şükela:  tümü | bugün
  • les reveries du promeneur solitaire. rousseau'nun itiraflardan sonra yazdigi ancak bitiremeden oldugu kitap. bu kitabi itiraflarin tersine sadece kendisi için yazmi$tir.
    olume yakla$tigini anlami$, "kimse istemiyo beni bari kendimi tanimaya adayim bu son yillarimi" diyerekten girmi$tir bu olaya. 10. promenadedan sonra ölmü$ ve kitap yarim kalmi$tir. tabi her bolum ayri ayri $eylerden bahsettiginden bu pek bozmaz kitabin aki$ini.
  • 1782 yilinda yazmistir kendisi bu kitabi.
  • hayatımda beni yönlendirmeye kararlı olan ilk önemli eserdir.
    devamında also sprach zarathustra (zerdüşt böyle diyordu) ve zapiski iz podpolya(yeraltından notlar) ile güneşim başka yalnızlık söylemlerine, deliliklerine karşı doğmuştur diyebilirim.

    şimdilerde düşünüyorum da; bay rousseau 'nun "işte, yeryüzünde yalnızım; kendimle baş başayım; artık ne kardeşim var, ne benzerim, ne de dostum. insanların en seveceni, en cana yakını, bu insanlar arasından söz birliğiyle çıkarıldı. bunlar, düşmanlıklarını hainliğin son sınırına götürerek, duyarlı ruhuma hangi üzüntünün daha çok dokunabileceğini araştırdılar ve beni kendileriyle birleştiren bağların hepsini kesip attılar..." diye başlayan bu eserinin bendeki bu vurucu asaleti ne olmuştu acaba? aslında belli yani genel hatlarıyla ve hatalarıyla bakıldığında, insanı özüne yollayan, yalnızlığına gönderen her edebi hareketlilik veya şarkı, film hep 'bu benim için çok önemli' övgüsüyle beyinleri, kalpleri dalgalandırmakta.

    çok çok gençlik, hatta çocukluk sonrası beni ilk çarpan eserin bu olması da böyle açıklanabilir. bir şey daha var ki; nietzsche 'nin gençler arasında böyle söylemlere çok girmesiyle ilgili bir yorum okumuştum; şimdi nerede okuduğumu biliyorum da, kime ait bir yorumdu onu hatırlayamadım, nietzsche'nin sözleri tek tek alındığında sloganlaştırılması en muhtemel ve en rahat olanlardır, neye göre mi? tabi ki diğer felsefecilerin ve başta da belirttiğim gibi; insanı yalnızlığına yollayanların içinde, en kolay sloganlaştırılabilendir. misal "kadınlara mı gidiyorsun.." diye başlayan sözü. kaç kişi anımsar ki; bu sözü aslında söz konusu eserde, zerdüşt değil de, zerdüşt'ün karşısındaki yaşlı kadın söylemektedir. pos bıyıklı adam, o kadına söylettiriyor bunu,ama tabi bu, masculen titreşiminden hiçbirşey kaybettirmiyor slogan söze..

    tekrar dönersek 'yalnız gezerin düşlemleri'ne;
    yazar, bir garip oyun sanıyor gibi, bu eseri. zaten itirafları da öyle, sanki sıkıldı artık, oyuna çevirdi herşeyi, tüm mücadelesini, kıs kıs gülüyor gibi olabilir, öyle hissediyor olabilir, şizofrenik bir kabul ediş de olabilir. olabilir oğlu olabilir.

    bay rousseau terkedilmiştir. bu duruma düşeceğini bilmemektedir. '..ayak takımının oyuncağı olacağını, gelen geçenin beni yüzüne tükürerek selâmlayacağını, bütün bu kuşağın söz birliğiyle onu diri diri gömmekten hoşlanacağını.." hiçbirini önceden tahmin edememiştir.bu da aslında bir itiraf. bir itirafı daha vardır; '..uzun zaman boşuna var gücüyle çırpınmıştır..' evet bay rousseau bunu söyleyebilmektedir, kanımca hastalığı da bu öğrendiği acı gerçektir zaten. hatta düşmanlarına saldırışını bile eleştirir, biçimi yanlıştır, onculayın öyle yapmamalıymış.

    "acı ve boşuna bir karşı koymanın yorgunluğuyla uzlaşamayan o her şeye katlanmanın verdiği dinginlikle derdimi unutabildim." böyle de der, bence eseri güzel de özetleyen bir ifadedir bu, derdini unutmuş, düşmanlarıyla uğraşmaktan yorgun düşmüş, haklılığından güç alan ama artık dingin bir şekilde seyreden bir adam olarak yazmaktadır.

    öyle yazılmıştır bu eser, ya da ben öyle kabul etmek istemiştim ilk okuduğum zamanlarda.
  • bu kitabı yazan rousseau, sıkıcı ve huysuz bir insanın dilini kullanmaktadır.yani, o kadar ki; beni "heykeltraş olsaymış keşke, olumsuz düşüncelerinden kurtulurdu" diye söyletmiştir ve artık onunkinden kesinlikle kopuk bir zamanı yaşadığımızı hatırlatmıştır.
  • sabır yanında, sağlam bir ruh sağlığı gerektirir.
  • "işte artık yeryüzünde yapayalnızım; kendimden başka ne kardeşim, ne yakınım, ne dostum, ne arkadaşım var, tek başımayım" diye başlayan, bir düşünürün acınası yalnızlığını kaleme aldığı kitap. ölümünden on yıl sonra önce fransa'nın, ardından da tüm dünyanın tamamen değişmesine neden olacak ihtilal'in en önemli düşünürünün bu kadar yalnız ve mutsuz ölmesini anlamak zor gerçekten.
  • okuduğumda çok etkilendiğim, rousseau'nun sorgulamalarına, bakış açılarına ve düşüncelerine hayran kaldığım kitap. hayatının son demlerindeki bir insanın, o an düştüğü durumu kendi bakış açısıyla yorumlama çabasında olan rousseau, bunu başarmaya yaklaşıyor.

    beni en çok etkileyen cümlelerden buraya bir demet yaparsam;

    "hayal gücümün ürünleri arasında artık yaratıdan çok, hatırlama var."(sayfa 31)

    "itiraflar’ımı yazdığımda artık yaşlanmış, hepsini denediğim hayatın boş zevklerinden bıkmıştım. kitabımı hiçbir belgeye dayanmadan yazıyor, yalnız belleğime başvuruyordum. belleğim anıları çoğunlukla anımsıyor, bazen de eksik anımsıyordu ve ben bu boşlukları bu anıların yerini doldurmak için hayal ettiğim, ancak onlara ters düşmeyen ayrıntılarla dolduruyordum. hayatımın mutlu anları üzerinde durmaktan hoşlanıyor ve onları, bana hafif hüzün veren süslemelerle güzelleştiriyordum. unuttuğum şeyleri, bana göre olmuş olmaları gerektiği gibi, belki de gerçekten oldukları gibi, fakat hatırladığımdan asla farklı olmayan bir şekilde söylüyordum. bazen, gerçeklere kendilerine özgü olmayan bir çekicilik ekledim, ancak zaaflarımı örtmek veya kendimi erdemli göstermek için asla gerçeğin yerine yalanı koymadım."(sayfa 82-83)

    "fakat kalbimin sesini dinleyerek, bazen başka bir kalbi memnun edebildiğim daha mutlu anlar da oldu ve bu zevki tadabildiğim her seferinde, bunu diğer hiçbir zevki bulmadığım kadar hoş bulduğumu itiraf etmek, namus borcumdur. bu eğilim, güçlü, gerçek ve saftı ve ruhumun en gizli köşesinde, hiçbir şey onu asla yalanlamadı. ne var ki beraberlerinde getirdikleri görevler yüzünden yaptığım iyilikleri bir yük gibi görmeye başladım. böylelikle bu işin zevki kayboldu ve başlangıçta hoşlandığım özeni sürdürmek, bana, adeta dayanılmaz bir sıkıntı gibi gelmeye başladı. kısa süren refah dönemlerimde, birçok insan benden yardım istedi ve onlara verebileceğim hizmetlerden hiçbiri, onlardan esirgenmedi. fakat canı gönülden yaptığım bu ilk iyiliklerden, önceden tahmin edemediğim ve artık boyunduruğuna katlanamadığım bir yükümlülükler zinciri doğdu. ilk hizmetlerim, bundan yararlananların gözünde, ardından gelmesi gereken hizmetlerimin başlangıcından başka bir şey değildi ve herhangi bir zavallı bana kancayı takıp bir iyilik elde ettiğinde olay bitiyordu ve özgür irademle yapılan bu iyilik, daha sonra onun duyabileceği bütün ihtiyaçlar için sınırsız bir hak oluyor, onları yapamayacak halde olmam bile, bir özür olmaya yetmiyordu. işte bu şekilde, en tatlı zevkler bile benim için sonradan külfetli yükümlülüklere dönüştü."(sayfa 107-108)

    "fakat bu deneyimlerimden asla pişman değilim, çünkü üzerlerinde düşünerek kendimi tanımam konusunda ve daha önce haklarında yanlış kanıya kapıldığım davranışlarımın gerçek sebepleri konusunda bana ışık tuttular. gördüm ki, bir iyiliği zevkle yapabilmem için, zorlanmadan, serbestçe hareket etmem gerekiyor ve iyi bir işten alacağım tadın yok olması için, onun benim gözümde bir görev olması yetiyor. o andan itibaren, mecburiyetin ağırlığı, en tatlı zevkleri bile bir yük haline getiriyor.(sayfa 108-109)

    özgür hareket ettiğim sürece iyi biriyim ve sadece iyilik yapıyorum; fakat koşulların veya insanların boyunduruğunu hissettiğimde asileşirim ya da daha doğrusu huysuzlaşırım ve artık hiçbir işe yaramam."(sayfa 119)

    "özgürlüğün, insanın canının istediğini yapması demek olduğuna asla inanmadım, özgürlük daha çok, yapmak istemediğini yapmamaktır."(sayfa 119)

    "gerçek ihtiyacın kendisini hissettirdiği noktalar azdır. o noktaları çokmuş gibi gösteren alışkanlık ve hayal gücüdür; bu yüzdendir ki endişeye düşer, kendimizi mutsuz ederiz."(sayfa 153)
  • türkçeye ilk çevirisi yalnız gezerin hayalleri adıyla yapılmıştır..kapağı çevirdiğinizde sayfanın üstünde 'dünya edebiyatından tercümeler' ve altında da 'fransız klasikleri:75' yazısını görürüz..ilk önsözde milli şef in kısa yazısını ve altında 1.8.1944 tarihini, sonraki sayfada da maarif vekili hasan-ali yücel imzasıyla ve 2 mart 1944 tarihiyle de daha uzun olan diğer önsözü okuruz..çevirmenle ilgili de: 'siyasal bilgiler okulu öğretmenlerinden reşat nuri darago tarafından tercüme edilmiştir.' yazısı bizi aydınlatır..tabi sayfanın en altında da 'istanbul-1944 maarif matbaası' yazısı bize kitabın nerede basıldığıyla ilgili son bilgiyi verir..kitabın sararmış ve bir tuhaf esriklikle eskilik kokusu yayan sayfaları insanı en az kelimeler kadar içine çekiyor ve başka bir atmosfer yaratıyor..rousseau nun , dönemin yöneticilerinin önsözlerde de kısaca belirttikleri gibi, yeniden oluşturmaya başladıkları ve çağdaş dünyanın sanatı ve kültürüne adapte etmeye çalıştıkları toplulukları için çevirisi yapılan önemli yazarlardan biri olduğu açık..kitabın 1944 lerde çevrilmesi kimi anlam ya da akıcılık sorunları yaratsa da genel olarak oldukça başarılı olduğu söylenebilir..sıklıkla; saffet, avdet, murakabe saatleri gibi kelimeler insanı anlam karmaşasına sokar gibi olsa da gülümsetenlerine de rastlamak mümkün; cemileli günler, kimsesiz yavrular yurdu -çocuk esirgeme kurumu- gibi..

    kitap, on bölümden oluşan ve ait olduğu kültürün insanları ve toplulukları tarafından dışlanmış bir adamın yalnızlık, yaşlılığın geriye dönük ve şu ana dair gözlemleri, çıkarımlarıyla örüldüğü metinler..insanlardan kırlara, bitki toplama anlarına, göllerde kürek çekmelere sığınış..aldırmazlık, soyutlanmış yalnızlığa rağmen mutluluk...
  • marksist italyan düşünür lucio colletti, rousseau'nun bu kitaptaki pastoralizm ve kıra dönüş düşüncesini burjuva toplumuna ve onun yarattığı iki yüzlü atmosfere duyduğu öfke ile açıklar. ancak rousseau marx olmadığı için, sosyalist toplumu hayal edememiş ve çözümü ilkel yaşama dönmekte bulmuştur.