şükela:  tümü | bugün
  • sonuna kadar cüretkar bir dille ardı ardına yüze vurulan gerçekler ve farkında olmamıza rağmen tercihimizi doğru/etik olandan ziyade konforlu olana yöneltip, rahat yaşamlarımızın altındaki sahtekar duruşlarımızı yerlere çalan, hadi canı sen de! demeye kalmadan sözünü bitirip köşeye çekilen bir kitap.
  • hani bazı kitaplar vardır ya her dönem okunur. hiç yaşlanmaz. bu da öyle.
    "kizlarimizla ogullarimizin, sevgilerini birbirlerine merdiven aralarında, karanlık çıkmaz sokaklarda anlatmalarini değil, sevmenin mutlulugunu açık açık, rahat rahat yaşamalarını istiyoruz"
    "her zaman yaptigin ve yapmak istedigin şeyi, işini yap, çalış, çocuklarının mutluluk içinde büyümesini engelleme. ışte bunları bütün ictenlginle, göğsünü gere gere yaptigin an.. savaş olmayacaktir."
    "beş yüz ya da bin yıla kalmaz sağlıklı kız ve oğlanlar sevginin tadını çıkarmaya ve onu korumaya başlayınca, saçma bir anidan başka bir şey kalmayacak senden geriye"
    "korkunç bir geçmişin mirascisisin sen küçük adam. mirasin avucunun içinde alev alev yanan bir elmastir. bunu sana söyleyen benim, beni dinle."
  • wilhelm reich'ın, deyimleşmiş "küçük adam"a seslenişidir.
    bilimsel değil, insanca bir belgedir.

    1946 yazında, yayımlanma amacı olmadan, orgon enstitüsü'nün arşivi için yazılmıştır.
    uzun yaşam ve acı deneyimlerinden damıtılan, kendi gerçek gereksinimlerinden bilincine varmaları ve artık zalimce kendi kendilerini mahvetmekten vazgeçmeleri için, insanlara yöneltilmiş sarsıcı bir çağrıdır.
  • bazı gerçekleri tokat gibi yüzünüze çarpan kitaptır.

    (bkz: güneş balçıkla sıvanmaz)
  • 185 milyonuncu büyük babası balık olan, 185 milyon nesil sonra balık hafızalı yığınlara dönüşen insanoğluna;

    "atomlarımıza ayrılıp başka maddesel yapılara bürünürken, diğer bir ifadeyle yaşama veda ederken ve bunun bilincinde bile olmaz iken ardımızda bıraktıklarımızın -yapıcı/yıkıcı bir lider, önemli bir bilim insanı, büyük bir sanatçı vb. değil isek -başkalarının zihinlerinde şekillenen bize ait yorumlar,hisler, hafızalarında kalmış ve zamanla solan anılarımız olduğu gerçeğini düşündüm. ölürken terk ettiğimiz, yaşamlarımızın şahitleri olan sevdiklerimiz, arkadaşlarımız, düşmanlarımız ve günlük hayatlarına dokunduğumuz kişiler de bir gün ölecek ve yaşamın derinliklerinden siliniş sürecimiz tamamlanacaktı. buna panzehir olarak ölümü yenme motivasyonu ile seçtiğimiz kitaplar, yazılar, eserler keşifler, insanlığı ileriye götürecek araştırmalar, savaşlar ve hatta çocuklarımız bile aslında gerçek anlamda var olduğumuz halimizle kainatın sonsuz döngüsünde bizlere bir yer açmayacaklardı. kaldı ki yaşamlarımızı öylesine kendimizden bir haber şekilde sürdürüyorduk ki "insanlığımıza" dair en özel meselelerle hiç uğraşmıyor( belki derinliklerde boğulmaktan korkuyoruz) "atıl varoluş" kuyularından kendimizi bir türlü kurtaramıyorduk. bir diğer ifadeyle var olmuyorduk ki yok olalım.
    heidegger bu durumu "var olmayı unutma" olarak açıklıyordu. böyle zamanlarda insanlar kendisini sıradan hayat oyalamalarına kaptırırlardı. kendilerini sıradan hayata, işlerin gidiş şekliyle ilgili kaygılara teslim ederlerdi. modern zamanlarda dışsal dünyaya teslim olmayan kim var diye sordum kendime. barınma ve geçinme derdine düşenler bir yana şehirlerde yaşayan milyonlarca atıl hayatı düşündüm. kendi varlığımın şahit olduğu ve çekirdeğindeki dev mıknatısla beni kendi içine hapsetmeye çalışan karadelik aklıma geldi.
    özellikle de yeşile hasret gri ofislerinde kariyerleri ile varolmaya çalışan, her gün aynı kafelerde yemek yiyip aynı sohbetleri bıkmadan usanmadan tekrarlayan, insanların değişmeyen temel ihtiyaçları bir yana yaratılan suni ihtiyaçlara yönelik üretilen ürünlerin sadık müşterileri olan ve akıllı telefonları ile yapışık yaşayan sosyal medya bağımlısı kalabalıkları düşündüm. çoksesli ama yalnız ve sığ hayatlarımızın sürdüğü bu gürültücü ortamda artık yüzeyselliğimizin bile farkına varamıyorduk. herkesin eşit ve özgün olması gerekirken sistem bizleri eşitsiz, birbiri ile özdeş ve tanımsız varlıklara çevirmişti. hal böyle iken reklamlar ve şişirilmiş özgünlük çağrıları ne kadar samimi olabilirdi ki?
    oysa ki hepimiz biriciktik. bu gerçeği unutmuş ve bilinci bulanıklaşmış/bulanıklaştırılmış biz kendi esrarımızı çözerek zenginliğimizi ifade etmenin vereceği huzurdan vazgeçerek içimizdeki ateşi evcilleştirmeyi tercih etmiştik.
    ...
    herkes görünür olmanın peşinde iken birbirimizi nasıl farkedeceğiz?
    heidegger "var olmayı unutma" durumunda insanların boş gevezelikler içinde kaybolduklarını söylüyordu. insanların sürekli sakinleştirildiği, kaçtığı ve birileri tarafından sistematik olarak bir taraflara sürüklenerek, bilinçli olarak seçim yapamaz hale getirildiği bu durumda artık kendileri olmaları imkansızdı.
    ölümden korkmamızın en önemli nedeninin "yapabilecek iken yapmadıklarımız" olduğu söylenir. oysaki 21. yy.ın dünyasında sosyal medya, yarattığı sanal yaşam hikayeleriyle gerçek yaşamlarımızda deneyimleyemediğimiz pek çok şeyin üssü halindedir. varlıklarımıza şahit arayan bizler tüm hayali becerilerimiz, gerçekdışı aşklarımız, ele avuca sığmaz tutkularımız, abartılmış mutluluk ve hüzünlerimiz, kısacık cümlelere indirgediğimiz yaşama dair felsefi görüşlerimiz, cesaretten yoksun atak tavırlarımız, zaaflardan arındırılmış kişiliklerimizle içimizdeki sanat eserini, bağlantılı olduğumuz milyonlara gösterdiğiniz yalanın acınası sarhoşluğunu yaşarız.
    ...
    "endişelerimizin ve kaygılarımızın yarısı başkalarının bizim hakkımızda düşündüklerinden kaynaklanır...bu dikeni tenimizden çıkarmalıyız" diyen shopenhauer ise başkaları tarafından beğenilmek gibi bir koltuk değneğine ihtiyacımız olmadığı mesajını verir.
    çoğu zaman istediğimizi sandığımız, beğendiğimizi düşündüğümüz, doğru olduğuna inandığımız, ihtiyacımız olduğuna karar verdiğimiz, bağlılık geliştirdiğimize kanaat getirdiğimiz ve hatta sevdiğimizi sandığımız pek çok nesne ve kişinin aslında bizde yaratılan algıların sonucu olarak seçtiklerimiz olduğunu fark etmemiz gerekiyor.
    "dinle küçük adam"ın yazarı, kitle ile uyum sağlamış bireylerin içinde veba tohumları olduğunu belirtmişti. bugün mars gezegeninde yeni bir hayat kurmanın hayali ile yaşayan insanoğlu kurtuluşunun uzayda olmadığının farkına varmalı. insan olarak -içimizdeki merkezle- buluşup birleşmedikçe asla gerçek anlamda var olmayacağız."
    /ö. duygu çil
  • "hitler'cilerin milyonlarca insanı öldürmelerinden sonra, kalkmış onları asıyorsun. milyonları öldürmelerinden önce nerdeydin peki, o zaman ne düşünüyordun? düzinelerle ceset oturup düşünmen için yeterli neden değil miydi? insanlığının kıpırdanması için milyonlarca ceset mi gerekliydi?"
  • wilhelm reich' in cüretkar eseri.

    bu konuda çok dargınin var wilhelm.
  • böyle yazılar yazmak çok zordur, bir o kadar da kolaydır. çünkü herkes tarafından onay verilmesi mümkün konular anlatılmış. bi ara aynı yerleri okuyorum zannettim ama baktım sayfalar ilerliyor. şöyle söyleyebilirim; kitabın 10. sayfasından itibaren konu aynı. sanki sonunu okuyormuşsunuz gibi. kitabın sonuna doğru geldiğimde ise yanılmadığımı fark ettim.
    sonuç olarak; bu kitapta herkes kendinden bir şey bulabilir. kendiyle yüzleşebilir. ama benim için yeterli değil.
  • 2.ye okurken, bu sefer sevdiğim yerlerin altını çizip ayrıca yazdım. kitabın 1946 yılında yazılmamışcasına halen güncel noktalara işaret etmesi, insanların zayıflıklarının ve hayatı nasıl yaşadıklarının aslında hiç değişmediğini gösteriyor.

    *görüşleri açıklamada eşit hak tanındığı sürece akılcı görüşlerin en sonunda her şeyi yenmesi gerekir. bu büyük ve önemli bir umuttur
    *demek ki, büyük adam, ne zaman ve hangi alanda küçük adam olduğunu bilir. küçük adam, küçük olduğunu bilmez ve bunu bilmekten korkar. kendi küçüklüğünü ve yetersizliğini, başkalarının gücü ve büyüklüğünün kendisinde uyandırdığı güç ve büyüklük görüntüleriyle örter.
    *bak ben ne diyorum:senden başka hiç kimse senin kurtarıcın olamaz
    *bir şeyi ne kadar az anlarsan, o denli çok saygı gösteriyor, onun karşısında boyun eğiyorsun.
    *..ama paçanı bu hastalıktan kurtarmak senin görevin , senin sorumluluğun. baskıya göz yummasaydın ve birkaç kez de etkin bir biçimde baskıyı desteklemeseydin, seni ezenleri çoktan silkip atardın.
    *kadınımı elimde bir evlenme cüzdanı olduğu için ya da cinsel açlıktan kıvrandığım için değil, o nu sevdiğim ve istediğim için kucaklarım. çocukları dövmem, balık avlamam, bir ceylanı ya da tavşanı vurmam. ama iyi bir nişancıyımdır, on ikiden vurmayı severim. çalışmalarımı herhangi bir sağlık bakanlığı yetkilisine sunmam, bunu yapmam için bu yetkilinin konuyu benden daha iyi bilmesi gerekir. ve bulgularının içerdiği bilgi ve karmaşıklıkları kimin daha iyi bildiğini, kimin bu konularda daha usta olduğunu ben saptarım. akla uygun olduğu sürece bütün yasalara uyarım. ama katı ya da anlamsız kural ve yasalarla savaşırım(savcıya koşma hemen küçük adam, çünkü kendini bilen biriyse o da aynı şeyi yapıyordur)
    *…çünkü büyük adam sana benzemez; yaşamının amacı yığın yığın para biriktirmek ya da kızlarını toplumsal konumu iyi birileriyle doğru dürüst evlendirmek ya da bir siyasal göreve atanmak, adının başına bir yığın büyük sözcükler eklemek ya da nobel ödülü almak değildir.
    *bana göre yaşam plazmanın kasılmalarıyla başlar, bir hahamın dualarıyla değil.
    *kendi dininden başka din olmasın istiyorsun. kendi dinine karşı hoşgörülüsün, ama başkalarınınkine karşı hiç hoşgörülü değilsin. biri kalkıp da bir kişisel tanrı yerine doğaya hayranlık duysa ve doğayı anlamaya çalışsa , öfkeden kuduruyorsun. evli çiftler artık bir arada yaşayamayacaklarını anladığında, eşlerden birinin ötekini dava etmesi, karısını ya da kocasını ahlaksızlıkla, kabalıkla suçlamasını istiyorsun. karşılıklı verilmiş uygar bir ayrılma kararını, boşanma için geçerli bir neden saymıyorsun eybüyük isyancıların küçük torunu.