şükela:  tümü | bugün
378 entry daha
  • önümüzdeki hafta * itibariyla ayak basacağım şehir.

    şurada farklı bir şey okurum diye 16 sayfa gezdim, 16 sayfanin tamamında masoch cafe, lviv croissants, bir de kryivka diye bi yer var, yaşli bi amca parolayla kapiyi açıp shut ikram ediyor qanqa" okudum. yani bir toplum anca bu kadar mal olabilir. olum senden önce bi çuval adam zaten bunlari yazmis, niye ayni seyleri tekrar ediyorsun? senin önceden kurgulanmis tekduze ve sikik seyahat aktivitelerinin bize ne faydasi olacak simdi? bahsetsene şurada lviv insanı ile kurdugun diyaloglardan, başina gelen aksiliklerden, sürprizlerden, komik olaylardan, tehlikeli durumlardan... böylece biz de bu hikayelerden yola cikarak toplum ve dolayisiyla kültür hakkinda onceden az bucuk fikir edinelim. ama yok, tek derdiniz yemek icmek ve fotograf cekilmek amk. yemin ediyorum su youtube'taki salaklardan farkiniz yok...

    neyse 22/23 ekim 2019 gibi burayi editleyip farkli konulara değinecek -varsa- kaydadeger bilgiler ve ipuçlarini siralayacagim. dayanamadim giderayak yine bi tane cakayim;

    he amk "mazo kafe diye bi yer var, içeride bi kadin kirbacla vuruo qanqa"... vay be!
  • bir şehir aynı zamanda ancak bu kadar fakir ve güzel olabilir. geniş sokakları ve caddeleri, eşsiz mimarisi, akıl almaz güzellikte dekore edilmiş kiliseleri, şahane kokteylleri ve içince çocuklaşan değişik gençliğiyle her zaman kalbimde ayrı bir yeri olacak bu şehrin.

    erkek arkadaşım ve bir kız arkadaşımla gittim lviv'e. iki kadın bir erkek olmamıza rağmen sorgu odasına alındık. yanınızda dönüş biletinizin ve kalacağınız yerin rezervasyonunun çıktısıyla kayda değer bir miktar dolar olduğu sürece sorun yaşamıyorsunuz. tek sorun sırada yaklaşık 2-3 saat beklemek ve başka hiç kimsenin çekilmediği bir sorguya çekilmek zorunda kaldığımız için türk oluşumuzdan utanmak. sorgu süreci bitince şehrin keyfini çıkarmaya başlayabilirsiniz.

    şehrin insanları çoğunlukla soğuk ve mesafeli. türk olduğunuz için size özel bir muamele değil bu, genel olarak böyle bir mizaca sahipler. fakat bu sayede kimsenin bakışları üzerinizde olmadan şahane bir tatil geçirebiliyorsunuz. oldukça soğuk bir havada mini etek giymeme rağmen dönüp bakan bir kişi ile bile karşılaşmadım.

    şehirde ingilizce bilen bir tane insan bile bulamadık neredeyse. bu genellemeye havaalanındakiler de dahil. genellikle çok lüks restoranların çalışanlarından 1-2 kişi ingilizce iletişim kurabiliyor, onlar da cümlelerle değil kelimelerle konuşacak kadar ingilizce iletişiyorlar. bu şehirde kimseye ingilizce cümle kurmaya kalkmayın, sizi anlamayacaktır. kelimelerle ve işaret dilinizle konuşun, bir süre sonra anlaşmaya başlıyorsunuz. dilinizi anlamadıkları zaman biraz agresif tepkiler veriyorlar. bir de sanki anlıyormuşsunuz gibi uzun uzun kendi dillerini konuşuyorlar size, aşırı sinir bozucular bu açıdan. milliyetçiliklerinden değil de karakterleri gereği sizi anlamadıkları için sinirleniyorlar gibi sanki. huysuz yaşlı dedeler gibi bütün şehrin huyu.

    çoğu mekanda ingilizce menü yok. müzelerin neredeyse hiçbirinde ingilizce açıklama yok. şehrin alfabesinin okunuşunu öğrenirseniz en azından mekan isimlerine dair bir fikir üretebilirsiniz. aksi takdirde işiniz zor. gideceğiniz mekanı bile zor tespit edersiniz.

    müzelerde ve bilumum turistik mekanlarda yaşlı teyzeler çalışıyor. hepsi biraz agresif ve elbette ki sadece kendi dillerinde konuşabiliyor. mekanlarda size bilgi verilmesini beklemekse elbette ki bir hayal.

    troleybüs ve otobüs biletlerini gişelerden ya da bindiğiniz aracın sürücüsünden alabiliyorsunuz. bileti alınca farklı ve milattan kalma bir bilet delme işlemi gerçekleştiriyorsunuz, yapanları görünce buna alışırsınız zaten. yine bütün toplu taşıma araçlarını da teyzelerimiz sürüyor. uber de bir hayli ucuz. yürüyerek gezmekse en şahanesi.

    bu şehrin en kötü yanı suyu diyebiliriz. marketlerde satılan birkaç çeşit suyu denememe rağmen susuzluğumu giderebilen bir tanesine rastlayamadım. kana kana içemiyorsunuz hiç sularını. çok lezzetsizler.

    farklı birkaç tavsiye vermek gerekirse;

    1. girebildiğiniz kadar kiliseye girin, zira kiliseleri hayatımda gördüğüm en güzel kiliselerdi. müzelerden çok daha güzellerdi. kiliseye girerken kuralları okuyun ve o kurallara uyun. halk biraz dindar olduğu için kurallara uymazsanız uyarı alabilirsiniz. kafanızda şapka ya da başka bir örtü olmasın ve elleriniz cebinizde olmamalı mesela.

    2. bira tiyatrosu haricinde hiçbir yerde bira içmenize gerek yok. türkiye'de biraya vereceğiniz parayla bütün tatilinizi kokteyl içerek geçirebilirsiniz. kokteylleri çok lezzetli.

    3. içtiğiniz ve içmediğiniz geceleri ve gündüzleri vişne likörü ile taçlandırın.

    4. shevchenkivskyi hai park museum'u kesinlikle görün. hatta 2-3 saatinizi oraya ayırın bence. bambaşka bir dünya var orada.

    5. champagneria'da şampanya için. çok ucuz ve lezzetli.

    6. l'affinage cheese & wine'da şarap için ve değişik bir kişleri var, onu deneyin.

    7. benedictine church'ün karşısında, sol tarafta ufak pazarımsı bir sokak var. o sokaktan lviv'e dair anı ve hediye eşyaları alabilirsiniz. şehrin merkezinde satılanlardan biraz daha ucuz ve güzel bardaklar, giysiler var.

    8. bir mekanda et yiyecekseniz o et muhtemelen domuz etidir. bu konuya hassassanız bu bilgiyi unutmayın.

    9. bu şehre üç gün yetmez, hakkını vermek isterseniz bir haftadan az kalmayın.
2 entry daha