şükela:  tümü | bugün
  • iyi güzel de peceteyi neyle silecen dedirten eylemdir.
  • yillar once bir durumcuye girip oturdugumuzda bir arkadasimin yaparken bir yandan da, "lokantada catali kasigi pecete ile silmek aliskanligi da herhalde sadece biz turklerde vardir" dedigi, ancak hollanda'da da hollandalilar tarafindan yapildigina sahit oldugum eylem. ustelik dandik bir ayakustu restorani ya da irak - pakistan - kore - cin vb restorani degil bayaa luks bir restorandi. baska ulkelerde de yapiliyo mu bilemem.
  • (bkz: ah bu ben)
  • aslinda lokantalarda o catal bicaklarin icindeki suyun rengi gri / siyah tonlarinda üstünde köpük yüzen ve o köpügün bir detarjan tarafindan olusturulmus oldugu umulan bir legenin icine daldir cikar taktigi ile yikanan manzara görüldügünden beri pecetenin tasinirken veya lokantanin hangi kösesinde durmus olursa olsun yinede o legenin icinden yemegi yemek icin önümüze konulucak olan catal bicak setinden daha temiz olduguna inanmamiz ile yaptigimiz haraket.

    bu takintinin iki üst seviyesi vardir:
    1. seviye: kasigi catali kolonyali mendil ile silmek (bkz: alkolik)
    2. seviye: lokantaya kendi catal bicagi ile gitmek (bkz: as good as it gets)

    (bkz: obsesif)
  • temizlik konusunda, titizlik ile obsesteni arasında gidip gelinen noktada yapılan mantıksız eylem. zira o çatal - kaşık kirliyse peçete marifetiyle kirliliğine ancak tüy dikilir yok temiz ise hem peçete zayi olur hem de çevreye takıntılı bir tip izlenimi verilir.
  • çok pis bi' hastalık bu. ben bunu üniversitede okul yemekhanesinden kaptım. o zamandan beri lokantada, restoranda, işte ne bileyim kafede falan önüme gelen kaşığı çatalı bıçağı hemen peçeteyle silmeye başlıyorum manyaklar gibi. önceleri gizli gizli masa altında siliyordum. etraftan ruh hastası muamelesi yapmasınlar diye, garsonun canı sıkılmasın, işletme sahibinin gönlü kalmasın, aşçı yemeğime tükürmesin diye...

    bi' süredir tam bir arsız gibi terbiyesizce göstere göstere siliyorum çatalımı kaşığımı. ruh hastasıysam ruh hastasıyım n'apim yani diyorum. garsonun canı böyle boktan bi'şeye sıkılacaksa sıkılsın, onun canının sıkılası varmış demek ki diyorum. hesapladım (biliyorsunuz ciro hesaplama genlerle nesilden nesile aktarılan bir türk hastalığı), işletme sahibi dediğimiz arkadaşın günlük kârı benim maaşım kadar, onun gönlü kalsa n'olur diyorum. yemeğe tükürme konusunda henüz kendimi rahatlatacak bi' argüman geliştiremedim ama yemek önüme konunca sikerim deyip yiyorum zaten.

    gittiğim mekânda sürekli aynı masaya oturmak gibi takıntılarım olduğundan daha önce bahsetmiştim. sürekli aynı mekânlara gitmek gibi başka güzel takıntılarım da var. yakından tanıdığım ve zevkine güvendiğim en az üç kişinin referans mektubu olmadan yeni bi' yere gitmiyorum. hâliyle sürekli gittiğim mekân sahipleriyle, personeliyle bi' tanışıklığım oluyor. mesela geçen gün annemleri bi' yere götürdüm. garson arkadaş masaya servis açarken bana çatal bıçak koymadı. gitti içeriden yeni çatal bıçak aldı, getirirken de güzelce sildi. sonra üstüne bi' de ben sildim. etraftan bakan insanlar için nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça. tam bir deliler komedyası. hayır yani tiksindiğimden, titiz olduğumdan falan da değil, tamamen alışkanlık, el tiryakiliği.

    bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesi'ni arayıp ihbar etmeyesiniz ya da deli gömleğini getirip ellerinizle giydirmeyesiniz diye mesela şimdi bayram misafirliğinde tabakta gelen çatalı etrafta peçete bulamayınca tişörtüme sildiğimi falan anlatmıycam size. ruh hastası olmak gerçekten çok zor. çok emek isteyen bi'şey. bir ruh hastası kolay yetişmiyor. ama faydaları da yok değil. mesela bana getirilen her çatal kaşık bıçak birkaç dakika içerisinde ışıl ışıl oluyor. şirinlerden altın yapamam belki ama çelik kaşığı süper güçlerim sayesinde gümüşe çevirebiliyorum.
  • paraben içermeyen ıslak mendilimle bu benim.