şükela:  tümü | bugün
  • türkçede nilüfer güngörmüş çevrisiyle yeşil gözler (1990) adıyla metis'ten yayınlanmış marguerite duras kitabı. karma bir edebi metin bu, yazarı gibi hem sinema hem edebiyat, hem mektup hem fragmanlar, hem anı-algı-tanıklıklar hem kurmaca. özgün olanı önce 1980'de basılmış, sonra eklerle 1987'de tekrar. çeviri genişletilmiş ikinci basıdan.

    galiba bazı başlıklarından alıntılar yapılabilecekken bazı başlıkların içeriği komple aktarılmalı. çok güçlü metinler var aralarında.

    "sinema konusunda çok bilgili olan chaiers du cinema'cılar, biraz da sizin düzeyinize çıkmak için, dün akşam annie hall'u gördüm. o anda pek hoşuma gitti, işte en uygun sözcük bu, çok "hoş"tu, sonra geçti. ertesi sabah hiçbir şey kalmamıştı. daha birkaç gün öncesine kadar hiçbir tanışıklığım olmayan woody allen sanırım çok düşünülüp taşınılmış bir sanattan yana; aynı şekilde çok bölgesel, inceden inceye hesaplanmış, chaplin'inkinden çok daha dar -alabildiğine dar- bir mizah anlayışı var woody allen'ın. woody allen neredeyse, orada kalıyor. çevresinde hiçbir şey kıpırdamıyor, nesneler tüm farklılıklarıyla durup duruyorlar, onunla birlikte harekete geçmiyorlar, hiçbir şeyi değiştirmiyor woody allen. onun çevresinde new york da aynı. new york'u boydan boya katediyor, new york hep aynı. şehir ışıkları'nda chaplin mekanın bütününde yaşar. her yanda yankılanır chaplin. new york'ta ya da başka bir yerde, her nerede olursa olsun, chaplin geçince, herşeyde onun yankısı kalır. herşey chaplin'dir. tüm kent, kentler, sokaklar. chaplin geçince herşey chaplin olur. o susan adam olur. chaplin tek bir numarada, tek bir oyundadır; sanki tek bir kez, tek bir sessizlik, tek bir aşk, dermiş gibi. bu oyun da tek bir yerde geçer ama, uçsuz bucaksız bir yerde. burası, bütünüyle chaplin'in yeridir. chaplin oynarken, kendine ait olan hiçbir şeyi saklı tutmaz, yedekte bırakmaz. sahip olduğu herşeyi o anda oyununa katar. onun yanında woody allen cimrinin, elisıkının teki. bir takım numaraları, oldukça başarılı sahneleri, son derece yapmacıklı, son derece ölçülüp biçilmiş, çok yerel, çok "gerçek hayattan alınma" ve aslında iyi hazırlanmış bir takım "gag"leri var. aynı "parizyenizm" gibi bu da son yılların "new yorkizm"i. annie hall'da new york'u göremedim, bir yaşam tarzını gördüm; öyle, new york'tayken tanıdığıma benzer bir tarz, oldukça kasvetli, ama oldum bittim new york-babylone tarzı değil. sonra annie hall'da aşk yalnızca "gag"lere bir bahane oluşturuyor, işte bu olmaz. woody allen'ın sefaleti burada, bir alay etme, çekiştirme, zarar verme, kabalaşma tarzını sürekli öne çıkarmasında, monden bir edayla, sürekli buna başvurmasında. bir an tereddüt ettim ama woody allen hakkında bu şekilde konuşmak umurumda değil. zaten eleştirmenler onu göklere çıkarıyor, artık hiçbir şey ulaşamaz ona. tuhaf ama, oyunundan ve söyleşilerinden korkunç biri olsa gerek, hayatta hiçbir şeyi sevmemiş olsa gerek diye bir çıkarsama yaptım. sonuçta oyuncularda her şeyi görüyor insan, bütün arka planı. keskin görüş.

    chaplin'in gezginliği coğrafi sınır tanımaz. woody allen'ınki kuzey amerika, n. y., manhattan'la sınırlı. chaplin, avrupa'daki yahudi kıtasını da beraberinde sürükler. başka deyişle, nerede olursa olsun o, oranın insanı değildir. woody allen, new york'ta son derece rahat. yahudi sanatçılarda -kazan'da sonsuz- görülen o bir çeşit sınırsız yitik boyutu onda bulamadım. woody allen, dikiş izleri görülen yamalı parçalara benziyor. dikişlerini görüyorum; halbuki chaplin'de hiçbir şey görmüyorum, düz bir çizgi görüyorum, dünyayı saran güven dolu bir bakış görüyorum. sonra, karşılığında chaplin'in o hüznü. evet, kaçışı olmayan bir bağımlılık ağına düşmüş hayvanın hüznüne benzer bir hüzün. daha baştan, hakkında yapılacak bütün yorumların, bütün siyasi ısrarların önüne geçen, hepsini geri püskürten bir yazgısı var bu hayvanın."

    "daha genç olsaydım, moderato cantabile'yi senaryosuz, sırf kitaptan yeniden çekerdim. gerard jarlot ile hazırladığımız senaryo kötüydü, yanlıştı; peter brook'un sahneye koyması da öyle. jarlot herşeyi ayrım gözetmeksizin yüzeye çıkarıyordu. herşey olduğu gibi sayfanın yüzeyindeydi. peter brook'un sahneye koyma çalışması da öyleydi."

    "renoir?
    bana çocukluğumdaki ileri kır karakollarını hatırlattığı için özellikle sevdiğim bir filmi var. le fleuve (ırmak) filmi. oradaki şiir yazan kızı sevmem, ama yılan arayan çocuğu severim. filmdeki hintliler'i sevmem. onları göstermenin bir anlamı yok. her yerde rastlanan o inceliği, nezaketi de sevmem. renoir'da aşk çok yapmacıklıdır."

    "bresson? cocteau?
    bresson çok büyük bir yönetmen; gelmiş geçmiş yönetmenlerin en büyüklerinden biri. pickpocket (yankesici), au hasard balthazar (rastgele balthazar) tek başına tüm sinemanın yerini doldurabilir. cocteau'yu çok az tanırım. onun hakkında pek söyleyebileceğim bir şey yok, çünkü hiç düşünmedim. cocteau sanırım çok güzel, ama benden başkalarına göre. bunlar daha sinemadan söz açar açmaz cocteau'yu sevdiklerini anlarım."

    "tati?
    kesinlikle hayranım. bence dünyanın belki de en büyük sinemacısı. playtime (oyun vakti) akıl almaz bir filmdir; modern zaman üstüne çevrilmiş en büyük film. "kaybolan zaman peşinde"* düzlemine benzer bir düzlemde; öte yandan site ölçeğinde de "halkın kendisi oynuyor" diyebileceğimiz tek örnektir."

    "bununla birlikte, tati bana bresson'un filmlerindeki kadar kendi mekanımda olduğum duygusunu vermez. benim için bresson'un acıya kadar yolu vardır. tati'nin sevince kadar. ancak, kuşkusuz tati benden, bresson'a göre daha az şeyi alıp götürür, daha az şeyi sürükler."

    "duras?
    duras'nın her şeyini sevmem; india song'u, son nom de venise dans calcutta desert'i (kalküta çölünde venedik'teki adı) kamyon'u, bir de şimdi aurelia steiner'i seviyorum; bunların şimdiye dek sinemada yapılmış en önemli birkaç şeyden biri olduğunu biliyorum."

    "bergman?
    hayır. ilk filmlerinden bazılarını severdim. panayır şafağı gibi, ama başka türlü; hayır artık sevmiyorum, bergman'ı sevmiyorum. bakıyorum da, sevdiğimi sanırken de aslında hiç sevmemişim. persona, sessizlik*; boş laf bunlar."

    "chaplin'in en büyük talihi, sessiz sinemaya rastlamış olmasıdır, derler. ben de diyorum ki, sessiz sinemanın o boyutu, sesli sinema döneminde hiç yakalanamadı."

    "iki kişiyle hiçbir şey yapılmaz, hiç, çocuk bile, çocuk kendi kendine olur; sevişme bile ateşin düştüğü başka bir yerde olur, çift aşkı unutur, aşk konusunda artık hiçbir bildiği kalmaz, vakit geçirilir, yaşam geçirilir."

    "kitap ilerler, ilerlerken de dolu dolu var olan yaşamdan başka bir şey değildir ve tıpkı yaşam gibi onun da tüm çelişkilere, acıya, bastırmaya, yavaşlığa, her türlü engele ve eziyete, sessizliğe ve geceye gereksinmesi vardır."

    "sinemayla bir ölüm kalım ilişkisi içindeyim. metni yıkmanın yaratıcı görgüsünü edinmek için sinema yapmaya başladım. şimdi ise görüntüye ulaşmak, onu indirgemek istiyorum."

    "söylediğimizde, dinlediğimizde sözcüklerin ne kadar dayanıksız olduğunu, hepsinin tuzla buz olabildiğini fark ederiz."

    [- nadine'e karşı tutkusu günden güne büyüyor muydu?
    - evet. ben ve çocuklar, onu iyileştirmeye çalıştık. ona, "nadine kara kuru bir şey, dişleri dökülüyor, çirkin," diyorduk. korkunç sinirleniyordu. "ondan güzeli yok," diyordu. 26 eylül'den önceki son günler feciydi. artık uyuyamıyordu. yemek yemiyordu. küçük kızdan başka şey düşünmüyordu. biz hala onun yüzünü güldürmeye çalışıyorduk, gülmesini söylüyorduk. gülemiyordu. artık elinden gelmiyordu. "nadine'i bir görsem, kendimi daha iyi hissederdim," diyordu, "nadine'i bir görsem, iyileşirdim."]

    "avcının gecesi'nde yaşamın yaratılışını değil, ölümün yaratılışını görüyorum. baba, kendi kişiliğinde işlenen cinayetle kutsanmadan önce canlanmıyor gözümde. filmi dört kez gördüm, hala aynı hatayı yapıyorum. babayı bir türlü canlı olarak görmeyi başaramıyorum. o öldürüldükten sonra, onun yerinde katili görüyorum. onun katil tarafından doldurulan yerinde. hep bu hata üzerinde gördüm ve kurdum charles laughton'ın filmini. (...) yine aynı gecenin sonunda kötülük babadan ayrılır, onu bırakıp kendine başkalarını arar, gider, babayı tutuklayacak olan polislerin içine girer."

    "pierre goldman'ın katilleri: aynı ölüm hastalığının kurbanları. ölmüşler ama haberleri yok. yaşayan-ölüler* ama bilmiyorlar. yaşamdan yoksunlar."

    [ister "boş" bir kitabın yazarı olsun, ister "dolu", sonuçta yazar film tarafından yok edilir. bu, ister sinemacının ardında yatan yazar olsun, ister bildiğimiz basbayağı yazar. ve yine de yazar kendini ifade etmiş olur. onun enkaza dönüşmesinden ortaya film çıkacaktır.]

    "- sanıyorum edebiyat, bunu kendisine uğraş edinen kişiye, kendini ve dünyayı keskin, o zamana kadar olduğundan daha bütünlüklü bir biçimde görmeyi öğretiyor. (...) çok sıradan, çok sıkıcı da olsa her türlü edebiyat dünyayı, sanki biz orada değilmişiz gibi görme çabasıdır. ne derseniz deyin, edebiyatın amacı budur. edebiyat herkes adına bunu arar ve bulur." [yayıncı jean paulhan'dan]

    "o zaman, yazan kişiyle ilgili bir soru doğar; bir yazarla mı karşı karşıyayız, geleceğin yazarıyla mı, yoksa tamamen konu dışı biriyle mi? basılmaya aday bir metnin iyiliği, kötülüğü pek öyle ölçülemez, hep çok öznel kalırsınız... (...) yazar, kişinin yalnızca kendi kendini memnun etmek için yazmadığını bilen, yalnız olmadığının* bilincinde olan kişidir. yazıyla gerçekten ilgilenen erkek ya da kadın, kendisinin, başka yazarlardan oluşan bir topluluğa ait olduğunu, kendisini yargılayıp eleştirecek, ona koşut biçimde yazacak çağdaşlarının bulunduğunu bilir. (...) çoğu zaman, şu ilk metni ya da şu ötekini yayınlasaydık daha iyi etmiş olmaz mıydık, diye düşünür durursunuz; çünkü basılmış metnin görüntüsü, kendi yazdığını basılı halde görmek yazarı bütünüyle değiştirir." [yayıncı raymond queneau'dan]

    "oysa eşcinsellikte ayrılık yoktur. kişinin kendisi vardır. zaten çoğu durumda da böyle, mesele böyle çözüme ulaştırılıyor, kendi kendine. handke bu açıdan da metni bir romantik gibi algılamış. kadından farklı bir şekilde. artık kadınlar kartlar açık oynamaya başlayalı beri bu romantizm kayboldu, biz de artık çoğu zaman kadınlar burada değilmiş, sokakları terk etmiş duygusuna kapılıyoruz; yerlerine daha düz, daha doğrudan hareket eden, daha yalancı başka kadınları bırakarak. kadın, gençkızların sandığından çok daha uzak bir yerden geliyor."

    [çocuklar'da* da yaptım. sonuna gelmeden çok önce, ernesto'ya ne olacağını söyledim. hiroşima'da* da. india song'ta sürekli; orada daha anlatı başlarken kadın ölmüştür. benim filmlerim ters yönde gider. birden dururum, kadının ganj kıyısına gömüldüğünü söylerim. bazen de olayları gelecek zamanın hikayesiyle anlatarak yazgıyı gösteririm. "güzel olacaktı", "çok uzağa yüzmüş olacaktı." öyle ki, şimdiki zaman sona, ölüme iştirak eder, ölümün işaretine dönüşür.]

    "çocuklar'a* gelince... kitle karşısındaki başarısı ya da başarısızlığı bir yapıtı etkilemez. o yapıt ilerisi için saklanmayı hak ediyorsa, başarısızlığa uğramış da olsa zamana karşı dayanır. artık bir yapıtın unutulması, sürünmesi gibi bir tehlike kalmadı."

    (bkz: yeşil göz/@ibisile)
    (bkz: 68 olayları/@ibisile)
    (bkz: siyahlık)
    (bkz: le ravissement de lol v stein/@ibisile)
    (bkz: wanda/@ibisile)
    (bkz: elia kazan/@ibisile)
    (bkz: o gözler/@ibisile)

hesabın var mı? giriş yap