şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: logo terapisi)
  • varoluşçu psikoterapiler üzerine olan sevgili tezimi yazarken ara verip sözlüğe girdim,sağda logoterapi başlığını görünce yüreğime iniyordu ama gene dayanamadım yazdım. toplama kampından sağ kurtulmayı başarmış avusturyalı psikiyatr viktor e. frankl tarafından geliştirilmiştir. bütün ailesini ve eşini kampta kaybetmiş olan frankl'ın kitaplarını okuyunuz,okutturunuz. güzel adamdır.
  • logoterapinin temel ilkelerinden birisi, insanın temel uğraşının haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmaktır. insanın elbette acısının bir anlamı olması koşuluyla, acı çekmeye hazır olmasının nedeni budur. anlam bulmak için acı çekmek kesinlikle gerekli değildir. acının kaçınılabilir olduğu durumlarda yapılacak en anlamlı şey, ister ruhsal veya fiziksel, ister politik olsun, acıya yol açan nedeni ortadan kaldırmak olacaktır. gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur.
    (bkz: viktor e. frankl)
  • 'bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok! çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan yaşam, nihai anlamda yaşanmaya değmez.'

    bu düşünceyi kamptayken ölecekmiş duygusuna kapıldığı zamanlarda kendi kendine sorarmış.

    burda akıllara yaşamın geçiciliği ve ölüm geliyor tabi. arka fonda benden sonra tufan kimin umrunda çalıyor olsa da kendileri bu durumu '... sadece yaşamın gerçekten geçici olan yanlarının potansiyeller olduğunu söylemekten hiçbir zaman bıkmadım; ancak bu potansiyeller gerçekleşir gerçekleşmez, o anda gerçekliğe dönüşür; bunlar korunur ve geçmişe gönderilir ve burada geçicilikten kurtarılır, çünkü geçmişteki hiçbir şey geri kazanılmaz bir şekilde kaybedilmemiş, her şey geri dönülmez bir şekilde kaydedilmiştir. bu nedenle varoluşumuzun geçici olması, bunu anlamsız kılmaz, ama sorumluluklarımızı oluşturur; çünkü her şey bizim, öz itibariyle geçici olan olasılıkları gerçekleştirmemize bağlıdır.' şeklindeki ifadelemeleriyle yaşamda bir anlam bulmanın yollarının geçmiş nevrozlara boğulmadan daha yararlı/anlamlı olduğunu savunmuş ve logoterapi yöntemini geliştirmiştir.

    peki ne istediğimizi kavramamızın geçmiş deneyimlerimize olan yüksek bilinç seviyesiyle mümkün olduğunu düşünüyorsak, geçmiş nevrozlarımız şüphesiz farkındalığımızı artıracak ve belki yaşamımıza anlam katmada daha başarılı kılacaktır bizi.

    çağımız depresyonlarına yararlı olabileceğini öngördüğüm bir yöntem.

    teşekkürler viktor e. frankl
  • latince logos (anlam) kelimesinden türetilmiştir.

    logoterapi; klasik psikoterapiden farklı olarak kişinin geçmiş deneyimlerinden öte, hayata ve olaylara bakışında farkındalık ve anlam yaratmaya odaklanmıştır. derin acılar yaşayan kişilere çektiği acıların da bir anlamı olduğunu öğütleyerek pes etmemesini salık verir. bu yönüyle tıp dünyasında ciddi bir adım atılmış sayılabilir.
  • toplama kamplarında tüm ailesini kaybeden bir psikiyatrist ve nörolog olan viktor e. frankl'ın geliştirdiği terapi yöntemi.
    kendisinin de bu kadar çok satmasına şaşırdığı ve en başta kendi ismiyle değil, toplama kampı numarasıyla yayınladığı insanın anlam arayışı isimli kitabı ve verdiği konferanslardan oluşturulan hayatın anlamı ve psikoterapi isimli kitaplarını okuyup inceledikten sonra logoterapiyle ilgili söyleyeceklerim olduğuna karar verdim.
    başlangıçta alfred adler'in bireysel psikolojisi'ne kendini yakın hisseden ve bu toplantılara katılan, daha sonra farklı fikirler sundu diye alfred adler tarafından trip yiyen (baya baya trip atmış koca adler) viktor frankl, kendisine psikanalist değil, logoterapist denilmesini istenmiş.

    üst entrylerde de açıklandığı gibi, logoterapi, insanın yaşamanındaki neredeyse en önemli şeyin anlam bulmak olduğunu savunuyor. hatta bizim hiyerarşi piramidiyle ünlü abraham maslow bile; "frankl'a tamamen katılarak insanın birincil amacının anlam bulma iradesi olduğunu kabul ediyorum." diye yazmış.
    anlamın, yaşamamız için gerekli olduğu düşüncesini, hayatın bazı gerçeklerine dayandırıyor frankl. intihar çalışmalarından örnekler veriyor. insanların hiçbir onurunun, gururunun kalmadığı, tüm insanlığının ayaklar altına alındığı, eziyet gördüğü, aç bırakıldığı, ölümüne çalıştırıldığı toplama kamplarındaki intihar vakalarının oradaki insan sayısına göre çok az olduğunu ama buna rağmen bolluk ve refah devletinde intiharın en sık ikinci ölüm nedeni olması gerçeğinin, anlamsızlık dışında bir şeyle açıklanamayacağını söylüyor.
    toplama kampında intihar etmeyip hayata tutananların, orada olmalarında bir anlam bulan ya da oradan çıktıktan sonra yapacakları şeylere sarılan insanlar olduğunu söylüyor.

    benim özellikle dikkatimi çeken noktalardan bir diğeri ise, toplumdaki geleneklerin bizim için bir bakımdan koruyucu olduğunu belirtmesidir.
    "oku, iş bul, evlen, çocuk yap, emekli ol, öl" diyerek aşağıladığımız hayat tarzı, belki de bizi intihara sürükleyecek bir anlamsızlığa düşmekten kurtaracak şey olabilir. geleneklerden uzaklaştıkça ortaya çıkan anlamsızlık duygusu, alkol ve uyuşturucu bağımlılığına yatkınlık sağlıyor.

    "hayvanın aksine, insana hiçbir içgüdü ne yapmaya mecbur olduğunu söylemez ve eski zamanlardaki insanın aksine artık hiçbir gelenek ona ne yapması gerektiğini de belirtmez; dolayısıyla aslında ne istediğini doğru dürüst bilmediği görülmektedir."

    tabii frankl, herkesin anlamı evlenip çocuk yapmakta ve geleneklere göre yaşamakta bulması gerektiğini söylemiyor. "hayatın anlamı nedir?" sorusunun soyut değil, somut bir soru olduğunu çünkü herkese ve her ana göre anlamın değişeceğini savunuyor. logoterapiye göre, olay, ortadaki tek ve büyük bir anlamı bulmaktan ziyade, yaşanılan her anda, yapılan her eylemde bir anlam bulmaya çalışmaktır.
    acı çekmenin hayatın bir parçası olması ve acı çekmeden, acı çekmemenin anlamının olmaması, sabah akşam oturup kendimizi acılar içine sürüklememiz demek değil tabii ki.
    "bir insanın içinde bulunduğu durumu değiştiremediği yerde, olgunlaşması, büyümesi, kendisinin dışına yükselmesi istenir..... ancak sen başka bir insan olduğunda acı çekmenin bir anlamı vardır."
    "mümkünse acıyı yok et, değilse faydalan."

    bana göre, frankl'ın düşünceleri fazla hümanist ve biraz da hayalperestlik içeriyor ancak kesinlikle zekice ve faydalı. frankl'a göre; "susuzluk, su diye bir şeyin var olduğuna dair en iyi ispattır." sözünden yola çıkarak, anlam aramamız, gerçekte bir anlam olduğuna dair en büyük ispattır.

    bazı büyük düşünürlerin, kitapta yer alan sözlerini de paylaşayım;
    "mutluluğun kapısı dışa açılır, mutluluğa ulaşmak için dışarıdan yüklenen kişiye geçit vermez."
    kierkegaard
    "hayat, bir şey değildir, hayat, bir şey için bir fırsattır."
    hebbel
    "anlam, çok şeyi, belki de her şeyi tahammül edilebilir kılar."
    jung
    "yaşamak için bir niçin'i olan, hemen hemen her nasıl'a katlanır."
    nietzche
    "insan olmak demek, sürekli kendini aşmaya doğru iten bir değersizlik duygusuna sahip olmak demektir."
    adler
    "insan tam da, hayatın anlamının ve değerinin ne olduğunu sorduğu anda, hastadır; çünkü objektif bir biçimde böyle bir şey (anlam ve değer diye bir şey) bulunmamaktadır hayatta. kişi sadece, tatmin edilmemiş bir libido rezervinin bulunduğunu itiraf etmiş olmaktadır."
    bunu kim söylemiş olabilir? tabii ki, freud.
  • "bana göre, sadece savunma mekanizmalarım uğruna yaşamak istemeyeceğim gibi, sadece ‘tepki oluşturmalarım’ uğruna ölmeye hazır da olamam. öte yandan insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme yetisine sahiptir."

    "bu nedenle ruh sağlığının, belli bir gerilim ölçüsüne, kişinin ulaşmış olduğu şeyle, ulaşması gereken arasındaki ya da o anda ne olduğuyla, olması gereken arasındaki gerilime dayandığı görülebilir. bu tür bir gerilim insanda yapısaldır ve bu nedenle ruh sağlığında vazgeçilmezdir. o halde insan, kendi yaşamına bir anlam vermesi konusunda meydan okumakta tereddüt etmemeli. ancak bu yolla insanın anlam istemini uyku durumundan uyandırabiliriz. ruh sağlığı konusunda insanın her şeyden önce dengeye ya da psikoljinin deyişiyle ‘homeostasis’e, yani gerilimsiz bir duruma ihtiyaç duyduğunu varsaymanın tehlikeli bir çıkarsama olduğunu düşünüyorum. insanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir."
  • avusturyalı psikiyatr viktor emil frankl tarafından kurulmuş bir teoridir. logos latince anlam anlamına gelmektedir, anlam arayışını merkeze alan bireyin durumundan bahsedilir. bu teoriye üçüncü viyana psikoterapist okulu da denmektedir. birinci viyana okuluyla kastedilen sigmund freud kuramlarıdır, ikinci viyana okulundan kasıt ise alfred adler'in ortaya attığı sistemdir.

    logoterapide amaç bireyi yaşamının anlamıyla karşı karşıya getirmek ve bu anlama yöneltmek olarak belirtebiliriz. bireyin nevrozu yenebilme yetisine oldukça büyük katkı sunduğu görülmüş. logoterapiye göre kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı insandaki temel güdülendirici güçtür. freudcu psikanalizde merkezi bir öneme sahip haz ilkesine ve adlerci psikolojinin dayandığı "üstünlük arayışı"na da karşıt şekilde konumlanır.

    bu teoriye göre insanın anlam arayışı, içgüdüsel itkilerin "ikincil bir ussallaştırması" değil, tamamen yaşamdaki temel bir güdüdür. bu anlam, sadece kişinin kendisi tarafından bulunabilir olması gereği, eşsiz ve özel bir yapıdadır. bazı otoritelere göre anlamlar ve değerler "savunma mekanizmalarından, tepki oluşumlarından ve yüceltmelerden" öte bir şey değildir fakat viktor emil frankl bunu reddeder.

    avrupa'da ve amerika'da yapılan bir çok araştırmanın ortaya koyduğu bir şey var ki, insanların büyük bir kısmı uğruna yaşanacak veya uğruna ölünecek şey bulmakta zorluk içerisindeler. teori bu kısmı "varoluşsal engellenme" olarak ele alıyor. varoluşsal terimi üç şekilde kullanılabilir; 1- kendisini, yani özellikle insan olma durumunu anlatmak için; 2-varoluşun anlamı için ve 3- kişisel varoluşta somut bir anlam bulmaya yönelik arayış, yani anlam arayışı.
    varoluşsal engellenme nevroza yol açar. bu tip nevrozlar için logoterapi, psikojenik nevrozlar (ruhsal kökenli) yerine noöjenik nevrozlar (zihin kökenli) terimini kullanır.

    noöjenik nevrozlar ise itkilerle içgüdüler arasında yaşanan çatışmalardan değil, daha çok varoluşsal sorunlardan kaynaklanır. noöjenik durumlarda uygun olanın psikoterapi değil, logoterapi olduğu açıktır.

    viktor emil frankl'a bir gün bir hasta gelir. abd'de yüksek düzeyde diplomat olan bu hasta 5 senedir psikanalitik terapi görmektedir. kariyerinden hoşnut olmayan diplomat amerika'nın dış politikasına uymayı zor bulduğunu söyler. daha önceki psikanalitik terapilerde psikanalistler hastaya "babasıyla uzlaşması gerektiğini" anlatıp dururlar çünkü onlara göre abd hükümeti gibi diplomatın üstleri de birer baba imajından başka bir şey değildir, dolayısıyla diplomatın işini sevmeme sebebi babasına olan nefretinden başka bir şey değildir. viktor emil frankl, adamı mesleği bırakması konusunda ikna eder, ve mesleği bırakan diplomat sonraki işinde güzel sonuçlar alır. bu olayda doktor bir nevrozla karşı karşıya olmadığını düşündüğü için terapiye gerek bile duymamıştır. buna paralel insanın içsel her çatışmasının nevroz olmadığını ve bir ölçüde çatışmanın normal ve sağlıklı olduğunu söylemiştir. yine acı çekmek her zaman için patolojik bir olgu olamaz ona göre.

    varoluşsal engellenmeye geri dönersek, kendi içinde patolojik olmadığı gibi patojenik (hastalık yaratıcı) de değildir. insanın, yaşamın yaşamaya değer olup olmadığına ilişkin kaygısı varoluşsal bir bunaltıdır. böyle bir şeyi patolojik olarak yorumlayan doktor hastanın varoluşsal problemlerini, uyuşturucu ilaçlar altına gömebilir. bunun yerine yapılması gereken varoluşsal gelişim boyunca yol göstermektir.

    logoterapi, bireye kendi yaşamında anlam bulması için yardım etmeyi amaçlar. bu anlam herkes için eşsiz ve gizlidir. bu kadarıyla logoterapi psikanalize benzer, ne var ki bireyin bilinçaltındakileri bilince çıkarma çabasında, logoterapi kendini bilinçaltındaki içgüdüsel olgularla kısıtlamak yerine, anlam istemi gibi varoluşsal gerçeklikleri de dikkate alır. logoterapi, insanı, temel ilgisi sadece itkilerinin ve içgüdülerinin doyumu ve giderilmesinden ya da id'in, egonun, süperegonun çatışan istekleri arasında sadece uzlaşma sağlamaktan ya da sadece topluma ve çevreye uyum sağlamaktan ve uyarlamaktan değil, bir anlam bulma çabasından oluşan bir varlık görmesi ölçüsünde psikanalizden ayrılır.

    insanın anlam arayışı kuşkusuz içsel denge yerine içsel gerilim yaratabilir. ruh sağlığının vazgeçilmez ön koşulu da bu gerilimdir. kişinin en büyük acılarda bile yaşamı sürdürmesine, yaşamında bir anlam olduğu bilgisi kadar etkili bir şekilde yardımcı olan başka hiçbir şey yoktur. nietzsche'nin şu sözleri bunu paraleldir: "yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl'a katlanabilir."
    insana, kendi yaşamına bir anlam vermesi konusunda meydan okumakta tereddüt etmemeliyiz. ancak bu yolla insanın anlam istemini uyku (gizlilik) durumundan uyandırabiliriz. ruh sağlığı konusunda insanın her şeyden önce dengeye ya da psikolojideki deyişle "homesotatis"e yani, gerilimsiz bir duruma ihtiyaç duyduğunu varsaymanın, tehlikeli bir sonuçlandırma olacağını söyler logoterapi. insanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. ihtiyaç duyduğu şey, her ne pahasına olursa olsun gerilimi boşaltmak değil, onun tarafından yerine getirilmeyi bekleyen potansiyel bir anlamın çağrısıdır.

    anlam yönelişinin yararlı etkilerinden bahsettikten sonra, varoluşsal boşluk (anlamsızlık) hakkında konuşabiliriz.
    varoluşsal boşluk bizim yüzyılımızın yaygın bir olgusudur. bunun nedeni gerçek bir insan olduktan sonra insanın yaşadığı iki yönlü bir kayıp olabilir. tarihin şafağında insan, bir hayvanın davranışlarını belirleyen ve güvence altına alan bazı hayvanca güdülerini kaybetmiştir. buna ek olarak insan, davranışlarını yönlendiren geleneklerin hızla azaldığı son gelişme döneminde bir kayıpla daha karşı karşıyadır. hiçbir içgüdü ona ne yapacağını söylemez, hiçbir gelenek ona ne yapması gerektiğini söylemez, insan bazen neyi arzuladığını bile bilmez. bunun yerine ya diğer insanların yaptığı şeyleri arzular (uydumculuk) ya da insanların kendisinden yapmasını istedikleri şeyleri yapar (totalitercilik).

    varoluşsal boşluk temel olarak kendini can sıkıntısı şeklinde dışa vurur. insanlığın bunaltı ve can sıkıntısı arasında gidip geleceğini söyleyen arthur schopenhauer'i anlayabiliriz. günümüzde otomasyonun artışıyla beraber hızla vaktinde boşluk yaratan insanın en önemli problemlerinden birisi bu boş zamanlarda ne yapacaklarını bilememeleridir.

    varoluşsal boşluğun kendini gösterdiği çeşitli kılıflar ve maskeler de olabilir. bazen engellenenen anlam istemi en ilkel güç istemi olan para istemi de dahil olmak üzere, bir güç istemi ile temsili bir yoldan dengelenir. diğer durumlarda, engellenen anlam isteminin yerini haz istemi alır. varoluşsal engellenmenin birçok durumda cinsel dengeleme ile sonuçlanmasının nedeni budur. bu tür durumlarda cinsel libidonun varoluşsal boşlukta serpilip yayıldığını görebiliriz.

    yaşamın anlamı konusuna gelirsek bu konuya cevap vermek oldukça zor. yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir. bu yüzden önemli olan genelde yaşamın anlamı değil, daha çok belli bir anda bir insanın yaşamının özel anlamıdır. bir satranç şampiyonuna en iyi hamleyi sorarsak net bir yanıt alamayız çünkü bir satranç karşılaşmasındaki belli bir durumdan veya rakipten bağımsız en iyi hamle diye bir şey yoktur. aynı şey varoluş için de geçerlidir. kişi soyut bir yaşam anlamı arayışına girmemelidir. herkesin yaşamında özel bir mesleği veya uğruna çaba harcanacak bir misyonu, yerine getirilmeyi bekleyen somut bir görevi vardır. yaşamdaki her durum insana meydan okuduğu ve çözülecek bir sorun getirdiği için, yaşamın anlamı sorunu gerçekte tersine çevrilebilir. nihai anlamda kişinin, yaşamın anlamının ne olduğunu sormaması, bunun yerine bu sorunun muhatabının kendisi olduğunu kavraması gerekir. tek kelime ile her insan yaşam tarafından sorgulanır ve herkes; sadece kendi yaşamı için cevap verirken yaşama cevap verir; sadece sorumlu olarak bunu yapabilir. bu nedenle logoterapi insan varoluşunun özünü sorumlulukta görür.

    kişi hizmet edeceği bir davaya veya seveceği bir şeye kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini gerçekleştirir. burada logoterapi yaşamın anlamını keşfetme adına 3 farklı yol sunuyor: 1-bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak; 2-bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek; 3-kaçınılmaz acıya tavır geliştirerek.

    kaçınılmaz acıya bir örnek gerekirse frankl'a bir hastası gelir, iki yıl önce karısını kaybetmiştir ve acısı dinmez. frankl hastaya şunu söyler "sen ondan önce ölseydin ve karın zihninde seni yaşatmak zorunda kalsa nolurdu?". hasta afalladıktan sonra "evet onu bu acıdan kurtaran benim, şimdiyse benim onu zihnimde yaşatmam gerek." bu olaydan sonra hastanın acısı hafifler. acı bir anlamı bulunursa acı olmaktan çıkar.

    bu demek değildir ki gereksiz yere acı çekmek anlamlıdır veya kahramancadır. bu söylenemez. bu mazoşistçe bir tutumdur.

    yaşamın geçiciliği konusunda ise logoterapi bize şu örneği verir; karamsar kişi, her gün bir sayfasını kopardığı duvar takviminin geçen her günle biraz daha inceldiğini, korku ve hüzünle gözleyen bir insana benzer. öte yandan yaşamın sorunlarına etkin bir şekilde saldıran insan, her gün takviminden bir yaprak koparan, ancak bunları arkalarına birkaç günlük notu aldıktan sonra öncekilerle birlikte düzenli ve özenli bir şekilde dosyalaştırıp saklayan bir insana benzer. bu notlarda oluşan zenginliği, dolu dolu yaşamı, gurur ve sevinçle düşünebilir.

    teknik olarak logoterapi nevrotik durumlarda kullanılabilir. beklentisel kaygı durumunu ele alırsak, bu durumun yol açtığı şey tam olarak hastanın korktuğu şeye yol açmasıdır. örneğin büyük bir odaya girip kalabalıkla karşılaştığı zaman kızarmaktan korkan birey, bu koşullar altında kızarmaya çok yatkın olacaktır. bu bağlamda "arzu, düşüncenin babasıdır" deyişi, "korku, olayın anasıdır" şeklinde değiştirilebilir. tıpkı korkunun korkulan şeye yol açması gibi, zoraki bir niyet de zorla arzulanan şeyi olanaksız kılar. örneğin bu durum cinsel nevrozlarda bile şu şekilde görülebilir; bir erkek cinsel gücünü veya bir kadın orgazm olma yeteneğini göstermeye ne kadar çok çalışırsa, başarısız olma olasılığı da o kadar büyük olacaktır. haz bir yan ürün veya yan etkidir.

    bir hastası frankl'a cinsel soğukluk şikayeti ile gelir. çocukluğunda babası tarafından cinsel olarak kullanılan kadının en başta probleminin bu travmatik deneyimden kaynaklandığı düşünülse de öyle olmadı. hasta kadın, psikanaliz yazınını okumuş ve sürekli olarak travmatik deneyiminin bir gün çıkaracağı faturaya ilişkin korkulu bir beklenti içinde yaşadığı ortaya çıktı. bu beklentisel kaygı, hem kendi dişiliğini doğrulamaya yönelik aşırı bir niyete, hem de cinsel eşi yerine kendi üzerine odaklanan aşırı bir dikkate yol açtı. bu da hastanın, cinsel hazzını orgazma ulaştırma yetisinden yoksun kalması için yeterliydi; çünkü orgazm, kendini karşıdaki insana vermenin ve bırakmanın amaçlanmayan bir sonucu olmak yerine, hem niyetin hem de dikkatin bir objesi haline getirilmişti.

    çelişik niyet adı verilen logoterapi tekniği, fobisi olan hastaya, bir an için de olsa, kesin olarak korktuğu şeye niyetlenmesi söylenir. bir örnek; genç bir adam terlemekten şikayetçidir, ne zaman bir terleme nöbeti beklese bu beklentisel kaygı aşırı ölçüde terlemesine sebep olmaktadır. bu kısır döngünün kırılması için insanlara ne kadar terleyebileceğini amaçlı olarak göstermesi söylenir. hasta beklentisel kaygıya girdiği anlarda karşısındakine "önceden sadece bir litre terliyordum, ama bu kez on litre ter dökeceğim." der. bunun sonucu olarak bir hafta içinde bu durumdan kurtulur.

    not: yazımız devam edecek. bilgisayar başında çok kaldığım için yoruldum, gece devamını girmeyi düşünüyorum.

    ek editi: çelişik niyet dediğimiz bu yöntemle hastanın korkusunun yerine çelişik bir arzu konulduğu ölçüde, hastanın tutumunu tersine çevirmeye yaradığı görülecektir. bu yöntemle kaygı yelkenlerini şişiren rüzgar kesilir. çelişik niyet uygulandığı zaman insanın kendinden uzaklaşma yetisi gerçekleştirilir. hasta kendini, kendi nevrozundan uzağa koyar. gordon allport'un birey ve dini isimle kitabında söylediği gibi: "kendine gülmeyi öğrenen nevrotik birey, kendini idare etme, belki de iyileşme yoluna girmiş olabilir." çelişik niyet bunu deneysel olarak doğrular.

    yine bir örnek durumda; muhasebeci bir hasta yazar krampına girer. yazı yazamayacak kadar durumu ağır olan bu hastaya, okunaklı yazmak yerine tam tersi kötü yazı yazması tavsiye edilir. kasıtlı olarak kötü yazmaya çalıştığı zaman bunu yapamaz ve kırk sekiz saat içerisinde yazar krampından kurtulur. sonrasında ise hastalık yeniden filizlenmez. ayrıca çelişik niyet sıklıkla uyku bozukluklarında kullanılabilir.

    ne var ki, çelişik niyet her derdin devası olamaz. saplantılı-zorlanımlı ya da fobi içerek rahatsızlıkların, özellikle de altta yatan beklentisel kaygılı durumların tedavisinde yararlı olur. bu kısa süreli bir terapidir. kısa süreli olan bu terapinin, zorunluluk gereği sadece geçici tedavi etkileri olduğunu söylemek "ortadoks freudculuğun iddiası gibi sonuçların kalıcılığının terapi süresiyle doğru orantıda gittiği" yanılgısına düşmektir. bir çok hastada kalıcı bir etki bıraktığı görülmüştür.

    yine gerçeklerden birisi de çelişik niyetin söz konusu rahatsızlıkların kökenindeki temele bağlı olmaksızın etkili olmasıdır. edith weisskopf-joelson'un: "geleneksel psikoterapinin, tedavi uygulamalarının kökenbilim (etimoloji) bulgularına dayandırılması gerektiği konusunda ısrarına karşın, ilk çocukluk yıllarında bazı etkenlerin nevrozlara neden olabilmesi ve yetişkinlik çağlarında nevrozları tamamen farklı etkenlerin iyileştirmesi olasıdır." görüşünü logoterapi böylelikle doğrular.

    nevrozlarda belli bir semptoma fobi ile karşılık verilir, fobi semptomu alevlendirir ve sonuçta semptom da fobiyi pekiştirir. böylece hasta bunların gücünü, rahatsız olacak kadar artırmış olur. çünkü baskı karşı baskıyı getirir, semptom yine pekiştirilir. öte yandan hasta saplantılarıyla boğuşmaktan vazgeçtiği, bunun yerine bunları alaycı bir tavırla ele alıp, espri konusu yaptığı zaman (çelişik niyet uyguladığı zaman) bu kısırdöngü kırılır. semptoma davetiye çıkaran varoluşsal boşluğun bulunmadığı olaylarda, hasta sadece kendi nevrotik durumuyla alay etmekle kalmayacak, sonunda bunu tamamen görmezden gelmeyi de başaracaktır.

    kısırdöngü oluşumunu kıran şey, ister acıma ister aşağılama olsun, nevrotiğin kendine yönelik ilgisi değildir; kendini aşmasıdır.

    logoterapi, pan-determinizmi (topyekün belirlemecilik) tehlikeli bulur. terapiye göre insan bir sonraki anda ne olacağına kendisi karar verir. bu sebepten ötürü her insan, herhangi bir anda değişme özelliğine sahiptir. insan, sıradan bir nesne değildir. nesneler birbirini belirler ama insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır.

    bir film, binlerce bağımsız görüntüden oluşur, fakat son karesine gelmedikçe filmin tamamının anlamı çıkmaz. logoterapi hayatı bu film örneğiyle özetler. kişi kişisel bir trajediyi, zafere çevirebilir.

    sigmund freud bir keresinde şöyle der: "birbirinden son derece farklı bir dizi insanı aynı şekilde açlığa mahkum edin. açlık dürtüsünün artışıyla birlikte, bireysel farklılıklar bulanıklaşacak ve bunun yerini doyurulmamış bir güdünün tekbiçimli dışavurumu görülecektir."
    viktor emil frankl ise toplama kamplarında da bulunduğu için buna şiddetle karşı çıkar tam tersi bireysel farklılıkların daha da netleştiğini söyler.
    logoterapi genel hatlarıyla bunları söylüyor. daha farklı bulgular edinirsem buraya edit gelir, esen kalın.
  • bu felsefenizi özü; zihinsel ya da duygusal diye tanımlanan hastalıkların çoğunun aslında bastırılmış bir anlamsızlık ya da boşluğun belirtisi olduğudur. logoterapi kişini kendi benzersiz anlamını hayattaki misyonunu öğrenmesini sağlayarak bu boşluğu ortadan kaldırır.
  • "logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı insandaki temel güdülendirici güçtür. freudcu psikanalizde merkezi bir öneme sahip haz ilkesine karşıtlık içinde olduğu kadar, adlerci psikolojinin dayandığı 'üstünlük arayışı'na da karşıt bir anlam isteminden söz etmemim neden, işte budur.

    yaşamın anlamı; bir doktorun bu soruya genel terimlerle cevap verebileceğinden kuşkuluyum. çünkü yaşamın anlamı insandan insana, günden güne, saatten saate farklılık gösterir. bu nedenle önemli olan, genelde yaşamın anlamını değil, daha çok belli bir anda bir insanın yaşamının özel anlamıdır. sorunu genel terimlerle ortaya koymak, bir satranç şampiyonuna sorulan soruyla kıyaslanabilir: 'söyleyin ustam, dünyadaki en iyi hamle nedir?' bir maçtaki belli bir durumdan ve rakibin özel kişiliğinden bağımsız bir en iyi hamle ya da iyi bir hamle diye bir şey kesinlikle yoktur. aynı şey insanın varoluşu için de geçerlidir.

    yaşamın gerçek anlamının kapalı bir sistemmiş gibi kişinin kendi içinde ya da ruhunda değil, dünyada keşfedilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. ...bu, insan olma gerçeğinin her zaman için, kişinin kendi dışındaki bir şeye ya da birisine yöneldiği anlamına gelmektedir. kişi, hizmet edeceği bir davaya ya da seveceği bir insana kendini adayarak ne kadar çok kendini unutursa, o kadar çok insan olur ve kendini de o kadar çok gerçekleştirir. kendini gerçekleştirme denilen şey, hiç de ulaşılabilir bir şey değildir. bunun da basit bir nedeni vardır: kişi buna ulaşmak için ne kadar çok uğraşırsa, bunu da o kadar çok kaçıracaktır. başka bir deyişle, kendini gerçekleştirme sadece kendini aşmanın bir yan ürünü olarak olasıdır.

    bu noktaya kadar, yaşamın anlamının her zaman değiştiğini ancak hiçbir zaman yok olmadığını göstermiş bulunuyoruz. logoterapiye göre bu yaşam anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz: 1. bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak; 2. bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek; 3. kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek."

    (bkz: viktor frankl)