şükela:  tümü | bugün
  • gönül özgül'ün yazdığı, altın kitaplar yayınevi tarafından 1995 de basılan roman.
    romanın baş kişisi olan hanım kızımız fakirlikten, sefaletten bıkmış usanmıştır. yüksek okullara gitmek,meslek sahibi olmak,kendisine ve ailesine rahat bir yaşam sürdürmek ister.ancak iki senedir lise 1 de takılıp kalmış,daha ileriye gidememektedir.
    kitapta kızın bunalımları, hayalleri,yalnızlığı falan anlatılır. konu itibariylebir genç kızın gizli defterinin tam zıttıdır.sanki yazar özellikle o kitabı alıp herşeyi tersine çevirmiş,ortaya lise defterleri'ni çıkarmıştır.ama sonuç pek birşeye benzememiştir haliyle.
    kitaptaki en ilginç kısım kahramanların nerdeyse hergün sinemaya gitmesi günde iki üç film izlemesidir.bir anlamda hayallerde yaşarlar falan filan..
  • ayni lisede okumus insanlarin lise donemindeki olaylardan bahsederken kullanabilecekleri laf
  • ilkgençlik kitaplarından olmakla beraber, gençlerden uzak tutulması gereken kabus bir kitaptır. bütün kitapta döne döne aynı sahneler aynı bunalımlar tekrarlanır durur. kardeşleriyle, anne babasıyla hiç anlaşamayan ve çıldırmış gibi defterler dolusu günlük tutan manyak bir kızdır kitabın kahramanı. ipek ongun kitapları ne kadar sevgi kelebeği modundaysa bu da tam tersidir. zaten ergenlik dönemi hezeyanlarıyla kendini dağıtmış bir genç bu kitabı okursa herhalde iyice bunalıma girer. maalesef gereksiz bir kitaptır. ama yazarı ilki çok matahmış gibi bir de devamını yazmıştır.
  • nasıl ve ne şekilde karşılaştığımı hatırlayamadığım bir kitap bu. zira hiçbir zaman çok satan ve bilinen bir kitap olmadı. ortaokul dönemimde içimi karım karım karartsa da, ipek ablamızın gençlik serilerinden sonra yuzumuze tokat gibi çarpmış bir kitap olmuştur. kitap, kitabın kahramanı sevgül' ün günlüğü şeklinde kurgulanmış. gunluge basladıgında kız lise 1 ya da 2' ydi, geçen sürede cebirden geçememiş, okuldan atılmıştı. ama bildiğin içim şişmişti- zira kız kaç kez dersi tekrar aldı, kaç ikmale kaldı, halledemedi gitti cebiri. birde okuma sevdalısı ki sorma gitsin. bide leyla sayar hastasıydı kız hatırladığım.. bu kitabın bir de devamı çıkmıştı lise defterlerinden sonra diye..
  • gönül özgül'ün otobiyografik izleri hayli yoğun romanı... devamı da vardır, lise defterleri 2 ve lise defterlerinden sonra diye...

    adının çağrıştırdığının aksine, "heyyoooo liseli eheh" değil, tam bir istanbul, tam bir sefalet panaromasıdır. bence kitabı iyi ve üstün yapan şey de budur, gerçekliği. sanki türkiye'de kaç liseli kız ipek ongun hayatı/kafası yaşayabilmiştir? kendisinin poposundan kelebekler saçan kitaplarına inat, bu kitaplar, bir kız, 2 kız kardeşi ve anne babasının kasımpaşa'da yanından lağım akan, içinde tuvaleti olmayan evlerde yaşamasını anlatır, biriken kira borçlarını ödeyemediklerinden sık sık gece yarıları evlerini boşaltıp başka evlere yerleşmelerini anlatır, kızın zar zor okumaya çalışırken anlayışsız hocalar yüzünden derslerden kalıp, son umudu olan okulundan da atılmasını anlatır.

    üstelik karakterler o kadar gerçektir ki... kapalı çarşı'da terzi baba, sürekli kavga eden ebeveynler, kıt kanaat yaşam, güzel kız kardeşin burnu havada oluşu, baş karakterimizin benim sinemalarım kitabındakı gibi hayatı unutmak için sinemalara, filmlere sığınışı...

    aklımdan çıkmayan üç sahne var mesela... bir tanesi, güzel kız kardeşe aşık olan ve galiba akrabadan sayılan bir subay çocuğun onlarda kalması. çocuğu misafir ederler, ev iki göz olduğu için, anne-baba bir odada, diğer herkes ise öbür odada yatar, yer yataklarında.. sonradan öğrenirler, o subay çocuğun kızın vesikalık fotoğrafını gösterip gösterip "olm beni kızla aynı odada yatırdılar hueheue" diye erkek piçliği yaptığını... "başka yatıracak yerimiz mi vardı ki?" diye yazar kızımız.

    bir diğeri komşu kızının sevgilisiyle yatması sonucu, annesinin onu "delik tava!" diye bağıra bağıra dövmesidir. kızın sevgilisi de "gelip önüme yatmış yap beni demiş, yapmaz mıyım?" diyordu.. daha nasıl bir gerçekçilik bekliyorsunuz?

    ve üçüncüsü... kızımız, sekretelik filan gibi bir iş aramaktadır, daktilo öğrenmiştir. biri, babasına "filancayı gör belki yardımcı olabilir" demiş, adamın adını adresini bir fişin arkasına yazmıştır. oraya gittiklerinde, resmi bir kurum olduğu için dışarıdan eleman almanın mümkün olmadığını, kızın sınava girmesi gerektiğini söylerler. babası, konuştuğu kişiye arkası yazılı fişi göstermediği için kıza kızar, kız ise, adı-sanı belli olmayan birinin, üstelik bozuk ve imla hatalarıyla dolu bir türkçe ile bir fişin arkasına karaladığı yazıdan medet uman babası için üzülür, çaresizliklerine lanet eder...

    ben hayatımda, hiç bu kadar gerçekçi bir "gençlik" kitabı okumadım, okuyan beri gelsin. yeraltı sineması yönetmenlerinden ayıla bayıla izlediğimiz tabutta rövaşata, masumiyet, meleğin düşüşü tadına sahiptir bu romanlar. ki şu vakte kadar filme çekilmiş olmalıydılar bence.. evet karamsardırlar, ama herkesin hayatı güllük gülistanlık mı? bence asıl bu sebeple okuyun okutun çoluğunuza çocuğunuza etrafınızdakilere, fildişi kulelerine hapis kalmasınlar, yaşadıkları ülkeden öylesine kopuk, türkiye'nin gerçeklerinden öylesine bihaber olmasınlar diye...
  • ortaokul dönemimde okuduğum kitap. nereden elime geçti, neden okudum bilmiyorum. büyük bir ihtimalle okuma açlığı çektiğim, kitabım olmayan bir dönem elime geçmiştir. hayatımda bu kadar karamsar, boğucu bir kitap daha okuduğumu hatırlamıyorum. kitabın kahramanına üzülmeyi, sinir olmayı, nefret etmeyi aynı anda yaşamıştım da bir tek sempati besleyememiştim.
    zaten bu kitabı bitirdikten sonra nedenini bilmediğim bir hüzün, çaresizlik hissi çöktü içime. 23 yaşına geldim hissettirdiği bunalım hissini tamamen atamadım.
  • eski odamdaki kitaplığımda, ipek ongun isimli sürrealist akımın öncüsü yazarımsının bir genç kızın gizli defteri kitaplarının hemen yanında sitemli sitemli dururken bulup o cehennemden kurtardığım, kezban serisi çöpü boylarken kendisini bavulumun en korunaklı noktasına yerleştirip evime getirdiğim eser.

    ben seni hiç anlamamışım sevgili gönül özgül, affet.

    adında "lise" geçiyor diye bunu liseli çocuklara okutmak ne kadar doğru bilemiyorum. çok karanlık, depresif. bir o kadar da gerçekçi. acılığını da başarısını da bu gerçekçilikten alıyor zaten.

    kitabı ilk kez okuduğum ortaokul dönemimde kitabın kahramanıyla empati kuramamıştım. derslerinde başarısızdı, bense tam tersi başarılıydım, okul her zaman aşırı basitti benim için. okulu bu kadar kolay bulmamın sebebinin yaşadığım derli toplu aile hayatı, okuyalım diye çırpınan, açık fikirli ebeveynler olduğunu düşünemeyecek kadar dünyadan bihaber ve kendi kapasiteme inançlıydım.* sosyal çevre, varoş kültürü denen şeylerin farkında bile değildim. hal böyle olunca da karakteri biraz antipatiyle okumuştum. zaten kitabı da çabucak bitirip bir daha üstüne hiç düşünmemiştim. şimdi, 17 yılın üstüne bu kitabı okuyunca, sadece başarılı bir edebi eser değil; 60'ların türkiyesine bakmak için de iyi bir kaynak görüyorum.

    --- spoiler ---

    içinde mutfağı, banyosu, suyu olmayan iki odalı bir ev. kaba saba, dişleri eksik, alacağını almayı bir türlü beceremeyen terzi bir baba. gecenin geç saatlerine kadar kocasına yardım eden ve sonrasında gece boyu tahtakuruları çocuklarının kanını emmesin diye tahtakurularını öldüren, bu nedenle erken kalkamayan, çocuklarına kahvaltı hazırlayamayan bir anne. okula aç gitmeye alışmış, açlıktan mideleri bulanıp sokaklarda defalarca kusmuş üç kız kardeş.

    kız kardeşlerin en küçüğü selay. coğrafyadan kalarak orta okulu bırakıyor. biçki dikiş kursuna yazılıp uygun bir kısmetle evleneceği günü bekliyor.

    ortanca kız kardeş seren. o çok güzel, her gören kendisine aşık oluyor. yüz bulamayan erkekler sağda solda adını çıkarmaya uğraşıyorlar. işi gücü süs püs, bomboş bir kenar mahalle dilberi olarak uygun bir kısmetle evleneceği günü bekliyor.

    ve bu üç kız kardeşin en büyüğü sevgül. dersleriyle başı dertte, hayatının sefilliğinden sinemalara, kitaplara sığınan bir genç kız. koca aranmadığı, okula devam etmek istediği, yalnız dolaştığı ve sinemaya yalnız gittiği için ağabey, dayı gibi lakaplar takıyorlar ona. benimsiyor o erkek kız rolünü. uzun saçlarını kısacık kestiriveriyor bir gün. tek isteği insan onuruna uygun bir yaşam sürmek, okumak, yazmak, resim yapmak. ancak yaşadığı ortamda bunların her biri ayrı mücadele gerektiriyor. kapkaranlık satırların arasında umutları da var yine de. bir gün okula dönmek, iyi bir eğitim alıp çalışmak, ailesini o sefil hayattan kurtarmak gibi umutlar. sevmemek imkansız sevgül'ü.

    --- spoiler ---

    --- spoiler ---

    sevgül'ün kaleminden:

    geceler mutlu ederdi onu. uyuyuncaya dek düş kurar, düşleriyle yaşardı. çocukluğundan beri değişmeyen mutluluğuydu "düşçülük". bazı geceler sadece düş kurmak için çok erken girerdi yatağına. ama her gece 23.30 otobüsünün sesi, genç kızı mutlu dakikalarından bir anda uzaklaştırır, kulaklarına ölüm türküsünü getirirdi. oturdukları ev, o semtin mezarlığına yakındı. mezarlığın hemen üstünden geçen asfaltta, gece otobüslerinin sesi ürkütüyordu. kız yıllarca bu sesi duymamak için kulaklarını tıkamış, yorganı başına çekmişti. ah bu ses. sanki ölülerden kurulu bir orkestra, bu türküyü dinletmek için 23.30 otobüsüyle işbirliği yapmıştı.

    uykusuz bir geceden sonra, yeni bir günü yaşamaya hazırlandığı sabahlar, geceki otobüsün sesini unuturdu. bazen bir günün doğuşu bile insanı mutlu edebilirdi çünkü. başkaca mutlulukları olmasa da...

    mutlu olmalıyım... diye düşündü bir yaz sabahı. uyandığında kuşların cıvıltısını duymuştu...

    --- spoiler ---

    bir solukta ve canım yana yana bitirdikten sonra nadir kitap'tan lise defterlerinden sonra ve lise defterlerine veda'yı da edindim. sıkı bir yaz ortası pesimizmine hazırım.