şükela:  tümü | bugün
  • georges bataille'in 1962 tarihli kitabı. türkçe'ye imkansız olarak mukadder yakupoğlu çevirisiyle kabalcı tarafından kazandırılmış.

    bataille'in 2. baskısı için kitaba kendi yazdığı önsözü;

    '' romanların kurgusal anlatıları gibi, bu kitaptaki metinler de -en azından ilk ikisi- gerçeği dile getirme amacıyla ortaya çıkmıştır. onlarda inandıncı bir değerin bulunduğunu sandığımdan değil. aldatmak istemedim. zaten genel olarak, aldatan roman yoktur. başkasından daha iyi aldatabileceğimi de düşünemem. hatta bir anlamda, anlatılarımın açıkça imkânsız’a ulaştığına inanıyorum. gerçekte, anlatılardaki çağrışımların can sıkıcı bir ağırlığı vardır. belki de bu ağırlık, dehşetin bazen yaşamımda gerçek bir varlığı olması olgusuna bağlıdır. dahası, yalanın boşluğu duygusundan kurtulmamı hâlâ sağlayan şeyin, kurmacada ulaşılmış bile olsa, yalnızca dehşet olması mümkündür. gerçekçilik bende bir yanlışlık izlenimi uyandırıyor. bu gerçekçi deneyimlerin yoksulluğu duygusundan kurtulan tek şey, şiddettir. yalnızca ölümün ve arzunun soluğu bastırma ve kesme gücü vardır. yalnızca arzunun ve ölümün aşırılığı hakikate ulaşmamızı sağlar. bu kitabı ilk kez onbeş yıl önce yayınladım. o zaman pek anlaşılmaz bir başlık koymuştum: şiir nefreti.
    yalnızca nefretin gerçek şiire ulaştığı kanısındaydım. şiir, ancak başkaldırının şiddeti içinde güçlü bir anlama sahip olabilirdi. ama şiir, bu şiddete ancak imkânsız’ı çağrıştırarak ulaşabilir. hemen hemen hiç kimse ilk başlığın anlamını kavrayamadı; bu nedenle sonunda imkânsız’dan söz etmeyi tercih ediyorum. bu ikinci başlığın da daha açık olmadığı doğrudur. ama bir gün yeterince açık olabilir bu başlığın
    bütünü içinde, varlıkların tüm etkinliklerini ortaya koyan bir kasılmayı fark ediyorum. bu kasılma, ölümün yok oluşundan, belki de yok oluşun anlamı olan zevk verici öfkeye kadar uzanır.
    insan türünün önünde ikili bir perspektif vardır:
    bir tarafta, şiddetli zevkin, dehşetin ve ölümün perspektifi -tam anlamıyla şiirin perspektifi- ve karşıt yönde, bilimin veya faydalılığın gerçek dünyasının perspektifi. yalnızca faydalı olanın, gerçek olanın ciddi bir özelliği vardır. bu özellik yerine baştan çıkarmayı tercih etme hakkımız asla yoktur: hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizde tüm haklara sahiptir. bununla birlikte, tanrı olmasa da,
    tüm haklardan daha güçlü olan bir şeye yanıt vermek zorundayız. o imkânsız'a ki, ancak tüm bu haklardaki hakikati unutarak, yok olmayı kabul ederek ulaşabiliriz. ''

    edit: imla
  • georges bataille'in en kıymetli kitaplarından biri. can cekişmelerden yazmış, ölü evinden. öyle savurmuş ki cümleleri, içine alır, içinizden taşırır.

    "yaşam içimde geriniyor, tıpkı bir sopranonun gırtlağından makamla çıkan bir şarkı gibi.
    havada hızla dönen bir süpürge gibi mutlu.
    suda boğulmakta olan birinin ellerini büzerek kaybolması gibi, bedenini yataktaki kadar rahat uzatamadığından boğulması gibi, aynı şekilde ama ben biliyorum."

    "fırtınada, hiçbir albenisi olmayan bir dağ yolunda yürümek bir dinginlik değildir (daha çok bir varoluş nedenine benzer)."

    "gerçeğin dile getirilişi, kuşkuya bağlanmanın ve daha mükemmel bir biçimde aldanmanın bir yolu mu olacaktır?"

    "kaçınılmaz düşüşte, başlangıçta verili sınırlar dışında bir şeyden kaygı duymadan demir alarak, uçuruma doğru neşeyle gittiğimiz, her şeye meydan okuduğumuz bu sarhoşluk anları, yeryüzünden (yasalardan) tamamen kurtulduğumuz ender anlardı.
    sürüp gitme isteğinin ötesinde, tükenmenin hızlandığı bu anlarda -alevlerin, düşlerin, çılgın gülüşlerin ortak özelliği olan- bu anlamsız anlamdan başka hiçbir şey yoktur. sonunda, en son anlamsızlık bile, her zaman için tüm diğer anlamların yadsınmasından oluşmuş bir anlamdır (bu anlam, aslında varlığın sürüp gitmesiyle alay etmesi koşuluyla, mevcut haliyle, ötekilerin anlamsızlığı olan her özel varlığın anlamı değil midir? ve düşünce (felsefe) tıpkı üflenen mumun sönen alevi gibi, bu kor gibi yanmanın bittiği yerdedir)."

    "uzlaşmalardan kurtulmuş sağduyu bir dağ kadar apaçıktır hatta bir o kadar yabanıldır."

    "yalnız insan lanetlidir."

    "kendimdeki muhtemel sertliği, en kötü şeylere karşı kayıtsızlığı, işkencelerde gerekli olan deliliği keşfediyorum: yine de titriyorum, hastayım. yaramın iyileşmez olduğunu biliyorum."

    "çoğu zaman öyle güçsüzüm ki yazı yazacak gücüm bile olmuyor. yalan söyleme gücü? bunu da söylemeliyim: sıraladığım bu sözcükler yalan söylüyorlar. hapiste duvarlara yazı yazmazdım: çıkışı aramaktan tırnaklarım sökülürdü. yazmak, tırnaklara kavuşmak, boş yere de olsa, kurtuluş anını umut etmek mi?"

    "kendisinin ve benim, bir hapishanenin gecesine girdiğimizi, oradan ancak ölü çıkacağımızı, duvarın öte tarafına yapışmış bir kulağı bekleyerek, soğukta, çıplak kalplerimizi duvara yapıştırmaya mahkum olduğumuzu biliyor, ama unutuyor (bu amaç için unutmak şart değil mi?).
    bu ana ulaşmak için tutsaklığın, bu anı izleyen gece ve soğuğun gerekli oluşuna lanet olsun!"

    "aynı anlamsız ışığın tüm insanlar için parıldaması ne kadar tuhaf! çıplaklık korkutuyor: tüm doğamızın kaynaklandığı rezalette, çıplaklık dehşet anlamına geliyor çıplaklık diye adlandırılan şey, parçalanmış bir bağlılık gerektirir, en belirsiz çağrıya verilen titrek ve suskun bir yanıttan başka bir şey değildir. karanlıkta hayal meyal görülen kaçamak, ölgün ışık bir yaşamın bağışlanmasını gerektirmiyor mu? insan, herkesin ikiyüzlülüğüne ("insan" davranışlarının özünde hangi aptallık vardır!) meydan okurken, kendisini alevlerin içinden pisliğe, çıplaklığın karanlığına götüren yolu yeniden bulmak zorunda değil midir?"

    "baykuş, ay ışığında, yaralıların çığlık attığı bir alanın üzerinde uçuyor.
    ben de aynı şekilde kendi mutsuzluğumun üzerinde uçuyorum."

    "arkamda dürüst ve çocuksu bir fikir ve aslında çok fazla korku var. dehşet, mutsuz aşk, zihin açıklığı karışımı (baykuş!)
    akıl hastanesinden kaçmış bir deli gibiyim, deliliğim, en azından, beni daha da çok içime kapıyor. hezeyanım parçalandı. ben mi geceye gülüyorum yoksa gece mi bilmiyorum."

    "varlığın birey içine, bireyin kalabalık içine düşüşü, karanlıklarımızın içinde bir "ehven-i şer" değil midir?"

    "aşırı sofuluk dindarlığın zıttıdır, aşırı ahlaksızlık zevkin zıttıdır."

    "babalar yeşil üzümleri yediklerinde oğulların dişleri kamaştı. büyükannemin gırtlağının bende sıkılıyor olması tüylerimi diken diken ediyor."

    "ölümün önceden gizlemediği anlam yoktur."

    "düşüşün bir çığlığı söküp çıkarması gibi, bir alev yükselir... ama alev çığlık gibidir, tutulamaz."

    "en gergin dil en devingen dil değilse; yaşam, dilden -çılgınca da olsa- daha devingendir."

    "özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir."

    "öteki gecenin çıplaklığı, sonunda geceyi güçsüz bırakan (arzunun aşırılığı yüzünden) düşüncemin tek uygulanma noktasıdır."

    "beklenti, beni bilinenden kurtarıyor, çünkü kayıp zaman sonsuza dek kayıptır; önceden görülmüşün maskesi altında açgözlülükle öte yanı arıyorum: bilinmezi."

    " yaşamımın, gerekli güce sahip olduğu için, onu geceye doğru götüren bir nesnenin beklentisi olması iyidir.
    mutluluğu ararken boşuna acı çekiyoruz: gece bile bizden, onu sevme gücüne sahip olmamızı istiyor."

    "içimde hangi tan doğuyor. hangi kavranamaz ışık?"

    "ey hastalığım, bir cinayet düzeyinde, ne dondurucu coşkunluk!... artık sınırlarım yok: içimdeki boşlukta gıcırdayan şey, ölmekten başka çıkışı olmayan tüketici bir acıdır..."

    "öyle yorgunum ki! her şey basitçe veriliyken bu belirsiz tümceleri nasıl yazdım? gece ışıkla aynı şeydir... hiç de değil. gerçek şudur: içinde bulunduğum durumda, bir oyunun oynanmakta olduğu dışında hiçbir şey söylenemez."

    "ahlaksızlığın kendisi ölümün özgürlüğü olduğunda, ahlaksızlığın anısındaki ölüm sessizliği ne büyüktür! aşk, ahlaksızlık içinde ne büyüktür! ahlaksızlık aşk içinde!"

    "telefonla rahatsız edilme umudu: ayağa kalktım, pardösümü giydim, merdivenlerden indim; koridorların derinliğinde, -nihayet- insani sınırların ötesinde, düşlenebilir bir geriye dönüşsüzlük, tükenmişlik duygusu. kelimenin gerçek anlamıyla titredim. şimdi, titremiş olduğumu anımsayarak, sanki tüm yaşantımın korkaklığımdan başka bir anlamı yokmuş gibi, bu dünyada, bu titremeye indirgendiğimi hissediyorum."

    "ağlamaya hazır, başıboş dolaşırken ve klinik ışıkları (bundan daha gerçek hiçbir şey yoktur) ile kesin karanlık (ölüm) arasındaki farkı ayırt etmekte güçlük çekerken, bu dünyada bu titremeden ibarettim."

    "rüzgârın savurduğu kar suratımı dövüyor, beni körleştiriyordu. bedduam, gecenin içinde, bir kıyamet günü sessizliği karşısında yükseliyordu.
    bu yalnızlık içinde bir çılgın gibi inledim:
    -çok mutsuzum!
    sesim kararsızlıkla çınlıyordu."

    "gecenin içinde ilerliyordum: köprüleri atmış olmak düşüncesi beni sakinleştiriyordu.bu düşünce soğuğun sertliği gibi ruhuma uygundu!"

    "acı çektiğim kesin, ama bir anlamda acıdaki bu aşırılığı istediğimi de biliyordum. bu acının, işkence gören mahkûmun, açlığın devirdiği sürgünün ve tuzun azdırdığı yaraya kesmiş parmakların -çaresiz- boyun eğilen acısıyla ilgisi yok. bu kudurmuş soğukta, deliye dönmüştüm. içimde anlamsız bir enerji olarak uyuyan şey kopacak gibi gerilmişt."

    "titremelerim, beni, kavranabilir uzamdan daha öteye yayılan bu sessizliğe açıyor. uzaktaydım, sakin düşüncelerin dünyasından çok uzaktaydım."

    "bilme susuzluğumu birkaç dakika sonraya bırakmak zorundaydım. kendimi bir ölü gibi çarşafların içine hareketsiz terk ederken, unuturken, "ne oluyor?" sorusunda bir tokatın neşesi vardı."

    "düş, uyku duygusu. konuşmak zorundaydım, ama vefasız belleğim, ne pahasına olursa olsun söylemek zorunda olduğum şeyi benden gizliyordu."

    "kötülüğün kapsamını ölçerken yalnızdım: hiç bitmeyecek bir dinginlik. önceki günün aşırılığı boşunaydı! en uç zihin açıklığı, inat, mutluluk (rastlantı) beni yönlendirmiş olanlar bunlardı:
    şatonun ortasındaydım, ölünün evinde oturuyordum ve sınırları aşmıştım."

    "yine de düşün! bundan böyle senden hiçbir şey kaçamaz. tanrı olmasa da, yalnızlığının içindeki bu parçalanmış yakınma, muhtemel olanın en uç sınırıdır: bu anlamda, evrende, ona boyun eğmeyen hiçbir unsur yoktur! yalnızlığın hiçbir şeye boyun eğmemiştir, her şeye hâkimdir ve sonsuz bir zayıflık bilinciyle, tam da imkânsızlık duygusundan ibarettir!"

    "çıplaklık ölümden başka bir şey değildir ve en tatlı öpücüklerde, bir farenin yendikten sonra ağızda kalan tadı vardır."

    "ama ayak izlerimi silmek istiyorum."

    "bu düşünce şimdi beni isyan ettiriyor.... tıpkı onun kendisini boğacak suya isyan etmesi gibi."

    "ölü ve ben, kavranamaz bir imkânı sonsuz bir yumuşaklıkla yaşama duygusu: ölümün kısmen ölçülü ve görkemli aptallığı, bir yatağın üzerindeki ölünün bilmem hangi tuhaflığı, şakacılığı -daldaki kuş gibi- asılı olmayan hiçbir şey yoktur, bir peri sessizliği..."

    "şimdi beni içine alan durumu aşağı yukarı hiçbir şey, hiçbir gün ortadan kaldıramaz; yaşamın ve yaşamın imkânsızlığının onlara sormadığı hiçbir soru bana da sorulmadı. ama kör güneş ve kör edici ışık tüm gözlere tanıdık olduğu halde, hiç kimse bu ışığın içinde kaybolmuyor."

    "ormanın insansız sessizliğinde, karanlık, yüklü bulutların kurşuni, bunaltıcı ışığı altında, ardından adalet ve intikam gelen suç’un gülünç görünümüyle, kaygı içinde ilerleyişime neden olan neydi?"

    "ölümün berrak kokusunun duyuları coşturduğu, parçaladığı ve korkutuncaya dek gerginleştirdiği uzamın boş bir bölümünde, ölü, ben ve ev, dünyanın dışında asılıydık."

    "eğer yarın -çınlayan- kolay sözlerin dünyasına girersem, bir hayaletin kendine insan süsü vermek istemesine rağmen yapmak zorunda olduğu gibi gizlenmek zorunda kalırım."

    ek: kitaptaki şiirleri de ekleyeceğim sonra.
  • içsel olarak geceyi deneyen:

    "ölgün ışığa susamış yürek
    okşamaları tutumlu kullanan karın
    sahte güneş sahte gözler
    vebayı besleyen sözcükler

    toprak soğuk bedenleri sever.

    donmuş gözyaşları
    kirpiklerin kaypaklığı

    ölü dudakları
    kefareti ödenemeyen dişler

    yaşam yokluğu

    ölüm çıplaklığı

    yalandan, duyarsızlıktan, dişlerin takırdamasından, anlamsız mutluluktan, gerçeklikten, körleştirici yaşamın reddedişin birikmesinden doğan en küçük parçası kuyunun dibinde, ölümün dişe dişliğinde, bu parçadan kaçıyorum, o diretiyor; alna şırınga edilen birazcık kan gözyaşlarıma karışıyor ve uyluklarımı yıkıyor, aldatmadan, yüzsüz cimriliklerden doğmuş en küçük parça, kendine ilgisizliği göğün yüksekliğinden daha az değil, ve celladın, çığlıksız bırakan patlamanın katışıksızlığı.

    sahte bir uykunun oynadığı
    bir tiyatroyu kendi içimde açıyorum
    amaçsız bir hile
    beni terleten bir utanç

    umut yok
    ölüm
    üflenen mum."

    georges bataille
  • "ölümün gürlemesi
    evreni dolduruyor

    çok fazla sevinç
    tırnakları ters döndürüyor.

    sonsuz derinlikte
    gördüğüm gökyüzünden farklı
    titreşen bu ışık noktalarını değil de
    tan gibi kör eden
    bir gökten daha büyük
    alev sellerini taşıyan
    çölleşmiş enginliği
    hayal ediyorum

    kırıklarla zebralaşmış
    biçimsiz soyutlama
    unutuşların boşlukların
    yığılması
    bir taraftan özne ben
    ve diğer taraftan nesne
    içinde ağlarken döküntüleri
    güçsüzlükleri
    hıçkırıkları
    düşüncelerin uygunsuz horoz çığlıklarım
    attığım
    ölü kavramların lime lime edilmiş evreni

    bir sandık sahte diş gibi
    sonsuz kendini beğenmişliğin fabrikasında
    ey üretilmiş hiçlik

    sandığa eğilmiş ben
    isteği kusma isteğim
    olan ben

    ey başarısızlık
    beni uyutan esrime
    bağırdığımda
    artık ben yokken
    olan ve olacak olan sen
    sağır x
    kafamı kıran
    dev tokmak."
  • "ölümün berrak kokusunun duyuları coşturduğu, parçaladığı ve korkutuncaya dek gerginleştirdiği uzamın boş bir bölümünde, ölü, ben ve ev, dünyanın dışında asılıydık." georges bataille