şükela:  tümü | bugün
  • metis yayinlari'ndan cikmis bir georges perec kitabi.
  • georges perec, seyler kitabinda, bir kucuk grup icindeki insanlarin zamanla iletisimlerinin ust duzeye ulasmasini, kendilerine ait bir dunya, bir terminoloji olusturmalarini, paylasimlarini anlatir. daha sonra insan - nesne iliskisine girer. ayrintilara ve nesnelere kafa yoranlar, bir donem -veya her donem- ruh ikizi oldugunu dusundugu insanlarla paylasimi olanlar kendilerinden cok seyler bulacaklardir suphesiz..
  • bu kitapta perec, bahsi geçen üst düzey iletişimden çok mutluluğun sınırlarından bahseder. "şeyler"in günlük yaşantımızdaki yeri ve onlara karşı tutumumuz ön plandadır. neyle, nasıl, nereye kadar mutlu olabiliriz? işte bu şeyler/mutluluk ilişkisini anlatır perec.
    hep daha fazlasını istemek, elindekiyle yetinmek veya herşeyden elini ayağını çekmek. işte bu üçlem arasında gider gelir sylvie ve jerome.
  • belirtmeden geçemeyecegim, perec, "bu kitapta tuketim toplumunu topa tuttugumu du$unenler, kitaptan hiçbir$ey anlamami$lar" demi$. anlatmaya cali$tigi, kitaptaki genc "ornek" çiftin mutluluk hakkindaki du$unceleri ve bu mutlulugun neden onlar için ula$ilmaz oldugu. yine onun agziyla konu$ursak: "modern dunyanin seyleri ve mutluluk arasinda kacinilmaz bir bag var... ama bu mutlulugun bir olasiligi var; çunku, kapitalist toplumumuzda: soz verilen seyler, yapilan seyler degil."
  • "postadan gelen zarflarını açacaklar, gazetelerine göz gezdireceklerdi. ilk sigaralarını yakacaklardı. dışarı çıkacaklardı. işleri, sabah yalnızca birkaç saatlerini alacaktı. öğle yemeğini yemek üzere buluşacaklardı; havalarına göre ızgara ya da sandviç yiyecekler, bir sokak kahvesinde kahve içecekler, sonra da yürüyerek, ağır ağır evlerine döneceklerdi.

    daireleri pek seyrek düzenli olacaktı. ama düzensizliğinin bile çok büyük çekiciliği bulunacaktı. bunu dert etmeyeceklerdi; yaşayacaklardı orada. çevrenin konforu onlara kazanılmış bir olgu, temel veri, doğalarının bir hali gibi gelecekti. dikkatleri, ilgileri başka yerde, açtıkları kitapta, yazacakları metinde, dinleyecekleri plakta, her gün yeniden başlayan karşılıklı konuşmalarında olacaktı. sinirlenmeden, acele etmeden, suratlarını buruşturmadan uzun zaman çalışacaklardı. ardından da akşam yemeğini yiyecekler ya da akşam yemeği için dışarı çıkacaklardı; arkadaşlarıyla bir araya gelecekler, birlikte gezeceklerdi.

    zaman zaman, kitaplarla dolu bu duvarların, tümüyle eve uydurulmuş, öyle ki sonunda kendi kullanımları için yaratıldıklarına inandıkları bu eşyaların, bu güzel, tatlı, yalın, ışık saçan nesnelerin arasında tüm bir yaşam uyum içinde geçebilirmiş gibi gelecekti onlara. yine de buraya zincirle bağlıymış gibi hissetmeyeceklerdi kendilerini; bazı günler serüvene gidecekleri. hiç bir tasarı olanaksız gelmeyecekti onlara. ne hınç, ne acı, ne de çekememezlik duyacaklardı. çünkü olanakları ve arzuları her zaman, her noktada uyuşacaktı. bu dengeye mutluluk adını verecekler ve özgürlükleriyle, sağduyularıyla, kültürleriyle, ortak yaşamlarının her anında onu keşfetmesini, korumasını bileceklerdi."
  • perec okumaya başlayacaklar için en güzel seçimdir. ayrıca metis yayınları'nın bastığı eserleri anlamadığını gösteren kitaptır. tanıtıldığı gibi, 60'lı yılların bir hikayesi midir bu kitap? çok arka planda, belli belirsiz, birkaç cümleyle cezayir savaşı da olmasa kitabın altına 2006 imzası atılabilir rahatlıkla. arka kapağındaki "perec, 60'lı yılların, jérome'la sylvie ve arkadaşlarının bu hikayesiyle fransız toplumunun keskin bir tanımını veriyor" gibi bir iddiayı ise ne perec'ten ne de okuyucudan bekleyebilmek mümkün değil. ben 60'lı yılların fransa'sını değil; kendi yaşantımı, kendi şehrimi buldum bu kitapta. sokaklarını kara kalabalıkların doldurduğu şehrimde, muhteşem yalnızlığımızı nasıl topluca yaşadığımızı, çok bilmiş film eleştirmenliklerimizi, hayvanlar gibi okuyup yine mutlu olamamayı, öğrenci evlerini, kimseciklere dönüp bakmayan kadınlar için yazdığımız ve asla kurtulamayacağımız utancımızdan kimseciklere gösteremeyeceğimiz şiirleri, -yine- birikmiş kitap yığınlarını, bizi arzulanan bir "ürün" yapan o diplomaları, dilleri, sertifikaları, "cv maddelerini"; en çocukça tutkularımızı açığa çıkaran bütün o ihtişamlı nesneleri hatırladım. ama mutlaka söylemeliyim; okuduktan sonra; markalı gümüş sofra takımı, armalı kalın tabaklar ile görkemli bir ziyafette iştahla beklediğiniz o önünüze gelen yemek, doğrusunu söylemek gerekirse tatsız olacak.
  • "... ardından, zaman sıkışık olduğu için onlara güven duyacak bir ajans yöneticisi çıktı: kollarının altında teyple taşraya gittiler; yaşça azıcık büyük olan yol arkadaşları genellikle sanıldığından daha az zor olan teknikler, açık ve kapalı soru sormalar hakkında onları aydınlattılar; başkalarını konuşturmayı, kendi sözleri tartmayı öğrendiler; karışık düşünceler arasında, anlaşılmaz suskundular, utangaç anıştırmalar arasında bulmaları gereken yolu açığa çıkarmasını öğrendiler; şu evrensel hımmın gizlerini anladılar; gerçekten mucizevi bir titremdi bu. bu titrem sayesinde, görüşmeyi yapan, görüşülen kişinin söylemini daha belirgin ve çekici kılıyor, ona güven veriyor, anlıyor, yüreklendiriyor, soruyor hatta zaman zaman tehdit ediyordu."

    bir sözlük maddesi olarak "hımm" gibi incelenmiş kitapta. lakin adı da şeyler olarak çevrilen bu yapıtın içinde her şey kelimesi bir türlü türk dil kurallarına uygun olarak yazılmamıştır. denk geldikçe esefle gözbebeklerim büyüdü. ardından esefim büyüdü ve bu meseleyi sözlüğe taşımaya karar verdim. **
  • "....öykülerinin mutluluk öyküsü olmasını isterlerdi; çoğu kez tehdit altında bir mutluluk öyküsünden başkası olmuyordu...."
  • bu kitabın ana fikrini, dövüş kulübü'nün ilk sahnelerinden birinde görmüş olduğumu hatırlamak bana iyi geldi. perec efendi demiş ki ben tüketim toplumunu eleştirmedim, ben okuduğum kitabı bilirim aga. hele ki kitabın son cümlesi marx'tan bir alıntıysa, sen öyle söylesen de inanmam. kitap elbette bir mutluluk arayışıdır fakat zaten kitabın tam olarak anlattığı da mutluluğu şeyler'e endekslemenin yanlışı değil midir? kitabın sonundaki marx alıntısı tam olarak bundan bahsetmiyor mu, "sonuç kadar araç da gerçeğin bir parçasını oluşturur. gerçek arayışının kendisinin de gerçek olması gerekir; gerçek araştırma, açık kolları sonuçta birleşen, ortaya serilmiş gerçektir" derken? neyse, bu fransızlarla uğraşılmaz bencileyin.
  • tekrar okurken farkettiğim kadarıyla perec'in en tehlikeli eseri. un homme qui dort gibi her cümlesinin altını çizdiğiniz bir eserin ardından kendinizi hayata bırakışınız gibi bir şey değildir. daha derinlerde, sahip olma arzunuz ve her şeyi elinizin tersiyle ittiğiniz özgür ruhunuz arasında kalışınızdır. sonsuz bir umursamazlık hali yoktur artık. bu da can yakar. büyümek zorunda oluşunuzun, belki de değiştiğinizin göstergesi.

    " jerome'la sylvie birbirlerine "sabırsızlık yirminci yüzyılın özelliği" diyorlardı. yirmi yaşında, yaşamın ne olabileceğini, içerdiği mutlulukları, sağladığı sonsuz kazanımları vb. gördükleri ya da gördüklerini sandıkları zaman, beklemeye güçleri olmadığını anladılar. tıpkı başkaları gibi bir yere gelebilirlerdi; ama onlar o noktaya gelmiş olmaktan başka bir istek duymuyorlardı. entelektüel olarak adlandırılmaları kuşkusuz bu bakımdan yerinde olurdu.
    çünkü her şey onları haksız çıkarıyordu, en başta da yaşamın kendisi. yaşamın tadını çıkarmak istiyorlardı ama bu tad dört bir yanlarında mülkiyetle karışıyordu. bağımsız, neredeyse masum kalmak istiyorlardı ama yıllar yine de akıp gidiyor ve onlara hiçbir kazanç sağlamıyordu. başkaları zincirlerle dolu da olsalar ilerliyorlardı, oysa onlar hiç ilerlemiyorlardı. başkaları sonunda zenginlikte salt bir amaç görüyorlardı, oysa onların hiç paraları yoktu.
    en mutsuz insanların kendileri olmadıklarını söylüyorlardı. belki de haklıydılar. ne ki modern yaşam, başkalarının mutsuzluğunu yok ederken onların mutsuzluklarını göklere çıkarıyordu: ötekiler doğru yoldaydılar. ötekiler önemsiz insanlardı; dar gelirli, kaçık küçük askerciklerdi. öte yandan, zamanın bir anlamda onlara çalıştığı, olası dünya hakkında coşku verici görünebilecek imajlara sahip oldukları da doğruydu. bu, bayağı olduğu konusunda fikir birliğine vardıkları bir avuntuydu."