şükela:  tümü | bugün
  • meksika asıllı, çocukluğunu bi otobüsle göçebe hayatı yaşayarak, şarkı söyleyerek geçirmiş olan, şu an montrealde ikamet etmekte olan, 98 çıkışlı la llorona adlı iç yakıcı bi albüme ve "kucağına bi kıvrılsam da uyusam" dedirten inanılmaz bi sese sahip hüzün küpü, güzel latin kadını.
  • tanışmadığım insanlarla eserleri üzerinden pek kişisel bağlantı kuramıyorum. yaptığı işin, çıkardığı şeyin hastası dahi olsam özel hayatını merak etmiyorum misal, ölmüş diye duysam hadi ya diyip 10 dakika sonra unutuyorum.. al bak edward norton ölmüş.. hadi ya. bitti. filmleri duruyo sonuçta benim için sorun yok. ruhsuz gibi geliyor kulağa ama değil, bağlantım yok.

    bazıları bunu aşıyor işte. giden hayatımdan biriymiş gibi. lhasa de sela da onlardan biri.

    çok acayip bi müziği var. ağırbaşlı böyle. sanki 72 yaşında birinin ömrünün son saatinde tüm hayatını zihninden tekrar izlemesi gibi müziği. neşeli kederli koca bir hayatı hatırlıyor ölüm döşeğinde bir adam ve her bir şarkı o kesik kesik atlayan saniyelik “an”lardan biri gibi.

    el payende mesela annesinin ölümü... ölümüyle başlayıp annesi. sesi, yüzü, gülünce yanağının üstünün şişmesi. örttüğü beyaz şalın yarısı başında, serbest ucunun sert rüzgarda salındığı bi görüntü. birkaç adım önünde durmuş onu beklerken.

    el pajaro çok sarhoş olup tek başına okyanusa girip yüzdüğü bi gece yarısı. ayın denizin üzerindeki pırıltıları. suyun omuzlarındaki soğukluğu.

    floricanto ilk kızı, bebekliği. bahçede, güneşin altında. o mutfakta uğraşırken bahçeye çıkmış kızı sessizce, 3 yaşında. pencereden bakınca görmüş onu ve köpeği, kaç kişiye saldıran o manyak köpeklerini. bağlı olması gerekliydi, değil. kızı çiçek toplamış köpeğe uzatıyor yesin diye. donmuş kalmış adam. köpek kızın boyunda. saldırmamış. usluca durmuş sadece öyle... kızı minicik elleriyle yampiri yumpiri çiçekleri uzatıyor burnuna, ye diyor. güneşte parlayan saçının buklesi.

    j’arrive a ville karısının hıçkıra hıçkıra ağladığı bi anı. küçük bi kız çocuğuna dönüşmesi ağlarken. onu seyredişi.

    la marée haute annesinin hastaneye kaldırıldığı ilk gece. sobanın arkasında sessizce oturduğu. altındaki kalın örgü paspasın halka halka renkleri. kırmızı siyah gri. muhteşem bi terk edilmişlik hissi ve buna inat çaresizlikte bi gel beni al yakarışı.

    de cara a la pared yaşlı evinin sundurmasında bulduğu ölü kuş. avucunda yatarken. tüyleri taranmış gibi. çok hafif. çok yumuşak. yine de dimdik.

    şarkı sözlerini bilmiyorum. ispanyolca olanlara bakmadım zaten, ingilizce fransızcalara da hiç dikkat etmedim. sözüyle anlattığı neydi o şarkılarda hiç merak etmedim, biliyorum çünkü. ölüm döşeğindeki birinin hayatının en vurucu anlarını hatırlaması bu kadının müziği. neşelisi de kederlisi de o yüzden bu kadar vakur. hiçbirini bir daha yaşayamayacağını bilen birinin o duyguları bağrına basıp saygıyla hoşçakal deyişi. yapmacıksız bi veda edişin müziği. yüzünde tam da bu gülüşle. ve evet con toda palabra’yı yazmadım. o bana kalsın *

    belki diyorum, o yüzden ölümü bunca çok işlemiştir. sanki müzik yapmaya başladığı ilk günden beri ölüm döşeğindeymiş ve her şarkısıyla tek tek anılarına veda ediyormuş gibi. sanki biz şarkı şarkı albüm albüm onu dinlerken, hiç bilmeden yatağının yanında oturup onun vedasına tanıklık etmişiz gibi.
  • icinden yol gecen bir sese sahip kadin. gitmek, veda, huzun, ayrilik, ozlem, kavusmak, varmak... yola ait ne varsa bu seste var..
    (bkz: lhasa de sela)
    (bkz: la llorona)
    (bkz: frida)
  • bazen dinlememenin daha hayırlı olduğunu düşündüğümdür.
  • onun kedisi olsam, hikayeler anlatırken ayak ucuna kıvrılsam. dün gece biraz kıvrıldım, çok memnun kaldım.
  • lhasa ölmüş diyorlar.
    çok saçma... yalan gibi. çok aptalca. çok manasız.
    yol ortasında aniden göze çarpan kuş ölüsü, kuyruğu kesik kedi, hastane koridorları gibi.
    kadife gibi, ay gibi, güneş gibi bir kadın, böyle ışıklı bir kadın, böyle sarıp sarmalayan, böyle derin bir ses, ana kucağı gibi, danseden salınan bir rahim gibi, hüzünle gülümseyen bir kovuk gibi içine girip saklandığım bir ses... çok saçma. çok anlamsız. yüzüne baksan huzur, meltem gibi, at sırtında gidiyoruz, durmamak gibi, şarkılarının üstüne binip uçmama, kaçmama, bulmama, kaybolmama izin veren hiç tanımadığım arkadaşım, sırdaşım. niye olsun ki... elele tutuşup dansettiğim, koşup durulduğum, dururken gittiğim, camlar sımsıkı kapalıyken yüzümde rüzgarını hissettiğim, kendimi delip çıktığım... biz seninle daha nerelere gidicektik. sen beni elimden tutup hangi yollara çıkaracaktın. biriyle dost olmak gibiydi seni dinlemek, dertleşmek gibiydi, biriyle sevinmek, biriyle üzülmek gibiydi. sana güvendim ve inandım sana, çok mu saçma.
    umarım canının yanmamıştır çok. ölürken canının yanmaması iyi midir, olabilir mi böyle bir şey bilmiyorum. umarım. ummak saçma. aptalca bir dilek.
    ölmemeliydin. o kadar.
  • şimdi o ölü biz yaşıyoruz öyle mi ?

    hasiktir ordan.
  • bir masal vardır hani, la loba derler, yaşlı bir kadın yaşarmış gönülden gönüle giden gizli bir yolda. kimi teksas'ta rastlarmış ona, kimi meksika'da; kimi dağda, çölde, kimi de kurumuş bir dere yatağında ya da mağarada. ona la loba[kurtkadın] diyenler olduğu gibi, la huesera[kemikkadın] ya da la trapera[toplayıcı kadın] diyenler de olurmuş. bu kadının işi gücü kemikler toplamakmış dağda bayırda. etraftan çeşitli çöl yaratıklarının -ki onun asıl uzmanlık alanı kurtlarmış- kemiklerini toplar ve onları biraraya getirirmiş. mağarası hep bu türden, özellikle de dünyada kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan türden kemiklerle doluymuş. o, kemikleri arayıp bulur, onlardan bir iskelet oluşturur ve en son kemiği de yerine yerleştirdiği vakit şöyle geçip karşısına kurulur, eserini seyreder, ardından da bu kemikler üzerine hangi şarkıyı söyleyeceğini düşünürmüş. ve şarkıya karar verdiğinde, elleri havada ve kendisi ateş başındaymış, öyle bir şarkı söylermiş ki, kemiklerin yavaş yavaş hayatla dolarmış içi. yaratık ete kemiğe bürünür, kürkle kaplanırmış, ve kadın şarkısını söylemeye devam eder, ve kuyruğu da oluşurmuş yaratığın, bir zamanlar canlılığını yitiren bu yaratık şimdi yeniden canlanırmış büsbütün, ve kadın söyler, ve varolurmuş kurt yaratık. la loba şarkısına devam eder, kurt soluk alıp vermeye başlarmış. la loba öyle derinden söylermiş ki şarkıyı, çöl sarsılır, sanki yer yerinden oynarmış. ve sonra kurt gözlerini açıp ufka doğru özgürce koşmaya başlarmış. ve koşusunun bir yerinde, kahkahalar atarak koşan bir kadına dönüşürmüş, ufka doğru ve özgürce.` :women who run with the wolves`

    artık daha açık görebiliyorum, bu masalı öğrendikten sonra daha rahat bağlantı kurabiliyorum ki benim için la loba'dır lhasa de sela. kemikler üzerine şarkılar söyleyen kadın. öylesine derinden, öyle bir söyleyen ki insan ruhunda canlılığını yitirmiş şeyleri/yerleri yeniden canlandıran o yaşlı kadın. bir kurtkadın. bunu diyerek ona tanrıça yakıştırması yapmak niyetinde değilim. kaldı ki tanrıça olsaydı, ölmezdi. fakat bunu diyerek, o'nun kemikler üzerine şarkılar söyleyebilme özelliğine vurgu yapmak istiyorum. kendisi ilk albümüne aztek mitolojisinden bir isim` :la llorona` veriyordu, ben de kendisini yine oralardan bir masalla selamlamak istiyorum.

    diyor ki kitabında*:
    « hoşuma gitmeyen bir müzik, düşman bir müziktir; ondan nefret ederim, onu yargılarım. derim ki kendime: “bu müzik beni üzmeye çalışıyor. gerçeğin bu olduğuna, bu dünyada güzelliğin olmadığına beni inandırmaya çalışıyor. beni aşağı çekmek, öldürmek istiyor.” oysa sevdiğim bir müzik, sanki dünyadışı zeki bir varlıkla karşılaşmak gibidir. bir mucizedir. “bu bas kaderin tınısı, yerin homurtusu, bir fırtınanın yaklaşmasıdır. bu gitar bir nehirdir. aydınlık ve dışadönük ve hiçbir şeyden korkmayan bir nehir. bu davul dans eder, renkli küçük bir asker gibi. bu şarkı bir gidiştir şafak vakti, hazin bir gidiş, ama dağlar güzel ve hava temizdir. bu sessizlik, büyük bir parçanın sessizliğidir taştan, boş, toz dolu günışığıyla birlikte. bu ses, çocuklarını seven müşfik bir babanın havasını taşır. bu şarkıcı(kadın), yaşamı seven, grileşmeyi kabul etmeyen bir kadının öfkesine sahiptir.” merhamet! sonunda, merhamet! yıkabilirdin, ama yarattın. öldürebilirdin, ama verdin. çöküp düşebilirdin, ama ayağa kalktın. sönebilirdin, ama yandın. bu dünyanın kalbini büyüttün. duvarlara yeniden dokundun. teşekkürler.»*

    asıl sana teşekkürler lhasa, sana teşekkürler! kemikler üzerine söylediğin her şarkı için.
    saçların uçuşurken rüzgarda ya da kısa saçınla yüzünde o gülümseme, ispanyolca-fransızca-ingilizce-portekizce-rusça ya da arapça dil farkı gözetmeksizin, kendi bestelerin ya da başkasınınkiler ayırdetmeksizin her şarkıyı aynı derinlik, aynı çöl sarsıntısı'yla söylediğin için. bu müzikleri, bu dünyadışı zeki varlıkları bizlerle tanıştırdığın için. bu sesi ve sessizliği bizimle de paylaştığın için. bu yıl beş yıl oluyor, günü geldiğinde üç adım atıp gittiğin, üç kere öldüğün için. ve sonra demirden bir kutuda altın bir anahtarla yeniden doğduğun ve uçan bir balıkla dans ettiğin için. masalları sevdiğin için. tekne olup güçlendiğin, balina olup bilgeleştiğin için. ezgilerle bir dünyayı ördüğün için. bu dünyanın dört bir yanından kemikler bulup çıkarttığın için. dünyanın sonu ya da yeni bir yıl için. teşekkürler lhasa!
  • ----------------------------------------------------

    (bkz: 28 şubat 2016 ekşisözlük direnişi)

    (bkz: bütün entry'lerini silen yazarlar listesi)

    -----------------------------------------------------------

    (bkz: #59026321)
  • lhasa de sela kadife gibi sesi ile büyülediği dünyamıza uyanın mesajını gönderdi hepsi bu. korkmayın kardeşlerim dedi, uyanın ve biraz gerçeklere bakın dedi hepimize. ölüm var dedi. eyvallah...

    hiç yüzyüze gelmediğiniz, aynı dili bile konuşmadığınız insanların hayatınızda bu kadar büyük boşlukları kapatması ve sonra o kapattığı boşlukları öksüz koyması gerçekten çok garip. lhasa bunu başarmıştı. gidişi ile o boşlukların avanesi olduk yine. yine.

    (bkz: la llorona)