şükela:  tümü | bugün
  • yanında "lüzum" kalmamış olan adam.
    en kısa zamanda barul marketten lüzum alması gereken kişi
  • bir algiya gore parasiz adam...
  • gereksiz tavırlar sergileyen bir çeşit insandır.
  • eski istanbul mahallesi tasvirleriyle bezeli güzel bir sait faik öyküsü.
  • var olan fakat var olmasa da bir fark yaratmayacak olan kişi
    ayrıca (bkz: nesi gerekli söyle bakayım)
  • fantastik kurgusunu gorup
    - erguvan caddesini ariyoruz biz"
    - "tam ustunde duruyorsunuz" diyalogunu duyduktan sonra izledigime şükrettigim turk filmi.. ve bir sait faik eseri.
  • 1948 yılında yayınlanmış sait faik eseri. yayınlandığı yıl yazara siroz teşhisi koyulur. züppe ve züppeliğe olan tepkisini hep küçük insanların öykülerini kaleme alarak dile getiri zaten ama lüzumsuz adamda başka bir "yorgunluk" vardır. yine de ön planda olan insan sevgisi işte... sait faik öykünün sonunu şöyle getirmiş:

    --- spoiler ---
    "...bir ara ne düşündüm bilir misiniz? şu bizim dükkânla evi satayım. o sazlı gazino yok mu hani, söz açtığım? orada dışarı siparişlerini gören kız vardı ya hani alnı dar olanı- onu metres tutayım. bir sene sonra da öleyim.

    bineyim bir boğaziçi vapuruna günün birinde. bebek'le arnavutköy önlerinde arka taraftaki oturduğum kanapeden kalkayım, etrafıma bakayım; kimseler yoksa, denizin içine bırakıvereyim kendimi."
    --- spoiler ---
  • (bkz: fuzuli)
  • beklentisiz bir adamın hayatı yaşamakta bulduğu güzellik, o dingin coşku görülür bu öyküde. yalnız değil, kendiyle kalabalık birisidir luzumsuz adam, mansur. o ince ince tasvir ettiği sokaklar, dükkanlar gerçekten vardır da her gün oralarda mı geziyordur, yoksa bu yolculuklar zihnin içinde mi gerçekleşiyor, bunu çok da bilemeyiz. ama her iki durumda da yalınlık ve yalınlıktan doğan ihtişam göze çarpıyor. mansur, pastane sahibi kadını, sırf o limonlu seviyor diye dükkanında limon saklayan işkembeciyi, her gün merhabalaştığı yemişçi kadını, marangozu ve sevgilisi olan kalın bacaklı, yumuk elli yahudi kızı, küçük kızlara düşkünlüğü olan beyaz saçlı adamı, gazinodaki kadınları hem tek tek içinde yaşatıyor hem de onların toplamından fazla bir kişiliğe bürünüyor. içine karışmaktan özenle kaçındığı insanları ve istanbul'u sevmesine seviyor ama tam da bu sevgi onu diğerlerinden ayıran. "kendi peşini bile bırakmış" bir insana özgü bir sevgi bu, sadece sevgi, bir sonuç için sevgi değil.

    "kimdir bu sokakları dolduran adamlar? bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. sevişmeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbirlerine giren şehirler yapmışlar? aklım ermiyor. birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehide yaşıyor?"

    şeklindeki bir alıntıdan sonra doğumunun yüzüncü yılında sait faik'in ellerinden öperek konuyu bağlıyorum.