şükela:  tümü | bugün
  • 1959 yılının ilkbaharında, konser vermek için türkiye'ye gelmiştir. ufak çaplı da bir sorun yaşamış. vefa zat'ın otobiyografisi barmen'den alıntı:

    “1959 ilkbaharında, tüm zamanların en ünlü caz sanatçısı, “altın trompetli” louis armstrong, balo salonunda bir konser verdi… mönü özenle hazırlanmış, masa kuverlerine altın çerçeveli lacivert servis takımları atılmıştı. yemek servisinde de sadece gümüş takımlar kullanılıyordu. masalara altılı şamdanlar konulmuştu. konsere davetli konuklar kapıda karşılanırken kendilerine şampanya eşliğinde siyah havyarlı ve somon fümeli kanepeler ikram edilmişti. özün kısası her şey mükemmeldi. gecenin bir saatinde louis armstrong ve orkestrası sahnedeki yerini aldı… ve müzik başladı. ancak serviste kabul edilemez bir zamanlama hatası yapılmış, konserin başlama zamanı ile ana yemeğin servis zamanı çakışmıştı. bunun kaçınılmaz sonucu olarak davetlilerin çatal bıçak sesi, müziği bastırmaya başlamıştı. louis armstrong bir anda orkestraya dönerek müziği kesmelerini işaret etti ve müzik bıçak gibi kesildi. ardından kendisi ve diğer bütün müzisyenler salonu terk ederek odalarına çıktı. işte o anda salonda bulunan konukların hepsi donakaldı. salona büyük bir sessizlik hâkim olmuştu. başlamadan bitivermişti konser.

    louis armstrong ve arkadaşları salonu terk edip odalarına çıkınca, otelin genel müdürü mr. basler ve ilgili kişiler sorunu halledebilmek için harekete geçti. ancak şarkıcıyı ikna edemediler. sonunda, ‘konsere çıkmazsanız mukavelede yazılı olan bir milyon doları tazminat olarak sizden talep edebiliriz’ deyip sanatçıyı kibarca tehdit ettiler. tehdit fena halde geri tepti. armstrong, bu sözü duyar duymaz çek defterini çıkarıp 1 milyon dolar yazıp otel müdürüne uzatınca iş tamamen kilitlendi… ikna heyeti tekrar salona indi. konserin şeref masasında, protokol davetlileri arasında bulunan abd’nin türkiye büyükelçisine durum anlatıldı. büyükelçi, louis armstrong’un odasına çıkarak kendisini bir şekilde ikna etti. durum tatlıya bağlanınca program sunucusu konserin on beş dakika sonra başlayacağını, ancak konser sırasında sadece içki servisi yapılacağını anons etti. anons yapıldığı anda hatalarını telafi etmek isteyen konuklar devasa dans pistinin kenarlarına oturdu ve büyük bir alkış tufanından sonra müzik başladı. konukların bu jestinden ziyadesiyle memnun kalan louis armstrong, yüzündeki muhteşem tebessümüyle müzik yaparken davetliler büyük bir sükunet içinde kendisini dinliyordu. öylesine
    büyüleyici bir konserdi ki, güneşin ilk ışıklarına kadar temposunu düşürmeden devam etti.”
  • "dunyada yalnizca iki tur muzik vardir: iyi muzik ve kotu muzik" demi$ insan.
  • otobüse arka kapıdan bindiği, beyazlarla aynı yere işeyemediği, aynı okula gidemediği bir dünyaya what a wonderful world diyebilmiş ve bu ırkçı hareketleri zamanında zencilere uygulayanlara bu şarkıyı söyletebilmiştir. keşke herkes böyle bir mal olsa.
  • dışarıdan çok sempatik gözüktüğü, ancak çalışma sırasında çok disiplinli olduğunu vurgulamak için şu hikaye anlatılır hakkında:
    - louis, bir telefon geldi. karın davulcunla kaçmış.
    - hay bin kunduz, ben şimdi öyle davulcuyu nereden bulacağım?
  • louis armstrong, daha sonra müzik tarihinde en çok etki bırakan müzisyen haline gelecek olan, jazz tarihinde ortaya çıkmış ilk önemli solocuydu.
    bir trompet virtüözü olarak, çalmaya 1920'lerde, ziyadesiyle yaratıcı, duygu yüklü emprovizasyonlar konusunda 'jazzın geleceği' olarak adlandırıldığı, hot five ve hot seven gruplarının stüdyo kayıtlarında başladı. bu sebeplerden kendisini jazz fan'ları takdir etse de, armstrong, vokal kayıtlarında ve film rollerinde de görülen, ilginç bass şarkı söyleyişi ve şeker gibi kişiliği ile, popüler müzikte de süregelen bir isim haline geldi.

    armstrong'un çocukluğu zor geçmiştir. william armstrong, babası, louis'in doğumundan kısa süre sonra ailesini terk eden bir fabrika işçisi idi. armstrong annesi mary armstrong ve anneannesi tarafından yetiştirildi.

    müziğe ilgisi küçük yaştan başladı. lisede kendisi için çalıştığı bir hurdacı, küçük louis'nin (böyle demek istedim napim) daha sonra kendi kendine çalmayı öğrendiği bir cornet almasına yardımcı oldu. louis okuldan 11'de çıkıp, küçük bir grupta çalıyordu. ancak 31 aralık 1912'de yılbaşı kutlamalarında havaya silah sıktığından (ki bu noktada türk olduğundan şüphelendim) bu yüzden de reform okuluna (şu hani filmlerde gördüğümüz çocukların ödünün koptuğu ortamlar) gönderildi. ancak burası louis için bir kabus olmaktan ziyade, müzik dersleri aldığı, kornetini çalmayı öğrenip okul grubunda çalmaya başladığı, daha sonra da grubun lideri haline geldiğib bir yer oldu.

    16 haziran 1914'te buradan ayrıldı ve kendisini bir müzisyen olarak yetiştirmeye çalışırken amelelik yaptı. daha sonra kornetçi joe oliver ('king') kendisini korumasına aldı ve, oliver 1918'de chicago'ya giderken, louis'i 'kid ory band'e yerleştirdi.

    louis 1919 ilkbaharında, 1921 sonbaharına kadar beraber çalacağı 'fate marable' isimli bir gruba geçti. bundan sonra, 1922 yılında, armstrong, chicago'ya, oliver'ın grubunda çalmaya gitti ve 1923 baharında bu grubun bir üyesi olarak ilk kayıtlarını yaptı.

    5 şubat 1924'te, 4 karısından ikincisi olacak olan oliver band'in pianisti lillian harden ile evlendi. lillian'ın cesaretlendirmesiyle, oliver band'i bırakıp new york'ta fletcher henderson'ın grubuna katıldı. bu grupta bir sene kadar kalıp, 1925'te chicago'ya gidip karısının grubu dreamland syncopators'a katıldı. bu esnada da kornetten trompete geçiş yaptı.

    armstrong, 12 kasım 1925'te kendi çıkış albümünü yapmak için yeterince şahsi tecrübe kazandığına inandı ve , okeh records ile anlaşarak, hot fives ve hot sevens isimli stüdyo gruplarıyla kayıtlar yapmaya başladı. canlı performanslar için ise erskine tate ve caroll dickerson'ın yönettiği orkestralar ile çalışıyordu.

    hot fives ile beraber kaydettiği 'muskrat ramble', armstrong'a haziran 1926'da top ten'de bir hit getirdi. bu parçanın kayıtlarında trombonda kid ory, klarinette johnny doods, pianoda lillian harden armstrong, banjoda ise johnny st. cyr vardı.

    şubat 1927'ye geldiğimizde, armstrong, chicago'da sunset cafe'de 'louis armstrong and his stompers' isimli kendi grubuna önderlik edecek kadar iyi tanınıyordu. esasen armstrong alışılmış anlamda bir 'grup lideri' olmasa da, kurduğu gruplara kendi ismini veriyordu.

    nisanda, may alix ile düet yaptığı ilk vokal kaydı 'big butter and egg man' ile yine listelere girdi. 1928 martında, chicago'daki savoy ballroom'da caroll dickerson'ın grubunda önce 'star soloist' olarak yer aldı, daha sonra da grubun lideri haline geldi.

    1928 mayıs'ta 'hotter than that' top ten'deydi, eylül'de daha sonra grammy hall of fame'e girecek ilk kayıtlardan biri olacak 'west end blues' geldi.

    armstrong, mayıs 1929'da harlem'deki connie's inn'e gitmek için new york'a döndü. aynı zamanda bir broadway oyunu olan hot chocolates'ın orkestrasında, 'ain't misbehavin' adlı şarkısını kendi seslendirerek çalmaya başladı.

    eylülde ise bu şarkının kayıtları yine top ten'e girdi. armstrong, 1930 şubatında luis russell orchestra'nın güney turnesine yine öne çıkan adam olarak katıldı, daha sonra mayıs'ta, sonraki on ay için yöneteceği sebastian's cotton club'da bir gruba katıldı.

    1931 sonunda yayınlanan ex-flame isimli filmde, sinema kariyerinin başlangıcını yaptı.

    1932 başında, 'ırk'-merkezli kayıt şirketi okeh label'dan ayrılıp, daha pop-merkezli büyük kardeşi columbia records'a geçti ve daha bismillah iki tane top five hit yaptı: 'chinatown, my chinatown' ve 'you can depend on me'. ama tabii bütün bunlar yeter mi? yetmez. mart 1932'de bir numarada bi süre takılıp kalan 'all of me'yi, daha sonra yine ilk beşteki bir hiti 'love, you funny thing'i yaptı.

    1932 baharında zilner randolph tarafından yönetilen bir grupta çalmak için chicago'ya döndü ve grupla tüm ülkeyi dolandı.

    haziranda armstrong bir turne için ingiltere'ye gitti ve sonraki bir çok yılını avrupa'da geçirirken, amerika'daki kariyeri, 'sweethearts on parade ve body and soul gibi top ten hit'ler ile halen ayaktaydı.

    armstrong'un 1933 başlarında top ten listelerine giren "hobo, you can't ride this train" versionu, victor records'dan çıkmıştı. 1935'te amerika'ya döndüğünde yeni kurulmuş decca records ile anlaşma imzalayıp, hemen çıkarttığı 'i'm in the mood for love' ve 'you are my lucky star' hit'leri ile firmayı ihya etti.

    yeni menajeri joe glaser, armstrong için 1 haziran 1935'te indianapolis'te prömiyerini yapan bir big band hazırladı ve armstrong bu big band ile sonraki birkaç yılda düzenli olarak turneye çıktı.

    aynı zamanda, aralık 1936'da pennies from heaven ile başlamak üzere bir çok filmde ufak tefek roller aldı ve decca records için kayıtlar yapmaya ve doğal olarak 'public melody number one', 'when the saints go marching in', 'you won't be satisfied until you break my heart' (ella fitzgerald ile düet) gibi top ten hit'ler üretmeye devam etti.

    kasım 1939'da kısa ömürlü müzikal swingin' the dream ile broadway'e dönüş yaptı. ikinci dünya savaşı sonrası yıllardaki swing düşmanlığı sebebiyle, armstrong big band'i dağıttı ve 'the all stars' adlı küçük bir grup kurdu. bu grupla ilk konserini 13 ağustos 1947'de los angeles'ta verdi ve şubat 1948'de 1935'ten bu yana çıktığı ilk avrupa turnesine çıktı, ve bundan sonra düzenli olarak dünya turneleri yaptı.

    haziran 1951'te lp listelerinde top ten'e 'satchmo at symphony hall' (bkz: satchmo) ile erişti ve son 5 yıldaki ilk top ten single'ını çıkarttı '(when we are dancing) i get ideas'. single'ın b-side'ı da listelere giren bir şarkı barındırıyordu: the strip filminde armstrong tarafından seslendirilen 'a kiss to build a dream on'.

    a kiss to build a dream on 1993'te yapılan sleepless in seattle' dahil olmak üzere aradaki senelerde sürekli orada burada kullanılarak popülerliğini korumuştur bu arada.

    armstrong 1954'te decca ile yaptığı kontratı tamamladığında, menajeri kendisini hiç bir kayıt şirketiyle kontrat imzalamayıp, değişik şirketler için freelance kayıtlar yapmaya ikna etti.

    'satch plays fats', a tribute to fats waller, 1955 ekim'de columbia records'dan top ten'e giren bir lp oldu ve verve records, armstrong ile, 1956'daki 'ella and louis' lp'si ile başlayan, ella fitzgerald ile yapacağı bir dizi kayıt için kontrat imzaladı.

    armstrong, haziran 1959'da geçirdiği bir kalp krizine rağmen, uzun ve yorucu turnelerine devam etti. 1964'te broadway müzikalinin açılış şarkısı, 'hello, dolly!' ile sürpriz bir hit yakaladı ve mayısta bir numaraya yerleşti. aynı isimli albüm ise kendisine vokal performansta bir grammy kazandırdı.

    bu 'pop' başarı, ingiltere'de nisan 1968'de bir numara olan 'what a wonderful world' ile tekrarlandı ancak amerika'da sonrasında ilk 40'a girişini sağlayan, 1987 yılında good morning vietnam filminde kullanılana kadar pek popülerlik kazanmadı.

    armstrong hello dolly'nin 1969'da yapılan filminde şarkıyı barbra streisand ile düet olarak seslendirdi.

    60ların sonlarında daha az konser verdi ve 69 yaşında, bir kalp krizine yenik düşerek öldü.

    armstrong iki farklı dinleyici kitlesi tarafından kucaklanmıştı: jazz severler, bir enstrümantalist olarak yaratıcılığını ve duygusallığını severken, daha sonra jazzdaki gelişmelere ve müzisyenden ziyade bir 'eğlence' insanı olarak görünmesine kızıyorlardı. pop severler ise, armstrong'un eğlenceli performanslarından, özellikle de vokalist olarak çok zevk alırken, kendisinin bir jazz müzisyeni olarak öneminin farkında değillerdi.
  • bu adamın sesinde binbir türlü oda gizli, kapıları da görünmüyor, o söyledikçe bir bir açılıyor, esiyor.. öyle..
  • 1900 doğumlu, tabi ki new orleans asıllı caz müzisyeni. caz çalmanın ne olduğunu zamane müzisyenlerine öğreten adam, amerika klasik caz tarihinin büyük, vokal caz tarihinin en büyük ismi. hayatının 20 senesini dünya turnelerinde geçiren, fıkırdak bestesi hello dolly ile listelerde beatles'a bile toz attıran sevimli adam. fallout2 deki a kiss to build a dream on isimli şarkısıysa en kişisel tercihim.

    sesine o hışırtılı tonu verenin tedavi edilebilir bir ses teli nodülü olduğunu öğrenince, insan bazı tıbbı müdahelelerin gereklilik derecesi üzerine düşünmeden edemiyor. fakat sesine hışırtıyı veren nodülse bile, o neşeli, "gülümseyen" tonu verenin bizzat kendisi olduğunu da unutmamak gerek.
  • bir hayali anlattığı şarkı yüzünden mal olarak tanımlanmış şarkıcı.
  • türkyede'ki konserlerini istanbul vergi dairesi'nin düzenlemiş olduğu da acayip bir ayrıntıdır.

    bir zamanlar vergi daireleri ne işler yapıyormuş... şimdi gidip bir memura "caz dinliyor musunuz?" diye sorsan ne der acaba?
  • wonderful world sarkini ilk kez televizyon cekiminde caldiktan sonra, studyodan cikarken calisanlarindan birinin oglu kendi trompetinde ayni sarkiyi calar, louis armstrong durur, cocugun sarkiyi bitirmesini bekler, sonra da cocugun elini oper. o zamanin kucuk cocugu, simdi koca adam olarak o gunu anlatmisti bir belgeselde, kendi kucuk konserinin fotograflari esliginde. canayakin, mutevazi bir insanmis vesselam.