve filminn finalini ise anımsamak bile istemiyorum...

    gerçek bir başyapıt.
  • içki içen her adamın arşivinde bulunması gereken iki filmden biri...
    (bkz: barfly)
  • ben film boyunca tek lokma yemek yemez. alkolizmin ne menem bir şey olduğuna dair güzel bir ayrıntıdır bu da filmle ilgili..
  • mike figgis’in filmin cekimlerine basladigi siralarda, filmin üzerine kurulu oldugu kitabin yazari john o’brien intihar eder. o’brien’in babasi der ki: “bu hikaye oglumun intihar notudur. ne yazit ama!.”
  • o filmden sonra içmeyen şerefsizdirr godoştur topoştur
  • hayata dair beklentilerini yitirmiş iki insanın son çırpınışlarını anlatan bir filmdir, leaving las vegas. aşk temasından ziyade hissedilen çaresizliktir.
    karşılaşmalarından itibaren sera ve ben'in yalnızlıklarını paylaşma çabaları, kendini sevemeyen bu iki insanın birbirlerini sevmeye çalışmaları insanı hislendirir. ayrıca birbirlerini olduğu gibi kabullenmeleri de manidardır.

    üzüntülü, iniltili, acı ama gerçek diyebileceğimiz tarzda başarılı bir film.