şükela:  tümü | bugün
  • harbici bir putin analizi yapan dikkate değer yazar.
  • az ama oz yazan, rusya ve rusya konusulan cografyalar hakkindaki bilgisi agzimi acik birakmaya devam eden yazardir.

    ukrayna ve kirim'daki son gelismeleri anlattigi/yorumladigi yazilari, rusya'nin icinden gorebildiklerimden bile fazlaydi.

    izlemeye (okumaya) devam ediyoruz...
  • sözlüğün ciddiyetini kaybettiği, ipini koparanın gelip her konuda bir şeyler zırvaladığı şu günlerde özellikle yıkılan sovyetler birliği üzerinde günümüzde yer alan(ağırlıklı olarak rusya ve ukrayna) ülkelerle ilgili verdiği bilgiler ve yaptığı analizlerle sözlüğümüzün "kutsal bilgi kaynağı" sıfatına katkı yapan ender yazarlardan.
  • severek takip ediyoruz.
  • diğer başlıklarda yazacağım yazılar aşağıda çizdiğim dünya görüşüm çerçevesinde değerlendirilmediği sürece yazdıklarımdan farklı anlamlar çıkarmanız muhtemeldir. uzun bir yazı olup sabırla sonuna kadar okunmasını öneririm.

    bilimsel sosyalizmin temelini teşkil eden diyalektik, var olan her şeyin kendi iç dinamiği olduğu ve sonsuz sayıda dinamiğin hüküm sürdüğü evrende soyutlama yöntemiyle bu değişimin dinamiklerini ve yasalarını yakalamaya çalışır. burada kullanacağım yöntem özü itibariyle bu yönde bir çabanın ürünü olarak değerlendirilmeli,

    materyalist tarih anlayışının öngördüğü gibi insanlık tarihinin ilk evrelerinde insanlar komünler halinde yaşıyordu. toplumun her bireyinin yetenekleri ölçüsünde katıldıkları ilkel üretim süreci içinde elde edilen yiyecek ve giyecekler toplumun bireylerine ihtiyaçları ölçüsünde dağıtılırdı. marksist anlayış, bu ilkel komünal toplumdaki üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişmesi önünde bir engel olması nedeniyle yıkılması sonucunda farklı evrelerden geçtikten sonra, yine insanlığın önüne gelecek kaçınılmaz bir durum olduğunu öngörür. tabi yeniden ortaya çıktığında üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel olma hali kalmamış olacaktır.

    herkesin her anlamda eşit olduğu ve her şeyin günlük üretilip günlük tüketildiği komünal toplumlar giderek üretim araçlarının biriktirildiği, bazı üyelerinin "şef" ya da "ruhani lider" olarak öne çıkaracağı sınıflı toplumlara dönüşmeye başlamıştır. yeni yaratılan kurumlarla kendini daha fazla üretecek, daha fazla biriktirecek şekilde örgütleyen toplumlar, elde ettikleri bu gücü aynı beceriyi gösteremeyen toplumların kaynaklarına tümüyle el koymak ya da kısmen ortak olmak suretiyle daha da güçlenir olmuşlardır. dolayısıyla ilkel komünal toplumlar çoğunlukla tasfiye olmuşlar ya da kimselerin ulaşamadığı ya da ulaşmaya gerek görmediği ormanlık-dağlık bölgelere sıkışıp kalmışlardır.

    görüleceği gibi ilk çağlardan beri toplumlar kendi kaynakları kadar komşu toplumların kaynaklarını kullanmaya meyilli olmuşlardır. bu eğilim toplumu kendi iç dinamiklerini geliştirmeye teşvik ederek güçlenmesini sağlamakta ve bunun yanı sıra komşu toplumların varlıklarını kullanmalarına da imkan vermesiyle bu güçleri katlanarak artmaktaydı.

    modern çağda emperyalizm olarak herkesin keyfine göre kullandığı kavramın özü de zaten ilk çağlarda da var olan toplumlar arasındaki eşitsiz ilişkiden başka bir şey değildir. komşu toplum üzerinde kurulan baskı ile yaratılan fiili durumda son tahlilde zayıf toplumdan güçlü topluma kaynak aktarımı yapılmaktadır. yani devletlerin var olduğu bir dünyada, bütün devletlerin üstünde, devletler arasındaki ilişkilerin eşitlik ilkesine uygunluğunu denetleyen bağımsız bir otorite olmadığı sürece, her devlet kendi ölçüsünde emperyalisttir. hiç bir emperyalist özelliği olmayan devlet var ise de bu onun iradesinden kaynaklanmaz. bu durum onun yalnızca kendi çıkarlarını dayatabileceği daha bir zayıf komşusu olmadığına işaret eder, yani emperyal ekosistemin son halkasından başka bir şey değildir. böyle bir toplumun tek şansı, emperyalist güçler arasındaki çatışmalarda doğru cephede yer alarak ganimet sofrasına ucundan da olsa uzanma olanağı yaratmaktır.

    "ulusal çıkar" dediğinde herkesin hazır ola geçtiği durumda, aslında çoğu zaman söz konusu olan, o ülkenin başka ulus ya da devlete dayatacağı kendi emperyal çıkarlarından başka bir şey değildir. etnik kimlik, inanç ya da sosyal statü dayatmaları özünde emperyal çıkar dayatmasından başka bir şey değildir. zaten genişleme ya da çoğalma güdüsünün olmadığı toplum ve varlıkların bu güdüye sahip olanlarca tasfiye edileceği de basit bir doğa kanunu değil midir? bu güdünün kontrol edilmesi bir ortak iradenin kurulması durumunda mümkün olacaktır. zaten dünya olarak bu durumun arefesindeyiz, bu ortak iradeyi yaratamazsak, uygarlığımıza doğanın her halükarda vereceği sonu öne çekmiş olacağız.

    işte üretici güçlerin gelişmesinin yeni üretim ilişkileri ile mümkün olduğu, diğer toplumların kaynaklarına da el konularak yaşanan süreçler insanlığı bugüne kadar getiren eylemlerin özü olmuştur.

    bu tarih anlayışının eksikleri olabilir ama bir perspektife sahip olması nedeniyle, ulusçu, dinsel kökenli ya da egemen olmasıyla sonun geldiğini iddia eden liberal tarih anlayışlarından çok daha gerçekçidir. çünkü materyalist tarih anlayışı diğer tarih anlayışları gibi bir kutsal fikre dayalı değildir, tam tersine tarihin dinamiklerini, gelişmesine ivme kazandıran ilişkileri objektif olarak göz önüne alırken, bir ön kabul olacak kutsal, değişmez gerçeklerden hareket etmez.

    ilkel komünal toplumdan köleci topluma, köleci toplumdan feodal topluma geçişler insanlık tarihinin en uzun dönemlerini oluşturmuştur. feodal üretim ilişkileri ise kapitalizm öncesindeki 500-600 yıllık kısa bir döneme karşılık gelmektedir. tarihin en karanlık dönemlerinden biri olarak bilinen ve orta çağ olarak adlandırılan bu dönem aslında kapitalizmin, küreselleşmenin ve modern tüketim toplumunun önünü açan bir dönem olmuştur. aynı zamanda müslüman ve hrıstiyan toplumlar arasında din savaşlarının yaşandığı bu dönem, avrupa'da aydınlanmanın üzerinde gelişeceği zemini yaratan bir çağ olmuştur. roma imparatorluğunun kalıntılarından olan pagan inançlar, yer yer hristiyanlıktan daha ileri uygarlık seviyelerine sahip olsalar bile kıta çapında ortak değerler yaratmaktan uzak olması nedeniyle, üzerinde aydınlanmanın yükseleceği bir zemin yaratamamışlardır. gerek hristiyanlığın, gerek islamın rasyonel temellerde yükselmemesine rağmen toplumlarca kabul görmesinin arkasındaki sır da burada yatar zaten. sokağa, pazara, tarlaya ve bahçeye çıktığınızda karşılaşacağınız insanların tavır ve davranışlarının beklendiği gibi olması, anlaşılır olması, bu davranışların akla uygun olarak üretilmesinden daha önemlidir.

    orta çağ karanlığının aslında aydınlanmaya zemin hazırladığının en önemli göstergeleri olarak aydınlanmanın ilk önemli usta ve eserlerinin kilise kökenli olması, aydınlanma çağının en ileri itici güçleri olan müzik, resim ve heykel sanatlarının kaynağının kilise olması gösterilebilir.

    kilise egemenliğini kayıtsız şartsız ilan ederken, kendi dışında kalan her türlü (büyücülük, uyuşturucu, kontrolsüz cinsellik içeren) sosyalleşme alanını tasfiye etmiştir. ancak daha sonra kilisenin kendi bağrından çıkan resim, heykel ve müzik gibi sanat dalları, kilise dışında sosyalleşme alanları yaratarak laik düşüncenin filizlenip gelişeceği bir düşünce ortamının oluşmasına katkıda bulunmuştur. yani bütün bu belirtiklerimden çıkan sonuç, orta çağ olmasaydı, aydınlanma olmayacak ve bugün içinde bulunduğumuz uygarlık seviyesinden çok geride olacaktık. islamiyetteki güzel sanatlar düşmanlığı da benzer bir şekilde, din dışı sosyalleşmenin laik kültürün gelişeceği bir ortama yol açacağı kaygısı değil midir zaten? islam toplumlarının geri kalmasının nedenlerinden biri de hristiyanlık gibi laik kültüre ebelik yapamaması değil midir?

    sonuç olarak, avrupa'da başlayan aydınlanma çağı sanayi devrimine yol açtı, bu da iki sınıfın yükselişine neden oldu, burjuvazi ve işçi sınıfı. burjuvazi, sanayi devriminin sonucu olarak üretimde yararlanmaya başladığı ölçek ekonomisinin önünü açabilmek için ihtiyaç duyduğu nitelikli işgücü, yığın üretimin gerek duyduğu kamu desteği ve üretilen malların ulaşacağı pazarlar açısından en uygun çevrenin ulus çapında örgütlenmiş bir devlet yapısında sağlanabileceğini gördü. imparatorlukların esas fonksiyonu kullarına vergilerini vermek şartıyla tarımsal üretim ve ticaretin güvenli bir şekilde yapılmasının sağlanmasıydı. kulların dini, dili imparatorların başlıca tasalarından biri değildi. kullar da, aynı dilden, aynı dinden çok vergi alan bir imparator yerine, dili, dini başka fakat vergisi daha adil olan bir imparatorun uyruğuna girmekten imtina etmiyordu.

    önceden farklı dillere mensup toplulukların, birbirlerinin dillerini asgari ticari iletişimin gerektirdiği kadar, söz gelimi 300-500 kelime, bilmeleri yeterliydi. ancak sanayi devrimiyle başlayan yığın üretim bu durumu radikal bir biçimde değiştirdi. eğitim önemliydi ve bunun birden fazla dilden verilmesi yine ölçek ekonomisi açısından mahsurluydu. üretilecek malların standartlarının belirlenmesi, bu standartların geçerli olacağı coğrafyanın ve üretilen malların satılacağı coğrafyanın güvence altına alınması gerekiyordu. işte ulus devlet bütün bu sorunlara cevap veren bir çözümdü. dolayısıyla sanayi devrimi imparatorlukların, ulus devlete dönüştükleri bir süreci başlatmıştı. bu durum üretici güçlerin gelişmesinin bu üretimi yapanların kendi aralarındaki ilişkileri ve genel olarak toplumu değiştirdiğine güzel bir örnektir.

    bu dönüşüm önceleri imparatorluk içinde egemen ulusun kendi imparatorluk coğrafyasını ulusal coğrafyaya dönüştürme çabası olarak başlamıştır. bu ise bağımlı uluslar için bir kimlik dayatması anlamına geliyordu. bu ulusların kimlik talepleri kendi burjuva sınıfı tarafından siyasi bir harekete dönüştürülmesi ise imparatorlukların sonunu getiren bir evreye girilmesine neden olacaktır. imparatorlukların birbirlerini zayıflatmak için diğerinin bağımlı ulusuna destek vermesi ve doğal kaynakların giderek kıt olmaya başlamasından kaynaklanan paylaşım savaşları bağımlı ulusların imparatorluklardan kopması için uygun ortamlar olagelmiştir.

    sanayi devrimiyle dünya yeni bir çağa girmiştir. bu çağın adı "tüketim çağı", toplumların adı da "tüketim toplumu'dur. bu çağın ilk dönemlerinde hem işgücünün hem de doğal kaynakların neredeyse sınırsız olması nedeniyle vahşi kapitalizm olarak betimlendiği bir aşamadan geçilmiştir. sermaye birikiminin belli bir aşamaya ulaşması sonucunda istihdamın ilk dönemlere oranla doyma noktasına gelmesi burjuvazinin işçi sınıfını kendi ürettiği malların tüketicisi olduğunu keşfetmesine neden olmuştur. tabi burjuvazinin bunu anlamasında vahşi çalışma koşulları içinde örgütlü mücadeleyi öğrenen işçi sınıfının mücadelesi ve sovyetler birliği'nin çalışan sınıflarda yarattığı beklentiler de önemli rol oynamıştır. bu dönem önemli ölçüde 2. dünya savaşı sonrasına karşılık gelmektedir.

    bugüne kadar insanlığın teknolojik gelişimine büyük katkılarda bulunan tüketim, günümüz itibariyle sürdürülemez bir aşamaya ulaşmıştır. bu söylediklerimin anlaşılması için tüketim toplumunun teknolojiyi destekleyen iç dinamiklerinden bahsetmemiz gerekiyor.

    ölçek ekonomisi yani malların yüksek niceliklerde üretilmesi ve ihtiyaçların çeşitlendirilerek üretimin desteklenmesi tüketim ekonomisinin temelini oluşturmaktadır. bütün diğer koşullar eşit olmak koşuluyla üretim kapasitesinin artışı sermaye sahibine ar-ge için daha fazla kaynak yaratma fırsatı vermektedir, ihtiyaçların çeşitlendirilmesi de tüketimi ve dolayısıyla üretimi artıracağı için yine aynı amaca hizmet etmektedir.

    ihtiyaçların çeşitlenmesinin üretimi ve dolayısıyla teknolojiyi artırışına ilişkin en güzel örnek, afrika ülkeleri ile iskandinav ülkelerinin kabaca karşılaştırılmasıdır. barınma ve beslenme ihtiyaçları doğanın büyük lütfu ile zahmetsizce karşılanan afrika ülkeleri, bu ihtiyaçların insanların büyük çaba ve emeği ile karşılandığı ülkelerden ekonomik olarak geri durumdadırlar. dünyanın kuzey küresi ile güney küresi arasındaki ekonomik gelişme farkı da büyük ölçüde aynı gerçeğe dayanmaktadır. aslında bu bahsettiğim konu iktisat teorilerinin klişeleri arasındadır. burada tekrar etmemin nedeni ihtiyaçların artışı ile teknolojinin gelişimi arasındaki ilişki dinamiğini vurgulamaktır.

    sanayi devrimi ile başlayan yığınsal üretim, doğal kaynaklara erişimi önemli kıldığından, üretim kapasiteleri hızla gelişen ülkelerin sömürgeci politikalarını teşvik eden bir rol oynamıştır. önceleri sömürgelerin yerlilerine karşı yürütülen genişleme çabaları, bu kaynağın sonuna yaklaşması nedeniyle,sömürgeci ülkelerin kendi aralarındaki çatışmalarına dönüşmüştür. bu çatışmaların zirve yaptığı durumlar ise 1. ve 2. dünya savaşlarıdır. marksist literatur bu savaşları bu nedenle haklı biçimde 1. ve 2. paylaşım savaşları olarak tanımlar.

    2. dünya savaşından sonra hem sovyetler birliği'nin çalışan sınıfları öne çıkaran politikalarıyla rekabet, hem de yığın üretimin sürdürülebilirliği için çalışan sınıfların tüketici olarak devreye sokulması zorunluluğu nedeniyle refah artırıcı politikalar görünümü altında geçmiş yüzyıllarla karşılaştırılamayacak ölçeklerde bir üretim kapasitesinin önü açıldı. gelinen aşamada tüketimi ne kadar körüklenebilirse, ne kadar yapay ihtiyaç yaratılabilirse teknolojinin o kadar geliştiği ve bunu başaran ülkelerin dünyada söz sahibi olan ülkeler konumuna yükseldiği bir dönem, sanayi devrimi sonrası insanlık tarihinin bir özeti gibidir.

    tüketim toplumu yarışında ilk kurbanımız sovyetler birliği ve sosyalizm olmuştur. sosyalizm ihtiyaç çeşitlendirmesinde doğası gereği kapitalizm kadar başarılı olmadı. merkezi planlamanın bu konuda serbest piyasa güçleri ile rekabet etmesinin mümkün olmadığı ortadadır, kaldı ki sosyalist teori daha çok ihtiyaçların karşılanmasına odaklıdır ihtiyaç yaratılmasına değil. sosyalist toplumdaki sosyal statü farklarının az olması da sosyalist toplum çalışanlarının, kapitalist toplum çalışanlarına nazaran daha az üretken olmasına yol açmıştır. kapitalist toplumda verimlilik maddi imkanları artıran bir sosyal statü değişikliğine yol açarken, sosyalist toplumda "emek nişanı" ile ödüllendirilen meziyet olmuştur. sosyalizm bu iki açıdan kapitalizmle rekabet edememesi nedeniyle 1991 yılında havlu atmıştır. sosyalist sol reel sosyalizmin yenilgisini "üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel olan üretim ilişkilerinin yıkılacağı" prensibi ile açıklayacağı yerde kapitalist komplo teorileri ile açıklama yoluna gitti. batının sosyalizmi yıkmak için gösterdiği çaba göz ardı edilemez ama aynı çabayı sosyalizm de kapitalizm için gösteriyordu. sonuçta belirleyici olan iç dinamikler oldu ve sosyalizm (şimdilik) yenilen taraf oldu.

    ikinci kurbanımız ise şu günlerde yıkılışına tanık olduğumuz kapitalist sistem olacaktır. çünkü kapitalist sistemin özünü teşkil eden tüketim toplumu günümüz koşullarında sürdürülemez bir aşamaya gelmiştir. 1991 yılında sosyalist blokun erimesi, kapitalizmin rakipsiz ebedi bir düzen olduğu şeklinde bir yanılsamaya yol açtı ve tüketim toplumu, sosyalist blokun enkazında ve sosyalist blokun etkisi altında kapitalizme sınırlı entegre olan 3. dünya ülkelerinde hızlı bir yayılma gösterdi.

    artık adına küreselleşme denilen tüketim toplumunun bütün dünyaya yayıldığı bir döneme girilmişti. ancak çok geçmeden sistemin efendisi batı yanlış giden bir şeylerin farkına vardı. fiziğin temel kurallarından biri olan "bileşik kaplar yasası" dünya ekonomisinde oynadığı rol itibariyle kendi aleyhlerine aykırı bir gelişmeyi başlatmıştı. küreselleşmenin belirleyici özelliği malların, insanların ve sermayenin dünya çapındaki dolaşımının daha önceki dönemlerle kıyaslanmayacak düzeye ulaşmasıydı.

    bunun yan etkileri hemen görülmeye başladı. batılı sermaye sınıfı yatırımlarını ucuz işgücü avantajlarından yararlanabilmek amacıyla gelişmekte olan ülkelere yönlendirmeye başladı. bu gelişmenin iki yönlü etkileri görüldü. üretimin kaydığı ülkelerde ödenen ücretler bu ülkelerin milli gelirini oluşturan faktör kalemlerinden biri olması nedeniyle bu ülkelerin milli gelirlerinde önemli artışlara yol açtı. teknoloji üretimi çok farklı ülkelere yayıldığı için stratejik bir ürün olmaktan çıkarak ticari olarak ulaşılabilir hale geldiler, bu da üretimin kaydırıldığı ülkelerin ücretlerden elde ettiği birikimlerin bu teknolojiler ile üretime dönüştürülerek batı ile rekabet edilebilir ürünler üretmesine yol açtı. artık bileşik kaplar yasası gereği ülkeler arasındaki gelir düzeyi farklılıklarının törpülenmeye başladığı bir döneme girilmişti.

    bu durum sonucu olarak bütün olarak batı blokunun dünya milli geliri içindeki payı 1991'den 2016'ya önemli bir gerileme göstermiştir. örnek olması açısından kabaca belirtmek gerekirse, 1990’lı yılların başında g7 ülkelerinin milli gelir toplamı brics ülkelerinin 8 katı iken bu oran 2010'lu yıllarda 2 kata kadar inmiştir.

    bu gelişmenin dünya politikasındaki sonuçları da gözle görünür bir şekilde karşımızdadır. 1991 yılında batı bloku gezegenimizin tek hakimi iken bugün çin ve rusya'nın başını çektiği avrasya bloğu tarafından terletilir bir konuma düşmüşlerdir. en son rusya'nın ukrayna ve suriye'de batı blokunu zor duruma düşürmesi 1990'lı yıllarda hayal edilmesi bile güç bir olaydı.

    batı blokunun nispi gerilemesi aslında blokun ana bileşenleri (abd, ab ve japonya) açısından eşit olmamıştır. blokun lideri abd dünya ekonomisindeki pozisyonunu koruması açısından en iyi durumdadır, nispi olarak küçük bir gerileme göstermiştir.avrupa birliği nispi olarak önemli ölçüde gerileme göstermiştir. ancak durumu en kötü olan japonya dünya toplam milli gelirinin 2 katına çıktığı bu dönemde bırakın nispi gerilemeyi mutlak olarak olarak da gerilemiştir.

    batı blokunun gerilemesinde iki temel neden göze çarpmaktadır. birisi doğal kaynaklara ulaşımda güçlükler, ikincisi de toplumun kendini yeniden üretimindeki (demografi) sorunlar.

    tüketim toplumunun temel taşı olan yığın üretim doğal kaynak kullanımına bağımlıdır. bütün dünya ülkeleri tüketim toplumuna dönüşüp bu kaynaklar için rekabet etmeye başladığında kıt olan bu kaynakların fiyatlarının yükselmesine neden oluyordu. batı bloku dışındaki ülkeler ham madde ve enerji fiyatlarındaki artıştan ya kendileri bunun üreticisi olduğu için ya da nispeten düşük işgücü maliyetleriyle telafi edebildikleri için az etkileniyorlardı. ama refah toplumu aşamasına ulaşmış batı ekonomilerinin bu yüksek ham madde fiyatları ile baş etme kapasiteleri sınırlıydı.

    zaten batı blokunun kendi içindeki performansına baktığımızda büyüme farklarının büyük ölçüde doğal kaynak zenginlikleri ve çevresel genişleme imkanları ile ilgili olduğunu görebiliyoruz. batı bloku içinde en zengin doğal kaynaklara sahip abd'nin dünya ekonomisi içindeki payını koruması bu nedenle anlaşılır bir husustur.

    aynı şekilde bu açıdan en fakir olan japonya'nın da en düşük performansı göstermesi de doğal bir sonuç olarak göze çarpmaktadır. avrupa ise tükenmekte olan doğal kaynaklarının yarattığı sıkıntıyı, sosyalist blokun yıkılmasının boşa çıkardığı ülkeleri bünyesine katarak bunlardaki atıl kapasiteyi kullanmak suretiyle geçici de olsa telafi edebilmiştir.

    tüketim toplumunun lokomotifi olan batı aynı zamanda toplumun kendisini yeniden üretememesi gibi bir hastalığa yakalanmış durumda. gerçekten bu ülkelerde nüfus azalması ve var olan nüfusun yaşlanması sorunu kritik bir aşamaya gelmiştir. (içlerinde en iyi durumda olan abd bile göreli üstünlüğünü aldığı göçmenlere ve bu göçmenlerin sağladığı nüfus artışına borçludur.)

    bu durum tüketim toplumunu destekleyen şirket değerlerinin geleneksel toplum değerlerinin yerini almasından kaynaklanmaktadır. geleneksel toplumların toplumun kendini yeniden üretiminin olmazsa olmazı olarak kendi inanç sistemi (hristiyanlık, islamiyet, musevilik, budizm vb.) içinde kodladığı değerler, tüketimi engelleyen unsurlar olarak dışlanır oldular. bu durumun yarattığı nüfus kaybı göçmenlerle telafi edilmeye çalışılınca öngörülemeyen ve kontrol edilemeyen sorunlar yaşamaya başladılar.

    tüketim toplumunun üretim artışını ve dolayısıyla teknolojik gelişimi destekleyen dinamikleri paradoksal bir şekilde yaşam kalitesini düşüren ve doğal kaynakları heba eden bir mekanizmaya dönüşmüş bulunmaktadır.

    tek bir örnek üzerinden mekanizmayı açıklayıp, daha sonra bütün unsurlarını saymak istiyorum. örneğimiz de sağlıksız beslenmenin tüketim toplumundaki yeri olacak. sağlıksız yani aşırı beslenmenin bütün toplumlardaki yeri, giderek artan obez ve aşırı kilolular nedeniyle gerçek anlamıyla gözler önündedir.

    şimdi bunun ekonomisine bakalım. bir ülkede aşırı tüketimin 1,000 birim olduğunu varsayalım. yani sağlıklı beslenseydi bu kadar değer tasarruf edilecekti. sağlıklı beslenilmediği için spor ve sağlık giderlerinden de tasarruf edecektik. bunu da 1,000 birim olarak öngörelim. ulaşacağımız sonuç eğer sağlıklı beslenmeyi becerseydi, bu toplumda 2,000 birim tasarruf edilecekti ve bu değerin üretilmesi için geçen zamanı insanlar dinlenme zamanı olarak değerlendirecekti, tam bir kazan-kazan durumu yani.

    durun peşin hükme varmayın, tüketim toplumu dinamikleri kazın ayağının böyle olmadığını söylüyor. böyle bir toplum, sağlıksız beslenen bir toplum karşısında dezavantajlı duruma düşecektir. çünkü sağlıklı toplum 2,000 birim tasarruf edip, bunların karşılığında insanlarını dinlendirirken, sağlıksız toplum, yani tüketim toplumu, gereksiz yere üretilen 2000 birimlik değerin örneğin % 2'si kadar arge harcaması yapacak ve sonuçta sağlıklı topluma göre teknoloji açısından bir adım öne geçecektir. zaten milli gelirleri kıyaslansa tüketim toplumu 2,000 birim öne geçmiş olacaktı.

    tüketim toplumunun, rasyonel olarak adlandıracağımız diğer topluma üstünlük sağlamasına neden olan diğer rasyonel olmayan uygulamalarını da aşağıda sıralayabiliriz. bu liste daraltılabilir, genişletilebilir ama listenin kendisi inkar edilemez bir gerçeklik olarak karşımızdadır. bütün irrasyonelliğine rağmen tüketim toplumuna dinamizm kazandırdığı için vazgeçilmezdir.

    - bugünün gelişmiş bilgi işlem teknolojisi kağıt paranın devreden çıkarılarak kayıt dışı ekonomiyi kontrol altına alabilir. ancak uyuşturucu, fuhuş ve kumar hacmindeki azalma da ekonomiyi olumsuz yönde etkileyecektir.
    - demir yolları ve toplu taşımın desteklenmeyerek ulaşıma ayrılan kaynak ve zamanın artırılması.
    - tarımsal arazilerin biyoyakıt üretimine tahsis edilmesi nedeniyle büyük bir doğa tahribatı başlamıştır.
    - hukuk sistemi. toplum kurallarına aykırılıklarla ve bunların neden olduğu sonuçlarla en etkin şekilde uğraşması gereken hukuk sistemi, gerçeği araştıran bir hukukçu heyeti yerine, tavşana kaç-tazıya tut şeklinde çalışan ve adaleti talep etmenin bile yüksek maliyetler gerektiği savcı-avukat-hakimden oluşan maliyeti yüksek bürokratik bir sisteme dönüşmüştür.
    - özel güvenlik sistemi - tüketim toplumunun yarattığı kaotik ortamın neden olduğu güvenlik sorununa bulunan yanıt, toplumsal güvenlikten bireysel güvenliğe geçişi teşvik olmuş. bir çok ülkede özel güvenlik sayısının polis sayısını geçtiği bir döneme girmiş bulunuyoruz. güvenlik sorununun kayıt dışı ekonomiden beslendiğini dikkate alarak nakit paranın dolaşımdan kaldırılmasının bu ihtiyacı azaltacağı abartılı bir saptama olmayacaktır.
    - eğitim, amacı üretim ve kültürlü yurttaşlar yetiştirmek olmalıyken, maliyetli bir süreç olarak dizayn edilerek yine tüketimi körükleyecek bir mekanizmaya dönüştürülmüştür. özellikle üniversite öncesi dönemde eğitimde dil ve matematik temelin verilmesi yeterli iken ve bunun bilgisayar destekli olarak düşük maliyetle sağlanması mümkünken bu yapılmamaktadır. şekerli yiyecekler, tv ve bilgisayar oyunlarına bağımlılıkları nedeniyle odaklanma eksikliğinden muzdarip olan çocuklara verilen eğitimin maliyeti ne olursa olsun bir yararının olmayacağı göz ardı edilmektedir, çünkü nihayetinde eğitimin amacı insanların bu sektöre para yetiştirebilmek için daha fazla çalışmaya zorlamaktır.
    - finans piyasaları, devletin finansman kurumlarına tanıdıkları imtiyazlar ve kontrolsüzlükle, halkın göz göre göre soyularak daha fazla çalışmak zorunda kalmalarına yol açan bir işleyişe sahip bulunmaktadır. ulaşılan teknolojik aşamada finansal hizmetlerin bir çoğu aracı kurumlar olmadan, kurulacak takas merkezleri vasıtasıyla doğrudan müşterilerin kendi aralarında yapacağı işlemlere dönüşmesi mümkünken bu yapılmamaktadır. forex piyasaları adı altında insanlar, kendi varlıklarını hedge etmek dışında spekülatif işlemlere teşvik edilmektedir.
    - silahlanma harcamaları da tüketim toplumu ekosisteminin doğal bir sonucudur. ulus ve devletlerin bir birleri üzerinden yarattıkları güvenlik kaygılarına dayanılarak yaratılan devasa savunma sanayi yatırımları belki de teknolojik gelişmenin en önemli unsurlarından birisi olmuştur.

    şimdi tekrar küreselleşmenin batı bloku üzerindeki etkisine dönelim ve bunların durumunun dünyamızı nasıl etkilediğine bir göz atalım. japonya'nın durumu umutsuzdu, hem doğal kaynak hem de beşeri sermaye yoksunuydu, bunun sonucuna mutlak ve nispi gelir kaybına uğrayarak katlandı. abd hem doğal kaynak zenginliği hem de dünyanın finans merkezi olması nedeniyle bu süreci fazla bir kayıp yaşamadan atladı.

    ancak abd açısından bir sıkıntı vardı, o da dünyanın nüfusunun % 5'ne bile olmayan nüfusuyla dünya egemenliğini sürdürmenin zorluğuydu, bu nedenle müttefiklere ve bu müttefiklerin kendi konumunu sağlama alacak kadar güçlü olmalarına ihtiyacı vardı. japonya'nın durumunu güçlendirecek bir olanak yoktu ama avrupa için bir şans vardı. bu da avrupa'nın sosyalizmin çöküşüyle oluşan boşluğu gidererek genişlemesiydi. buradaki amaç sosyalist dönemde doğu avrupa ülkelerinde oluşan atıl kapasitenin doldurularak, rusya’yı ekonomik ve askeri olarak kıskaç altına almaktı. bunun ekonomik maliyeti ve getirisi avrupa'ya, askeri genişlemenin maliyeti ise abd'ye ait olacaktı. günümüze kadar gelen süreçte neredeyse eski sosyalist bloku ülkelerin hepsi ya ab'ye alındı ya da bu üyelik öncesi bir statüyle ab'ye monte edildiler.

    bu sürecin ab'ye katkısı, yaşadığı demografik ve ekonomik krizi geçici bir süre de olsa erteleme imkanı vermesiydi. bu süreç şöyle işliyordu, ab sermayesi aday ülkeye kredi ve doğrudan yatırım olarak giriş yapıyor, bundan ab de hedef ülke de başlangıçta karlı çıkıyordu. ab sermayesi yaptığı yatırımın karını alıyor, ilgili ülke de artan istihdam ve ülke aktiflerinin değerlenmesi nedeniyle karlı çıkıyordu. ab fonları da bu sürecin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için alt yapı yatırımlarını finanse ediyordu. ancak bu süreç avrupa'nın doğal kaynak sıkıntısına bir çözüm değildi ve ekonomik büyümeyi devam ettirmek için yeterli değildi. bu nedenle yeni ülkelerle de genişlemelere devam etmeleri gerekiyordu. avrupa açısından nihai hedef kendilerine sibirya ve asya'nın kapılarını aralayacak olan rusya idi. vladimir putin yüzyılımızın başında iktidara gelmesiyle uygulamaya başladığı politikalarla doğal gaz ve petrol ürünleri başta olmak üzere doğal kaynakları ya devlet elinde toplama ya da bu kaynakları bünyesinde bulunduran rus şirketlerini rusya'nın hedefleri doğrultusunda yönlendirme yoluna gitti. bu sayede ab ve abd'nin rusya doğal kaynakları üzerinde söz sahibi olmaları engellendi. sonuç olarak ab doğal kaynak ve ham maddeler için daha çok kaynak ayırmak zorunda kaldığından büyümesi ve genişlemesi sekteye uğramaya başladı. bu durum ab-abd blokunun rusya ile çatışmasının temel nedenidir.

    ab'nin derdine derman olacak diğer proje ise bop (büyük ortadoğu politikası) idi. abd, ab genişlemesini rusya'nın sınırlarına doğru devam ettirirken paralel bir genişlemenin temellerini orta doğu'da atmaya başladı. 2002 yılında iktidara gelen akp'nin çizdiği ılımlı islam profili yeterli bulan abd, türkiye'yi bop'un ab'ye monte edilmesinde merkezi konuma yerleştirdi. herkes hatırlar, ab üyelik görüşmelerinin her kritik aşaması abd'nin türkiye lehine müdahalelerine sahne oluyordu. bu süre içinde türkiye fiilen ab'ye üye yapılmasa bile ab'nin genişleme politikalarından, sağladığı krediler ve doğrudan sermaye yatırımları yoluyla yararlanmaya başlamıştı. abd ve ab orta doğu coğrafyasında genişleme koşullarını oluşturabilmek için bu ülkelerin merkezi hükümetlerini demokratik olmadıkları gerekçesiyle hedef haline getirdiler. başta suudi arabistan olmak üzere bölgedeki teokratik müttefiklerin rejim değişikliği müdahalelerinden muaf tutulmaları bile sorunun demokrasi sorunu olmadığının çok güzel bir göstergesiydi.

    akp liderinin bop eşbaşkanı olduğu dönemde abd, neocon çevrelerde daha saldırgan bir stratejinin planları üzerinde çalışıyordu. yeltsin dönemi rusyası çok zayıf olduğundan giderek kendiliğinden dağılacak bir ülke görüntüsü veriyordu. gizliden gizliye destekledikleri kafkaslardaki radikal islamcı isyanın ve ülke içindeki sosyal çürümenin rusya'nın dağılmasına yeteceği düşünülüyordu. üstelik batı yanlısı oligarklar kendilerine hizmet edeceklerini düşündükleri putin'ı başkanlığa kendi elleriyle getirmişlerdi. bazılarına göre putin sürpriz yaptı, bana göre ise rusya'nın iç dinamikleri baskın çıktı ve ülkeden bu oyunun tutmayacağı sinyalleri gelmeye başladı. kısa sürede putin'in radikal islamı tasfiye edeceği ve merkezi hükümetin otoritesini tüm ülkeye yayacağı anlaşılmıştı.

    bu gelişmeler üzerine batı hem avrupa'da hem de ortadoğu'da radikal bir genişleme ve dizayn girişimleri başlattı. ırak - libya - suriye savaşları, avrupa ve orta doğu'daki renkli devrimler hep bu politikanın ürünleriydi. burada görünen hedef ilk etapta rusya olsa da asıl hedef avrasya idi.

    bu aşamada batı açısından beklenmeyen iki gelişme oldu.

    birincisi putin liderliğindeki rusya'nın beklenenden dirençli çıkarak batının bu politikasını boşa çıkarmasıydı. ikincisi ise türkiye'nin orta doğu'da lideri olduğu bir islam birliği projesini devreye sokmasıydı.

    önce birinci gelişmeyi açalım. batının desteği ile ukrayna'da 2004 yılında iktidara gelen turuncu hareket başarılı olduğu takdirde önce beyaz rusya, gürcistan, ermenistan olmak üzere, daha sonra kazakistan'dan başlayarak orta asya ülkelerine ulaşacak ve rusyayı tam anlamı ile kuşatacak bir "devrimler" silsilesi yaşanacaktı. ancak putin batı'nın ukrayna üzerinden yürüttüğü saldırıyı 10 yıllık bir sürecin sonunda tümüyle boşa çıkardı. ukrayna bugün itibari ile 3 açıdan darbe almış bir ülke olarak rusya'dan çok ab'nin başındaki bir problem olarak varlığını sürdürmektedir. bunlar, kırım'ın rusya'ya katılması, doğal gaz transit gelirlerinin dibe vurması ve topraklarının bir kısmı üzerinde egemenliğini yitirmesidir. rusya ukrayna'ya vurduğu bu darbelerle bölge ülkelerinin kendine yönelik düşmanca girişimlerinin pahalıya parlayacağı mesajını net olarak vermiş oluyordu. zaten arada gürcistan üzerinden yürütülen çatışma da benzer bir etki yaratmıştı bölgede.

    ikinci gelişme, türkiye'nin batının orta doğu projesine darbe vurmasıydı. bu batının gafil avlandığı bir durumdu. iktidara abd'den aldığı icazetle gelen erdoğan yaklaşık on yıl boyunca batı'nın dümen suyunda gitti. batının finansman desteği ile teknolojisini olmasa da halkın refahını yükselterek iktidarını pekiştiren erdoğan, orta doğu'da oluşacak bir müslüman kardeşler kuşağının liderliğini üstlenerek küresel bazda söz sahibi olabileceği hesabını yaptı ve politikalarını hem içerde hem dışarıda bu yönde değiştirmeye başladı. mısır'da müslüman kardeşler iktidara gelmişti, suriye'deki ayaklanma cihatçıların kontrolüne geçmişti. suriye'nin kısa zamanda düşeceğini hesaplayan erdoğan, batıya kendi koşullarını dayatmaya başladı. batı ittifakı genişlemesi sırasında merkezi hükümetlerin zayıflatılmasını ana politika olarak belirlemişken, karşısında bir blok olarak beliren siyasal islama göz yumması mümkün değildi. üstelik bu birlik tüketim toplumunun malların, sermayenin ve insanların serbestçe dolaşımına sınırlamalar getirecek bir dünya görüşüne dayanmaktaydı. bu noktada hem batının hem de türkiye'nin planlarının bozulduğu bir evreye girilmişti artık. batı ve türkiye'nin suriye'nin geleceğinin şekillenmesinde anlaşmazlığa düşmesine yol açan bu gelişme, iran ve rusya'nın suriye'de rejim lehine müdahalesi ile birleşince, suriye özelinde ve bop genelinde batı için bir yenilginin kapısı açılmış oluyordu.

    batı aslında şu anda bile siyasal islam ile flört etmeye devam etmekte ve gelecekte kendi politikalarına uyum sağlayacakları ile umuduyla medya desteği sunmaktadırlar. bunun iki nedeni olduğunu düşünüyorum.

    birincisi ab'nin giderek azalan iş gücünü şu anda müslüman nüfus ve müslüman ülkelerden gelen göçmenler telafi etmesidir. siyasal islamın tümüyle karşıya alınması, bu akışı kesecek ve mevcutların da radikalleşmesine neden olacaktır. bunun hem ekonomik hem de sosyal açıdan olumsuz sonuçlara yol açması kaçınılmazdır.

    ikincisi, batı tarafından siyasal islamın rusya ve çin'e karşı kullanabileceği jeopolitik bir araç olarak görülmesidir. islam coğrafyasındaki tam bir sekülerleşme batının işine gelmemektedir. batı kontrolü altına almaya çalıştığı avrasya ile ilgili planlarında siyasal islamı kendi cephesinde tutmak istemektedir.

    işte bu nedenlerle batı, suriye'de amacını şeriat düzeni kurmak olarak belirlemiş olan cihatçı grupları "ılımlı muhalefet" olarak tanımlamaya ve desteklemeye devam etmektedir. batı'nın yalnızca ışid ve el nusra'yı terörist ilan etmesinin altında da bu neden vardır. ışid, batı karşıtlığını, batılı sivilleri acımasızca infaz etmesi, el nusra, abd'nin bir numaralı düşmanı el kaide'ye bağlılığını bildirmesi nedeniyle batı tarafından kerhen kara listeye alınmışlardı. şuna eminim, ışid'in infaz ettikleri arap, rus, acem olsaydı ve el nusra el kaide'ye bağılılığını bildirmeseydi, bu iki örgüt batı desteği almasaydı bile, batı'nın hedefi olmayacaktı. bu dediğimi destekleyen bir gelişme de yaşandı aslında. el nusra 2-3 ay önce adını değiştirerek el kaide ile bağlarını kestiğini ilan etti. yani el nusraya bu aşamada batıyı karşısına almasının yanlışlığını anlatan sponsorlarının ( türkiye, suudiler ve bunlara bu aklı veren neoconlar) bu yaklaşımı yukarıdaki öngörümün ne kadar doğru olduğunu ortaya koymaktadır. batı ilk tepki olarak bu değişimin el nusra'nın "terörist örgüt" listesinden çıkarılmayacağını açıkladı. söylediğim mekanizmanın bu kadar açık çalışması kuşku uyandıracağından bu yola gittiler ve işi zamana bıraktılar. aslında el nusra bu açıklamayı doğu halep'in kuşatması için yapacağı saldırının bir kaç gün öncesinde yapmıştı amacı da burada batının desteğini almaktı. el nusra istediği askeri desteği almasa bile doğu halep'teki tasfiye edilirken batı basınından önemli ölçüde destek gördü. 7 yaşındaki twitter fenomeni ve beyaz baretli efsaneleri bu desteğin önemli göstergelerinden biriydi.

    ancak günümüzde batının siyasal islamla flörtü sürdürülemez aşamaya gelmiştir. ab'nin doğuya doğru genişlemesinin sekteye uğramasının büyümeye ve dolayısıyla istihdama olumsuz etkileri olmuştur. serpilmesini teşvik ettikleri siyasal islam hem bünyelerinde bulunan müslüman azınlığı radikalize etmiş hem de orta doğu'da yaratılan kargaşadan kaçarak gelen müslümanların ülkelerindeki radikalizmi beraberlerinde getirmesine neden olmuştur. bu da sonuçta batı toplumlarında göçmenlerle yerleşikler arasında fay hatları oluşmasına yol açmıştır.

    aslında radikal islamın avrupa'da taban bulmasının bir nedeni de tüketim toplumunun yalnızca doğal kaynakları talan etmekle kalmayıp, toplumların tarihsel süreçte ürettiği geleneksel değerleri yerine yeni değerler koymadan tahrip etmiş olmasının önemli bir rolü bulunmaktadır. yani tüketim toplumları yanızca doğal kaynakları değil, toplumun kendini yeniden üretiminin temel taşı olan geleneksel değerleri de erozyona uğratmıştır.

    hazzın özgürlük taleplerinin merkezine konduğu tüketim toplumunda cinsellik, uyuşturucu kullanımı ve oburluk, tüketimi ve dolayısıyla ekonomik faaliyetlerde artırımı desteklediği için teşvik edilir olmuştur.

    insanlık tarihine baktığınızda uygarlığın bu haz kaynaklarını kısıtlayan geleneksel değerler üzerine inşa edildiğini görürüz. bu söylediğim geleneksel değerlere övgü anlamına gelmemelidir, söylemeye çalıştığım bu değerleri yok ettiğinde ortaya çıkacak sosyal sonuçların öngörülmez olduğudur. diyalektiği yöntem olarak benimsemiş biri olarak mutlak, kutsal ve değişmez değerlerin olmadığı biliyorum ama yok olduklarında yaratılmasına dayanak olduğu toplumların nereye savrulacaklarını hesaplamamak çok olumsuz sonuçlara yol açabilecektir. ancak teknoloji rekabeti içinde olan ve bu yarışta geri kalma lüksüne sahip olmayan tüketim toplumları bunu hesap edecek durumda değildirler. bu değer kaybı tüketim toplumlarının demografik göstergelerinin bozulmasına yol açmaktadır. kaybedilen nüfusun göçmenlerle teşvik edilmesi ve bu göçmenlerin bu toplumlara uyum sağlayamamasının getirdiği sorunlar tüketim toplumu dinamiğinin doğal sonuçlarıdır.

    şu ana kadar yazdığımızı özetlersek; tüketim toplumu, varlığını sürdürebilmek için genişlemesi gerekirken rusya engeline takılması ve demografilerindeki bozulmanın yarattığı sorunlarla yüzleşmesi sonucunda bu durumun sürdürülemezliğinin işareti olarak yeni siyasi aktörlerin sahneye çıkmasına neden olmuştur. abd’de trump’ın siyaset sahnesinde parlamasını ve avrupa’da sistem dışı sağ ve sol partilerin ortaya çıkışını bu çerçevede görmek gerekiyor.

    ancak dış politikada genişleme politikasına son verilmesinin bu ülkeler açısından sonuçlarının ne olacağını bugünden öngörmek mümkün değildir. bu nedenle hem trump'ın hem ab yeni sağının belli bir aşamada geri dönüş yapma olasılığı mevcuttur. özellikle abd açısından orta ve uzun vadede doların rezerv para olmaktan çıkmasına varacak bir süreci tetiklemesi mümkündür. kurulacak yeni dünya düzeninde abd'nin böyle bir durumdan çok olumsuz etkilenmemesinin bric aktörlerince sağlanması gerekir. burada rusya devlet başkanı putin kilit önemde rol oynayacak gibi görünüyor. yıllardır batının rusya'yı ötekileştirici politikalarına rağmen putin'in batıyı toptan hedef almak yerine eleştirilerini batılı neoconlarla sınırlı tutması böyle bir ihtimali geçerli kılmaktadır.

    insanlığın önündeki sorunlar devasa boyutlardadır, iki kampın çatışmasının insanlığı felaketlere sürükleme potansiyeli çok büyüktür. komplo teorilerine sarılmak yerine sorunların temelinde yatan dinamiklere dikkat çekmek istedim kısaca. türkiye gibi etnik ve inanç fay hatlarına sahip ülkelerin kendi sorunlarını bu iki kampın çatışmasının yaratacağı kargaşada çözme planları da bu nedenle çok tehlikelidir. türkiye'de pompalanmak istenen avrasyacılık akımını da bu çerçevede okumak ve anlamak gerekir.

    sonuç olarak söyleyeceğim şudur; insanlık rekabeti ve bu amaçla çatışmayı kullanma politikasında çıkmaz bir noktaya gelmiştir. çünkü doğal kaynakların israf edilmesinde hızla dönülmez bir noktaya doğru gitmekteyiz. doğal kaynakların daha tutumlu kullanıldığı yeni bir dünya düzeninin kurulması insanlığın önündeki en mantıklı hedeftir. ben diğer başlıklardaki yazılarımda bu çatışmanın sınır noktalarındaki batı politikalarını teşhir etme çabasında olacağım. bunun bir batı karşıtlığı olarak değil, çok kutuplu yeni bir dünyanın oluşumuna set çekmeye çalışan güçlere karşı eleştirel yaklaşım olarak okunmasını öneririm. egemen güç çin olsaydı ve iktidarını paylaşmak yerine çatışmayı seçseydi hedefim onlar olurdu kuşkusuz.

    insanlık tarihi neandertall-homo sapienlerden beri 100 binlerce yıllık bir ortak geçmişe sahipken, okullarda öğretilen yakın tarihlerle insanların ortak noktalarından çok farklılıklarına vurgu yapılmakta ve ileriye dönük zihinsel çatışma zeminleri yaratılmaktadır.

    dünya artık küçük bir köydür, kaynaklarımız sınırlıdır, bu kaynaklar için kavga ederken daha da fazla bir kaynak israf etme durumundayız. geleceğin politikaları bu gerçekler üstüne oturtulmalı ve enternasyonalist bir karakter taşımalıdır. kurtuluş çatışmada değil birlikte sorunların üzerine gitmektedir.
  • dün akşam bana yardım amacıyla mesaj atan fakat benim kendisine cevap veremediğim yazar kişisidir.
  • mesaj alımını derhal açması gereken yazar. çaylak muamelesi yapmasın bize. :)
  • (bkz: #66188533) buyrun "ivedilikle klonlanmasi gereken suser" entrysi. bu arkadas görüldügü yerde kiskivrak yakalanip en yakin laboratuvar'da cogaltilmali.
    gercekten tebrik ederim, copy-paste degil bu. hatta emek falan da degil. suser bildigin uzayli.
    varolsun.