şükela:  tümü | bugün
1927 entry daha
  • onbeş yaşında var yada yoktum... hayatımda metroyla ve iki katlı kırmızı otobüslerle ilk bu şehirde tanıştım. çoğu akşamlar yemek zorunda kaldığım, dondurulmuş, kızartılmaya hazır patates dilimleri ve liçi adı verilen kral meyvesi de dahil.

    heatrow havalimanından yola çıkıp, kuzeydeki bir banliyö semtinde kalacağımız bahçeli eve giderkenki yetmişlik kasketli ihtiyar taksiciyi bugün gibi hatırlarım. kendisine sohbetine karşılık, içinde türkçe müzikler bulunan bir kaset hediye edişimi de.

    londra'da yaşadığım üç ay boyunca hemen hergün kahvaltı sonrası evden çıkar, kenti renkli bir labirent gibi saran tarihi metro hattıyla o durak senin bu durak benim, amaçsızca dolaşırdım. taa ki yorgunluktan yürüyemeyecek hale gelinceye kadar. geceyarısına yakın son trenle eve dönmek zorunda olduğumdan, son dakikalar hep bir telaşla geçerdi. ağırlıklı takıldığım yerler daha çok kumar makinelerinin bulunduğu ve eğlencenin kalbi sayılan, picadilly circus civarlarıydı.

    picadilly'nin ara sokaklarında çoğuzaman ayyaşlarla ve hippilerle sohbet eder, sokak gösterilerini izler, jetonlu yahut bozuk paralı oyun makinelerinde üçbeş sterlin kazanıp, karnımı bir fast food'cuda doyurmanın hayallerini kurardım.

    bir gece vakti gizemli kulüplerin bulunduğu kırmızı rujlu ıssız bir sokakta, pardösüsünü kanat gibi iki yana açmış, üzerime doğru bağırarak koşan o harley davidson kılıklı sakallı izbanduttan panik halinde kaçışımı, bir ben bilirim. bir de o zarif, kumar makinesinde arka arkaya paralar kaybeden yalnız ve hüzünlü kadını, cesaret edip birtürlü uyaramayışımı.

    londra metrosunda yaptığım bir aptallığı anımsıyorum bugün hayal meyal. bana ellerindeki patates kızartmasından ikram eden iki genç kızın şaşkın bakışları arasında, ergenliğin vermiş olduğu çeviklikle ansızın raylara atlayışımı. sonra rayların üstüne frambuazlı bir ciklet bırakıp, aynı hızla tekrar yukarı tırmanışımı. neden bunu yaptım, niçin böyle tehlikeli saçma bir işe kalkıştım, bugün dahi hiçbir fikrim yok. sonra yürüyen merdivenlere doğru dalgın giderken, karşıdan hışımla gelen deri ceketli bir siyahinin, sebepsiz kasten atmış olduğu o şiddetli omuz darbesiyle kendime gelişimi.

    birsüre hasbelkader palmers green'de yapılan bir futbol turnuvasına katıldım. her takımda dört kişi bulunuyordu ve bizim takımda bir hintli, bir ingiliz, ben ve bir de ismini hatırlayamadığım kıbrıslı bir rum vardı. idmanlar haricinde ingiliz'in külüstür arabasıyla londra sokaklarını turlar, bir bardan ötekine mekan değiştirir, çoğunlukla bilardo ve bowling oynardık. zaten birkaç maç sonra turnuvadan da elenmiştik. buna rağmen maçları izleyen kıbrıslı bir rum antrenörün dikkatini çekmiş, tavsiyesiyle palmers green futbol altyapısına yönlendirilmiştim. bu macera epey bir devam etmişti.

    londra'da bulunduğum dönem içerisinde ingiliz televizyonlarında en çok yayımlanan sanatçılar brian adams ve jason donovan'dı. özellikle donovan'dan ne zaman "any dream will do" adlı şarkıyı duysam, kendimi yağmurlu bir yaz akşamı, yabancı bir memlekette çatı katında televizyon izlerken tahayyül ederim hep.

    wood green alışveriş merkezinin çıkışında, saçlar briyantinli, gözlerimde aynalı plaj gözlüğü ve sırtımda kot bir mont otobüs beklerken, karşı kaldırımdaki durakta gözgöze geldiğim o sarışını nedense hala unutamadım. o anki günbatımında, bu ilk ve son karşılaşmanın içimde çağrıştırdığı tuhaf duyguları da... kimbilir şimdi nerede, ne yapıyor, acaba hala yaşıyor mudur? bana hep, grease filmindeki naif olivia newton john'u hatırlatmıştır.

    açıkçası londra'nın silik birtakım nostaljik çizgiler haricinde, üzerimde çok fazla bir etki bıraktığını söyleyemem. erkenden kapanan dükkanlar, çeşit çeşit meyve sularıyla dolu süpermarketler, siyasi sığınmacılar, her dil ve ırktan yabancılar, kısa mesafelere fahiş fiyat çeken siyah renkli klasik taksiler, trafalgar meydanındaki görkemli aslan heykelleri, büyük saat kulesi, türklere ait tektük dönerci dükkanları, kirli akan bulanık bir nehir, regents park'taki sincaplar, fish & chips adını verdikleri sıradan fakat lezzetli geleneksel yiyecekleri, oxford street'te iş olsun diye denediğim perukları hışımla kafamdan çekip alan o öfkeli tezgahtar, alkolünde kan dolaşan futbol holiganları, kasvetli bir hava ve zamansız yağmurlar, mumyalar müzesi, tarihi wembley stadyumu, kahvaltılarda siyah çaya katılan birkaç damla süt, zengin arap prenslerinin akınına uğrayan meşhur harrods mağazası, bol bol yeşillik ve pırıl pırıl sokaklar, buckingham sarayı, şu, bu...

    fakat new york öyle değil.
2 entry daha