şükela:  tümü | bugün soru sor
  • j. m. coetzee'nin insanı anlattığı romanı. fakirlikten, savaştan bahsederken aslında insanın dünyadaki var oluşunu sembolik olarak anlatan roman, her şeyin "kususrsuzca" düzenlendiği bir dünyaya "kusurlu" olarak gelen michael k'nın elinde kalan tek değer olan annesini de kaybettikten sonra doğaya dönmesi üzerine kurulu. akılla düzenlenmiş bir dünyada özgürlüğe, dolayısıyla mutluluğa yer olmadığını anlıyoruz romandan. mutlu olmak için aptal olmak gerekmiyor belki ama aklı tanrılaştırmak, kurallarını doğanın değil aklın koyduğu bir hayatı yaşamanın kaçınılmaz olarak ayrımcılığı, açlığı, savaşları doğuruyor. insanın, özünden yani doğadan koparak kurduğu düzende aslında insana da yer olmadığını görüyoruz. wilhelm dilthey'ın, "locke*, hume* ve kant* tarafından inşa edilen bilen öznenin damarlarından gerçek kan akmaz; akan, sadece sulandırılmış akıl sıvısıdır, yalnızca bir düşünce sürecidir." sözünde anlattığı durumu somutlamış coetzee burada. bilinçli olarak yemek yememeyi seçen birini yemek yemeye zorlamak, akıl denen otoritenin bedenden (doğadan) üstün olduğu saplantısından ileri geliyor. yazar, çözümü doğaya dönüş olarak ortaya koymuş kitapta. gerçi, karanfiller ve domates suyu olsun hişt hişt olsun, sait faik okumuş insanların bu çözümlemelerden ve çözümden o kadar etkileneceğini sanmam. orasını da nobel jürisi düşünsün.
  • bu entry hafif derecede spoiler içerebilir.

    tavşan dudaklı ve biraz aklı yavaş olan michael'ın hayatı ve kendini keşfi, bu sırada okuyucu için de ayrımcılık politikası ve güney afrika'ya bir pencere açılması. michael annesi de ölünce, eşsiz dostsuz, çoluk çocuksuz tek başına yaşamaya başlar. açlıktan otuz beş kiloya kadar düşer ama yine de ölmez, kendisine çalışma kamplarında verilen yemeklerden imtina eder, illa toprakta kendi elleriyle yetiştirdiği meyve sebzeden yemek ister, bir noktada açlıktan böcek yer çamur içer yine de vazgeçmez.

    kitabın ilk bölümü benim kanaatimce ilk yarısında sarmayı bırak, ilerlemiyor bile, nerdeyim kimin neyi anlatılıyor burada diye romana tutunmaya çalışıyorsunuz. fakat bir yerden sonra michael'ın özgürlük tutkusu, doğaya bağımlılığı, edilgenliği, bir kum tanesi dünyayı ne kadar etkileyebilirse onun da o kadar etkisinin olması enteresan gelmeye başlıyor, o andan sonra da okunaklı oluyor.

    ikinci bölümde ise zaten abaaauv. neler neler dönüyor serhat.
  • j. m. coetzee'nin dördüncü romanı. roman güney afrika'da tam olarak tanımlanmamış bir iç savaş sırasında geçiyor. iç savaşın o topraklara sonradan gelmiş beyazlarla, toprakların asıl sahipleri arasında geçtiği açık açık yazılmasa da, okuyucuya verilen kısıtlı bilgilerle az çok gerçeğin bu olduğu anlaşılıyor ve biz roman boyunca genel diye kabul edilen insan olguları açısından, veya beyaz insanın dayattığı genellerle kafalarda oluşmuş normal insan tanımının altında kalan michael k.'nın peşi sıra sürükleniyoruz.
    romanın sadece son bölümlerinden biri karşı taraftan, bir doktor'un ağzından anlatılmış ki, onun yaşama karşı yaklaşımının michale'inkinden ne kadar farklı olduğunu görmek açısından ilginç bir bölüm.
    doktor, hastayı iyileştirmeye, anormali normalleştirmeye, açı doyurmaya, yarık dudağı dikmeye ve her şeyi düzeltmeye yerleşke kamplarındaki insanları nizama sokmaya çalışıyor. fakat coetzee'nin sanırım bize sordurmaya çalıştığı asıl soru; 'başka insanların topraklarında hüküm süren işgalci devletin bir görevlisi olarak, bu doktor mu daha normal yoksa kendi ana vatanında kavun ve kabak yetiştirmek için saklanmak, belgeleri olmadığı için kaçak yolculuk yapmak zorunda kalan, koca bir kışı kertenkele ve böcek yiyerek geçiren, nihayet topraktan ektiği tohumlar filiz vermeye başladığında onlardan kendine bir aile hayal eden micheal k. mı normal?
  • michael k. kim? ilk soru bu; kitabın sonundan, kendi tanımıyla başlayalım "gerçek, benim bahçıvan olduğum; önce belediyenin, sonra kendimin bahçıvanı". bu aynı zamanda diğer insanlarla beraberken olamadığı bir karakter; her zaman bahçıvandan fazlası, hikayeleri olan, itiraf etmesi gereken, yardım edilen, çalışması gereken biri. bunları olamamasının bir nedeni nedeni konuşmayı bilmemesi, konuşmayı arzulamıyor da değil aslında ama dile sahip değil ("can the subaltern speak" diye soracak spivak bundan 5 sene sonra).

    2. kısımdaki doktora göre michael kim? burada hikaye daha da ilginçleşiyor; michael söyleme giremediği için anlaşılamayan. doktor, michael'ın alık olduğuna inanıyor örneğin; bulunduğu yerdeki kabakları onun yetiştirmesine ihtimal vermiyor. bu yüzden michael yemek yememe kararını alabilecek biri de değil; onun direnişini bedeni üzerinden anlamaya çalışıyor: "iraden boyun eğiyor ama bedenin farklı bir yiyecek için kıvranıyordu içten içe". karşı tarafı anlayabileceği tek yer bu ikilik. aslında benim de sormak istediğim sorulardan biri bu, michael nasıl direniyor?

    deleuze'ün katip bartleby üstünden yazdığı direniş nosyonuna bir referans vermem gerek burda; "i would prefer not to" diyerek, düzenin tanıdık olmadığı yeni bir cevap ortaya atıyor. burada çok daha radikal bir direniş var. doktorun anlatısıyla düşünecek olursak (michael doktora olduğu kadar bize de yabancı); iradesi boyun eğerken, "koş" dediklerinde koşarken; vücudu kabul etmeyip yere yığılıyor. açlık orucu bile yok, sadece yapamıyor. bu "yapamıyor"un söyleme nasıl girdiği, irade - beden arasında nasıl bir ilişki kurduğumuz (çünkü michael seruma bile izin vermiyor, koşsa da, marş söylerken bayılıyor) hala tartışmalı. doktor da aslında farkında bu durumun: "içinde bir kavram taşımayan bir öğretide bir anlamın ne kadar rezilce, edepsizce bir yer edineceğinin simgesiydi" dediğinde bunu hissediyoruz.

    çalışma kamplarının ne olduğunu da doktor şöyle özetliyor: "ye, gücünü topla ki, bizim komutlarımıza uyarken yeniden tükenebilesin dedik". dışarı güvensiz, çalışma kampında tedavi oluyorsun, yiyecek/barınak bulabiliyorsun. "karşılığında özgürlüğünden vazgeçiyorsun", michael o yüzden karşı çıktı demek üzere. fakat, burada hala düşünüp, hesaplama yapan bir akıl var. michael'ın nasıl farklı olabileceğini şöyle bir alıntıyla açıklayayım; battle of algiers'ta "masaya oturalım" çağrısına karşılık kendini patlatan bir direnişçi görürüz, mantığın almadığı, masaya oturmayı, ötekinin kuralına uymayı reddeden biri. michael'ın davranışları için de benzer şeyler söyleyebiliriz belki.

    ki özgürlükten anlamamız gereken şey sadece kamp da değil; kendi dengi insanlarla özgürce yaşamaktan da kaçıyor. yine kitabın sonlarından: "bir muhabbet kuşu, beyaz fare ya da maymunmuşum gibi içinde yaşadığım tüm kafesleri bilmek istiyorlar". bilmek istedikleri michael'ın kim olduğu değil, "ben bahçıvanım" cevabı kimseyi tatmin etmiyor; michael'ın kendi dillerinde konuşması, tüm yaşadıklarını hikaye etmesi.

    çocukça bir his; michael'ın kimseye zarar vermeden, tek başına, kimsenin yaşamadığı yerlerde yaşamasına izin yok. son olarak, michael'ın aylaklığı şu şekilde ifade ediliyor (michael'ın bedeniyle/bilinciyle kurduğu ilişkiyi görmek için güzel):

    “yaz sona ererken, her şeyden çok da aylaklığı sevmeyi öğreniyordu. bu, gönülsüz yapılan bir işten arada sırada çalınan kaçamak bir özgürlük ya da parmakların arasından sarkan tırmıkla çiçek tarhlarından birinin önüne çömelerek keyif çatmak için felekten çalınan bir an değil, kendini zamana teslim ettiği bir aylaklıktı. yapacak işi olduğunda ne seviniyor ne yeriniyordu, hepsi birdi. tüm öğleden sonra gözleri açık yatıp sac damın oluklarıyla pas izlerine bakabilir, aklı başka bir şeye kaymaz, sacdan başka bir şey görmez, nesnelerin çizgileri biçim değiştirerek süslere ya da düşlere dönüşmezdi, kendi olarak kendi evinde yatıyor olurdu. pas yalnızca pastı, hareket edense yalnızca onu önüne katmış götüren zamandı.”
  • bir anda anlamlandıramadığı bir savaşın ortasında kalan michael'ın hikayesi. kendini ancak toprakla var edebilen, militarizmin öğüttüğü hassas kalplerden bir diğeri. kazandığı man booker ödülünü hak ettiğini düşünmesem de - ingilizler bu tarz sömürge yazarlarını pek seviyor, bir anlamda günah çıkarıyorlar - salman rushdie, naipaul - yine de bir solukta okunan bir roman.